31 Mart 2009 Salı

Bâleybelen’den Esperanto’ya


Sun'î lisân (artificial/constructed language) denildiğinde aklımıza ilk olarak Esperanto gelmektedir. Lâkin Esperanto’dan yaklaşık üç yüzyıl önce, Bâleybelen dil bilgisi kitapları, sözlüğü ve kendisiyle yazılmış onlarca kitapla mevcuttu. Peki insanlar doğal yollarla elde ettikleri diller dururken neden yeni bir dilin inşasına girişmişler? Yapma dillerin oluşturulma sebeplerinin başlıcaları şunlardır: Belli bir grup arasında bilgileri aktarmak ve farklı milletten insanların kolay öğrenebilecekleri bir dil vasıtasıyla iletişimi kolaylaştırmak.

Bâleybelen…

Mustafa Koç Bâleybelen’in esaslı bir incelenmesini yaptı ve 2005 senesinde Bâleybelen – İlk yapma dil [1] başlıklı eseri neşretti. Eserde dilin grameri ve sözlüğü bulunmaktadır. Eserden özetlediğim bilgileri aktarıyorum.

Edirne’de doğan Muhyî-i Gülşenî (935-1013 / M. 1528-1604) burada Üçşerefeli ve Bayezid medreselerini tamamladı. Ardından öğreniminin son aşamasını Sahn-ı Seman’da tamamlamak için İstanbul’a geldi. Ebussuud Efendi ve Gelibolulu Sürurî gibi devrin meşhur ilim adamlarının derslerini takip etti. Gülşenî, Nakşî ve Ahrarî sufîleriyle irtibat kurdu [2]. Muhyî ile Ebussuud Efendi yakın ilişki içindeydi. Derslerine devam ettiği Ebussuud Efendi’yi övgüyle bahseden Muhyî onun hakkında şöyle demektedir: “İster tefsir, ister tevil ister ilm-i sûfiyeden o kadar nevâdir beyan ederlerdi ki eğer onları ömrümde tafsil edip tahrir edeydim, kifayet ederdi”. Ebussuud Efendi tarih düşürmedeki maharetinden dolayı Muhyî’ye “sâhib-i târîh” diye hitap etmekteydi [3].

Eserleri arasında Reşehât Tercümesi, Ahlâk-ı Kirâm, Şerh-i Hadîs-i Cibrîl, Şerh-i Hadîs-i Erbaîn, çeşitli Divan’lar ve Bâleybelen üzerine yazdığı eserler vardır [4].

Muhyî, kendisini “zebân-zede-i ebkemân” (dilsizlere dil veren) olarak tanımlamaktadır. Söz dizimi, Arapça esas alındığında “Lisânü’l-Muhyî” tamlamasına karşılık “Bâleybelen” karşılık gelir. Muhyî, Arapça tamlamanın karşılığı olan “Bâleybelen” ismini kullanmakta ısrarcıdır [5].

1805 senesinde Rousseau, Halep’te özel bir kütüphanede gördüğü ve mahiyetini anlayamadığı bir yazmanın giriş sayfasının kopyasını Hammer’e gönderdi. Hammer da fikrini almak için Silvestre de Sacy’e (1758-1838) gönderdi. Sekiz yıl sonra, Sacy Bâleybelen’i bir makalesiyle ilmi camiaya tanıttı. Ancak bu dilin kaybolmuş bir millete veya Doğu kabalistlerinin gizli bir dili olduğunu düşünmüştü. Büyük bir sabırla dili çözümlemeye uğraştı. Başka bir Doğu araştırmacısı Alessandro Bausani, Sacy’e atıflarla dile dikkat çekti. Bausani, bu dilin oluşumunu Fazlullah Esterabadî’nin kurucusu olduğu Hurufîlik ekseninde değerlendirdi. 1974 senesindeki eserinde, Bausani Bâleybelen’i ilk yapma dil olarak nitelemektedir. Bâleybelen’in Türkiye’de tanınması ilk olarak, 1966 senesinde Midhat Sertoğlu’nun Hayat Tarih Mecmuası’nda neşrettiği bir makaleyle oldu [6].

Osmanlı müelliflerinden, Hüseyin Kefevî Râznâme’sinde, Gelibolulu Âlî (1541-1600) Künhü’l-Ahbâr’da, Nev’îzâde Atâî (1583-1635) Şakaik zeyli Hadâku’l-hakaik’te ve Kâtip Çelebi (1609-1657) Fezleke’de Bâleybelen’e temas eder [7].

Muhyî oluşturduğu dil hakkında şunları dile getirmektedir: “Öyle müstakil bir dil oluşturdum ki böylesini ademoğlu yapmadı. Türkçe ve Farsça’yı bu dile aktardım, Arapça’nın dizilişini kullanarak bu binayı sağlamlaştırdım”.[8]

En az emek ilkesinin işletilmeye çalışıldığı Bâleybelen’de, Arapça’da bulunan tensiye (ikil), müennes (dişil), kural dışı çokluk şekilleri gibi yapılara yer verilmez. Kelime köklerinin belirlenmesinde ilham ve diğer dillerden yapılan alıntılar esas alınır. Bâleybelen’in söz dizimi Arapça’dan, kelime gruplarında Farsça’dan, genel yapı bilgisinde Türkçe ve Farsça’dan yararlanılmıştır. Ural-Altay, Hint-Avrupa ve Sami dilleri ayıklanarak Bâleybelen oluşturulmuştur. Bâleybelen’de kullanılan alıntı kelimeler düşük bir yüzdeyi teşkil etmektedir [9].

Muhyî bu dili oluştururken yazı ve konuşma dili olarak kullanılmasını göz önünde tutmuştur. Bundan dolayıdır ki, dili anlattığı eserde ses hadiselerine yer verir. Gramer kaidelerini anlattığı eserleri Osmanlı Türkçesiyle kaleme alınmıştır. Kurallara verilen bol örnekler, Türkçe, Farsça ve Arapça karşılıkları ile birlikte verilir. Bütün gayretlerine karşı dilin yayılmasında yeterli imkana sahip olmadığının farkındadır [10]:

Gerçi kılmadı bu dâ’iye zemân
Ki irem ol deme ki cümle cihân
Bu dil ile diyeler işideler
Hukemâ-veş bu tarîka gideler

Bâleybelen’den birkaç örnek cümle:

Esperanto…

Esperanto ile ilgili bilgiler Edmond Privat’ın Esperanto at a glance [11] isimli eserinden alınmıştır. Eserin kapağında “Her millete kendi milli dili, insanlığa beynelmilel bir dil” sloganı bulunmaktadır. Aşağıdaki bilgiler eserin 9-10 sayfaları arasından derlenmiştir [12].

Leibniz’den (1646-1716) sonra birçok Avrupalı bilgin yapay dünya-dilleri sistemi oluşturmaya çalışmışlardır. Ancak bunların hepsi teorik ve pratik olmayan projelerdi. 1880 senesinde Johann Martin Schleyer’in “Volapük” dili tüm dünyada başarı elde etti ve böyle bir dilin oluşturulabileceğini ispatlandı. Lâkin bu sistem oldukça zordu, yapaydı ve mevcut dillere ve onların modern tekâmülüne yeterince önem vermemişti. Volapük iç hayata sahip değildi. Uzmanlar dilin değişimi üzerinde tartışmaları sürdürürken veya bu uzmanların büyük bir kısmı Esperanto olarak bilinen yeni sistemi ele alırken, birkaç yıl sonra Volapük’ün yerini Esperanto aldı.

Esperanto, Polonyalı göz doktoru L.L. Zamenhof (1859-1917) tarafından oluşturuldu. Bulunduğu şehirde, Leh dili, Rusça, Almanca ve Eskenazi dilleri konuşuluyordu. Bu farklı dilleri konuşanlar arasındaki, sıklıkla zulme varan, mücadele Zamenhof’u boş zamanlarını nötr bir dil oluşturmaya adamasına sevk etti. Bu sayede farklı milletler arasında barışıl ilişkileri teşvik edecekti. Öğrenciyken çalışmaya başladı ve 1887 senesinde 28 yaşındayken “Doktoro Esperanto” ismiyle ilk gramer kitabını neşretti. O zamandan beri ciddi bir ilerleme kaydeden dil yüz binin üzerinde bir topluluğa sahip oldu ve yaklaşık bin kişi anadil olarak bu dili kullanmaktadır . Özgür ansiklopedi sloganıyla ortaya çıkan Wikipedia'da, Esperanto yaklaşık 112 bin (31 Mart 2009 tarihinde) madde ve 16400 kullanıcıya sahiptir. Türkçe Vikipedi'nin yaklaşık 126 bin madde ve 213 bin kullanıcı içerdiğini düşünürsek, Esperanto'nun dili yayma misyonuna sahip bir kitlesinin olduğunu söyleyebiliriz.

Dr. Zamenhof aslında yapay bir dil değil, modern dillerin başlıcalarının bir çeşit sentezini yaptı. Dilin kelime hazinesi için pek çok beynelmilel kökler seçti. Esperanto’da çoğunluğu teşkil eden telefono, telegrafo, teatro, arto, muziko, onklo, sukcesi, miraklo gibi kelimeler modern Avrupa dillerine aittir. Diğer kelimeler - mesela trinki, varma, blua, tempo, glaso, granda, tablo, inko, tago, lerni – Avrupa dillerinin en büyüklerinin üçüne aittir. Böyle bir esas Esperanto’yu Latince, Almanca ve İngilizce karışımı bir dil yapmaktadır.

Esperanto’dan birkaç örnek cümle:

Li estas bona (He is good)
Kio estas sur la tablo? (What is on the table?)
Kiu parolas? (Who speaks?)

Referanslar:

[1] Mustafa Koç, Bâleybelen- ilk yapma dil, İstanbul, 2005.

[2] Mustafa Koç, a.g.e., s. 12.

[3] Mustafa Koç, a.g.e., s. 26.

[4] Mustafa Koç, a.g.e., s. 44-52.

[5] Mustafa Koç, a.g.e., s. 54.

[6] Mustafa Koç, a.g.e., s. 55-57.

[7] Mustafa Koç, a.g.e., s. 62.

[8] Mustafa Koç, a.g.e., s. 59.

[9] Mustafa Koç, a.g.e., s. 67-68.

[10] Mustafa Koç, a.g.e., s. 79.

[11] Edmond Privat, Esperanto at a glance, New Jersey, 1908.

[12] Edmond Privat, a.g.e., s. 9-10.

17 Mart 2009 Salı

"Oryantal Batı" ve "Çocuksu Doğu"

John M. Hobson’un 2004 senesinde The Eastern Origins of Western Civilisation ismiyle  neşredilen eseri Batı Medeniyetinin Doğulu Kökenleri olarak Türkçe’ye tercüme edilip 2007 yılında yayınlandı. John M. Hobson’un büyük büyükbabası John Atkinson Hobson (1858-1940) kapitalizm, sosyalizm ve ekonomi üzerine yazdığı 50’yi aşan eseriyle tanınmış bir İngiliz ekonomisttir. 

Hobson’ın bu eserindeki amacı, “Avrupamerkezci” (Eurocentric) olarak adlandırdığı görüşü esaslı bir şekilde tenkid etmektir. Bu eleştirisinde Batı’yı ve Batı’nın dünya tasavvurunu ele almakta ve bunun nasıl şekillendiği, Batı gözünde dünyanın özellikle Doğu’nun ne anlam ifade ettiğini irdelemektedir.  

Yazar Eric Wolf’tan şu iktibası yaparak kitaba başlıyor: “Bize hem okulda hem dışarıda öğretilen şuydu: Batı diye bir oluşum var ve bu Batı diğer medeniyetler karşısında bağımsız bir toplum ve medeniyet olarak düşünülebilir. Batı’nın kendine has soyağacının, Antik Yunan, Roma, Hıristiyan Avrupa, Rönesans, Aydınlanma, Siyasi Demokrasi ve Sanayi Devrimi olduğudur…. Böylece tarih …, iyilerin (Batı) kötüleri (Doğu) nasıl yendiği hakkında bir hikaye olup çıkmıştır.”

Doğu ile Batı her zaman ayrı ve farklı oluşumlar olarak düşünülür. Özerk ve eski Batı’nın modern dünyanın oluşmasına önderlik ettiğine inanılır. Eski Batı’nın 1492 civarında dünyanın zirvesinde, eşsiz bilimsel akılcılığı ve demokratik/ilerlemeci özellikleri sayesinde ortaya çıktığına inanılır. Böyle bir bakış açısı,  Avrupa’nın  Doğu’yu ve Uzakdoğu’yu işgal ederken dünyayı bozulma ve acıdan kurtarıp modernitenin parlak ışığına ulaştırıldığı inancına sevk eder. Dünya tarihinin ilerlemeci hikayesi Batı’nın yükseliş ve zaferiyle birleştirilir. Bu geleneksel görüş “Avrupamerkezci” olarak isimlendirilir. Gerçekten Batı ilerlemeci dünya tarihinin (progressive world history) merkezini mi oluşturuyor?

"Doğu'nun geri kalmış, pasif ve çocuksu olduğunu, Batı'nınsa gelişmiş, hareketli ve otoriter olduğunu hayal etmek, Avrupalıları emperyalizme engaje etmek için hayati bir önem taşıyordu. Avrupalı elitler Doğu'nun emperyalizm ile medenileştirileceğine inanıyorlardı."

Yazar eserinde şu iddia üzerinde durmaktadır: (500 ilâ 1800 tarihleri arasında Batı’dan daha gelişmiş olan) Doğu, modern Batı medeniyetinin yükselişini mümkün kılan önemli bir rol oynamıştır. Kitabın görevi, Doğu’nun yazarın Oryantal Batı dediği oluşumun yükselmesine yol açan sayısız katkısının izlerini sürmek olarak tanımlanmaktadır. 

Kitap alternatif bir görüş ortaya koyarken, Avrupamerkezcilik görüşünün ortaya attığı her önemli iddiaya cevap vermeye çalışmaktadır. 

Yazara göre, Mercator’un dünya haritasında Avrupamerkezci çarpıtmaları görebiliriz. Bu harita projeksiyon metodu Gerardus Mercator (1512-1594) tarafından geliştirilmiştir. Güney yarımkürenin gerçek büyüklüğü kuzey yarımkürenin iki katıdır. Mercator’un haritasında Kuzey’in kara büyüklüğü haritanın üçte ikisini, Güney’in kara büyüklüğü ise üçte birlik kısmı kaplıyor. “evil mercator” olarak da adlandırılan bu projeksiyon tekniği, ülkelerin kapladıkları alanları bozma açısından en kötü tekniklerden biridir. Mesela, Grönland gerçek büyüklüğünün %554’ü, Kanada  %258’i, ABD %68’i haritada yer almaktadır. Alman tarihçi, yazar ve haritacı Arno Peters (1916-2002), 1970’lerin başlarında yaygın olarak kullanılan “Avrupamerkezci” Mercator harita projeksiyonuna karşı eşit alan harita projeksiyonunu geliştirdi. Peters şunları söylemektedir: “Bizim asrımızda, nisbeten yeni milletler üzerlerindeki koloni bağımlılıkları çıkardılar ve şimdi mücadele için eşit haklara sahipler. Gelişmiş devletler artık dünyanın merkezinde değiller, gerçek boyutlarına göre çiziliyorlar”. Peters, Mercator haritasında, 10.5 milyon kilometre karelik Avrupa 30.2 milyon kilometre karelik Afrika’dan daha büyük gözükmesine de dikkat çekmektedir.

Posterde, Afrika’nın kara büyüklüğünün Avrupa, Çin ve ABD’nin kara büyüklüğü toplamından fazla olduğu gösteriliyor (Deborah Smith Johnston ve Barbara Brown, Afrika Çalışmaları Merkezi, Boston Üniversitesi, 1998.).



2 Mart 2009 Pazartesi

"İslam’ın Tıp Bilimine Unutulmuş Katkıları"

İslam bilim tarihi araştırmaları son on yılda epey hız kazandı. Kütüphanelerin tozlu raflarındaki yazmalar gün ışığına çıkarılıyor ve farklı dillere tercüme edilerek araştırmacıların istifadesine sunuluyor. Bu eserler sayesinde elde edilen veriler şaşırtıcı sonuçlar doğuruyor. Özellikle Batı’daki rönesansın kaynağıyla ilgili önemli bilgiler sağlıyor.

Acaba tıp sahasında İslam medeniyetinin katkıları hangi seviyededir? Bu sorunun cevabını bulmak isteyenler Peter E. Pormann ve Emilie Savage-Smith’in 2007 senesinde neşredilen Medieval Islamic Medicine eserine müracaat edilebilirler. Konu hakkında kısaca fikir elde etmek için tercümesi sunulan Ingrid Hehmeyer* ve Aliya Khan** tarafından yazılmış “Islam’s Forgotten Contributions to Medical Science” (Canadian Medical Association (CMAJ), cild 176, sayı 10, s. 1467-1468, 2007) makalesine bakılabilir.  

İslam’ın Tıp Bilimine Unutulmuş Katkıları

Tıp bilgisinin tarihî seyri, insanlık tarihinin bazı eski yazmalarında izlenebilir. Ancak tıp bilimindeki ilerlemeler için İslam’ın yükselmesiyle verimli bir dönem ortaya çıkmaktadır. Batılı bilginlerin büyük bir kısmı İslam dünyasındaki hekimlerin tıp bilimine katkılarını küçümsemektedir. Ekseri görüşe göre, bu hekimler Yunan biliminin Rönesans bilginlerine taşıyıcılarıdır. Halbuki edinilen bilgiler aksini göstermektedir.

Mesela, 11.yüzyıl Irakta yaşamış bilim adamı İbnü’l-Heysem, Latince’de Alhazen, insan görmesi konusunda köklü bir anlayış geliştirdi. Antik Yunan’ın “gözlerden çıkan ve nesnelerin algılanmasını sağlayan optik tayf” görüşü, gözün bir optik enstrüman olduğu bilgisiyle değişti. İbnü’l-Heysem’in gözün detaylı anatomi tanımı, onun ışık ışınlarının farklı yoğunluktaki ortamlardan geçerken yansımasıyla açıklanan görüntü oluşumu teorisinin temelini oluşturmaktadır. İbnü’l-Heysem esas itibariyle yeni olan bu teoremini deneysel gözlemlerinden çıkardı [1]. Kitabü’l-Menâzir kitabı 12.yüzyılda Latince’ye tercüme edildi ve  17. yüzyıla kadar hem İslam dünyasında hem de Avrupa’da üzerindeki tetkikler devam etti [2].

13.yüzyıl Suriyeli hekim İbnü’l-Nefis insan bedenindeki kan dolaşımını tekrar ele aldı. Bu alanda yaygın kabul görmüş bilgiler, 1000 yıldan fazla zaman önce Yunan hekimler tarafından sağlanmıştı. Ancak, onları büyük bir hataya sevk eden şey, kanın vücuda pompalanmadan önce kalbin sağ karıncığından sol tarafına nasıl aktığıydı. Galen’e (2.yüzyıl) göre, kan sol karıncığa septum’daki  (organı kısımlara ayıran perde şeklinde ince bölme) görünmez kanallar sayesinde ulaşmaktaydı. Organı parçalara ayırıp yaptığı incelemeden elde ettiği delile dayanarak, İbnü’l-Nefis karıncık seprum’un sert, geçirgen olmayan yapısını tarif etti. İçinde kanalların olmadığına açıklık getirerek şu sonuca vardı: Sağ karıncıktaki kan ciğerler yoluyla sola taşınıyor olmalıdır [3, 4]. İbnü’l-Nefis’in akciğer dolaşımının tarifi insan anatomisini ve fizyolojisini anlamada bir devrimdi. Varolan bilgilerin değerlendirilmesi ve kendi gözlemlerine göre yanlış olan bilgilerin reddedilmesinin gerekli olduğunu gösterdiğinden, onun tıp çalışmalarına yaklaşımı zamanındaki bir bilim adamı için ibret vericiydi. Böylece Yunanlılardan miras kalan tıp bilgisini ilerletmiş oldu. 

10.yüzyıl Endülüs hekimi Ebû Kâsım ez-Zehravî şüphesiz zamanındaki cerrahlık teknolojisiyle sınırlanmıştı. Bilgisini ilerletmek amacıyla, cerrahî prosedürleri tanımladığı ve gerekli cerrahî aletlerin – bunların birkaçı kendi tarafından tasarlanmıştır- detaylı resimlerini deneyimlerine dayanan gözlemleri ve yorumlarıyla birlikte verdiği bir kitap yazdı. ez-Zehravî’ye cerrahlığı, hacamatçılara ve berberlere bırakılmış bir uygulama olacağı yerde, bilimsel tıbba entegre ettiğinden minnettarız [5, 6]. 

Abulcasis ve Albucasis olarak bilinen ez-Zehravî’nin çalışmaları ortaçağ ve modern Avrupa’nın ilk devirlerinde tıp biliminin ortaya çıkmasında derin etkileri vardır. Buna rağmen, asırlarca Arapça’dan Latince’ye tercümelerin kalitesi ve beraberindeki resimler memnun edici değildi. ez-Zehravî’nin eserlerinin Latince tercümelerindeki alet tasvirlerine bakıldığında onun aletlerinin yapısının tam anlaşılmadığı ortaya çıkıyor. 14. yüzyıldaki böyle yanlışlıklar gösteriyor ki Batı dünyası İslam dünyasının hekimlerinden çok şey öğrenmişlerdir. 

Kitabının girişinde ez-Zehravî, cerrahide iyi tatbikatın sağlam anatomi bilgisi gerektirdiğine işaret etmektedir [7]. Müslüman inancına mensup olduğunu da vurgulamaktadır. ez-Zehravî, bir çok meslektaşı gibi, anatomi tahsilini sadece mesleki ilerleme için bir zaruret değil, aynı zamanda Allah’ın yaratmasının hikmetini ve özellikle Allah’ın yarattıklarının en üstünü olan insanın mükemmelliğini anlamada bir araç olarak düşünmektedir [8]. Bu şekilde düşünme, en iyi olarak “Anatomi bilimi ile uğraşanın Allah’a inancı artar.” [9] diyen Avrupalıların Averroes diye bildikleri 12.yüzyıl Endülüs bilgini İbnü’r-Rüşd tarafından ifade edilmiştir. (Kâtip Çelebi Keşfü'z-Zunûn isimli eserinde Anatomi İlmi başlığında İbn Sadri'd-dîn'den şunları aktarmaktadır: " Bu ilim (Anatomi ilmi) canlının organlarının ayrıntılılarını, bunların dizilişinin niteliğini, bunlara yerleştirilen yaratılış mucizelerini ve kudretin belirtilerini bilmektir, bu sebepten denmiştir ki astronomiyi ve anatomiyi bilmeyen kişi, yüce Allah'ı tanımada yetersiz kalır".[10]) Fakat, insan bedeninin anatomik incelemesi, bedenin parçalanmasını gerektirdiğinden, tartışmaya açık bir konudur. Bazı bilginler, özellikle kimi din bilginleri, Allah’ın en şerefli mahlukunun tahrip edilmesinden dolayı bu uygulamaya karşı gözükmektedir. Diğer yandan tıbbî metinler, özellikler 12. ve 13. yüzyıla ait olanlar, hayvan ve insan teşrihine sıklıkla referans verir ve uygulamaların detaylı tasvirlerini içerir.      

İnsan bedeninin kesilmesinin ihtilaflı bir mesele oluşu bir yana, burada dikkate değer nokta, tartışmaya katılanların görüşlerini gizleme ihtiyacı hissetmemeleridir. Bu, İslam’ın ilk devirlerindeki entelektüel açık fikirliliğin sadece bir örneğidir. Yeni fikirlerin kabulü, 9.yüzyıldan itibaren Arapça’ya yapılan sistematik çeviriler aracılığıyla İslam topraklarına giren Galen’in yazmaları gibi İslam öncesi dünya mirasını içerdi. Benzer şekilde, Müslüman olmayan, özellikle Yahudi ve Hıristiyan bilim  adamları tarafından büyük gayretle çalışılan antik miras, bilimsel toplumda önemli rol oynadı. Açık ve inançlara saygılı atmosfer, insanları tartışmalarda söz almaya, fikirlerini paylaşmaya ve sorular sorarak ve delilleri araştırarak yeni bilgiler aramaya sevk etti.

* Ingrid Hehmeyer: Ryerson Üniversitesi, Tarih Bölümü, Bilim ve Teknoloji Tarihinde Yardımcı Doçent.
** Aliya Khan: McMaster Üniversitesi, Endokrinoloji ve Geriatri Bölümü Profesörü

Referanslar

1. Russell GA, The emergence of physiological optics, Editör R. Rashed, Encyclopedia of the history of Arabic science, vol. 2, London and New York: Routledge; 1996. s. 672-715. [s. 676, 686-99]

2. Editör R. Rashed, Geometrical optics, Encyclopedia of the history of Arabic science, vol. 2, London and New York: Routledge; 1996. s. 643-71. [s. 661] 

3. M. Ullmann, Islamic medicine (Islamic Surveys II),  Edinburgh: University Press; 1997. s. 68f.
4. Meyerhof M. Ibn an-Nafis und seine Theorie des Lungenkreislaufs. Quellen und Studien zur Geschichte der Naturwissenschaften und der Medizin 1935; Arapça metinde 4:37-88 ve 22 sayfalar [Arapça metinde 12f].

5. S. Hamarneh, Drawings and pharmacy in al-Zahrawi's 10th-century surgical treatise, United States National Museum Bulletin 1963;228:81-94. (Contributions from the Museum of History and Technology, Paper 22.) [s. 83-7]

6. M. Ullmann, Islamic medicine (Islamic Surveys II), Edinburgh: University Press; 1997. s. 44f.

7. Al-Zahrawi. Ed. ve Trc. Spink MS, Lewis GL, Albucasis on surgery and instruments(Publications of the Wellcome Institute of the History of Medicine, new series, XII), London: The Wellcome Institute of the History of Medicine; 1973. s. 2-5.

8. SH. Nasr, Islamic science - An illustrated study, Westerham, Kent (UK): World of Islam Festival Publishing Company; 1976. s. 162f.

9. Ibn Abi Usaybi‘a, Editör A. Müller, "Uyun el-enba’ fi tabakat el-etibba". Cairo ve Königsberg:  Selbstverlag; 1882-84, vol. 2. s. 77, satır 13-14 .

10. Kâtip Çelebi, Keşfü'z-Zunûn an Esâmi'l-Kütübi ve'l-Fünûn, Trc. Rüştü Balcı, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2007, Cild-1, s. 363.