23 Ağustos 2017 Çarşamba

Sultan Süleyman'dan Ebüssuûd Efendi'ye bir muhabbetnâme

Muallim Cevdet'in kütüphanesinden bir mahtut (yazma) eserin sayfalarını karıştırırken tesadüf ettiğim sayfada Sultan Süleyman'dan Ebüssuûd Efendi'ye bir mektup bulunmaktaydı. Bu mektubun biraz farklı versiyonunun latinizesini görmüştüm ama Osmanlıca halini ilk defa görüyordum.




Kaziyye Merhum Sultan Süleyman Han aleyhi'r-rahme ve'l-ğufrân Sigetvar seferine gitdikde Niş nâm kasabadan merhum Ebussuud Efendi'ye irsâl buyurdukları muhabbetnâmedir:
Halde haldaşım, sinde sindaşım, âhiret karındaşım, tarîk-i hakda yoldaşım Molla Ebüssuûd Efendi Hazretlerine 
Duâyı bî-had iblâğından sonra nedir hâliniz ve nice mizâc-ı lâzimü'l-imtizâcınız? Hazret hızâne-i hafiyyesinden kemâl-i kuvvet, nihâyet-i selâmet müyesser eyliye. 
Bi-mennihi ve keremihi, lutuflarından niyaz olunur ki evkat-ı mübârekede, bu muhlislerin kalb-i şeriflerinden ihrâc ve iz'âc etmiyeler. Olakim küffâr hâksâr münhezim ve mükedder ve asâkir-i İslâm umumen mansur ve muzaffer olub rızaullaha muvâfık ola. 
ed-Du'â sümme'd-du'â,  bende-i Hudâ Süleyman Hân-ı bî-riyâ

9 Ağustos 2017 Çarşamba

İhtisaslaşmada ifrat!

İhtisaslaşmada ifrat olur mu demeyin! 19. asırdan evvel, bir ilim adamı dinî, fennî ve ictimaî ilimlerin hepsinde kalem oynatabiliyordu. Sadrüşşerîa es-Sânî (v. 1346), Ali Kuşçu (v.1474), Suyutî (v. 1505) ve Gelenbevî (v. 1791) gibi neredeyse her ilimde eser bırakmış ilim adamlarına rastlanabiliyordu. Belki bu sayede meseleleri ele alışları daha tutarlı ve sonuca ulaştırıcı oluyordu. Sadece Şark'ta mı? Elbette hayır. Garb'da da... İşte Leibniz (v. 1716)... Ancak günümüz için bunu söylemek zor.

Bir ilim adamından beklenen, mütehassısı olduğu sahayı çok iyi bilmesi ve bu sahaya komşu diğer ilimlerden istifade edebilmesidir. Aksi takdirde, ilimler ifrata varacak, marjinalleşecek ve bu ilimlerden elde edilecek istifade az olacaktır. Günümüzde bunun önüne geçebilmek için, farklı disiplinlerin iştirak ettiği departmanlar kuruluyor, projeler icra ediliyor. Mesela, mühendislik alanında son zamanlarda kurulan çok-disiplinli (multi-disciplinary) departmanlar bu marjinalleşmeyi bir nebze hafifletmeye yardımcı olacaktır. İctimâi ilimlerde de farklı disiplinlerin ortaklaşa çalışmaları mevcut. Maalesef ülkemizde bunun tatbiki az.

Tarih, ictimâi ilimlerde mühim bir yer teşkil ediyor ve araştırmacıda, çalışılan devre göre bazı asgari donanımların bulunmasını icab ettiriyor. Son zamanlarda hayli popüler olan Osmanlı tarihi çalışmalarını ele alalım. Bu saha üzerinde çalışacak biri için, yüksek lisans tahsil müddetince İslam (Osmanlı) Hukuku, felsefe, antropoloji, sosyoloji, psikoloji, arapça, farsça, ve diğer lisanlar şart koşulmuyor. Halbuki, bir cemiyeti tarihî disiplin cihetinden değerlendirmeden önce, o cemiyetin değerlerinin ve düşünce yapısının iyice anlaşılması gerekmektedir. Bunlar hem cemiyetin, hem de devletin reflekslerine oldukça tesirlidir. Sadece arşivlerdeki vesikaları okumakla, eğer maksat hakikati ortaya çıkarmak ise, yapılan analizler tutarsız olmaya mahkumdur. Donanımsız ve usulsüz, hakikate ulaşılamaz.

Benzer problem ilahiyat disiplininde de mevcut. Bırakın diğer disiplinlere dair fikir sahibi olmayı, ihtisası ilm-i hadis olan, fıkıhdan habersiz; fıkıh çalışan tasavvufdan habersiz. Bu misaller arttırılabilir...

Unutmayalım ki, idare etmek ve edilmek arasındaki ince çizgiyi bilhassa ictimâi ilimlerdeki ehliyet tayin etmektedir.