30 Nisan 2008 Çarşamba

Fuat Sezgin ile "Bilim Tarihi" Üzerine

Bu yazıda, Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi'nde (Cilt 2, Sayı 4, 2004, sayfa 355-370) yayınlanan Prof. Dr. Fuat Sezgin ile yapılmış bir görüşmeden iktibaslar mevcut.

Hocası Ritter ile aralarında geçen bir konuşmada...

Hocası şarkiyatçı Ritter ile çalışmaya başlayalı iki-üç gün olduktan sonra hocası günde kaç saat çalıştığını sormuş. O da "13-14 saat çalışıyorum" demiş. Hocasıda "Bu çalışmayla alim olmazsın. Eğer alim olmak istiyorsan bu miktarı artıracaksın." demiş. Kendisi de çalışma saatlerini yavaş yavaş arttırarak 17 saate kadar çıkarmış. Uzun zaman böyle devam etmiş.

İslam ilimler tarihi konusunda çalışanların hedefi...

Fuat Sezgin, İslam ilimler tarihi konularında çalışanların hedeflerinin olmadığından yakınıyor. Kasdetdiği hedefi de şöyle tanımlıyor: "800-1000 yıl devam etmiş üretken bir medeniyetin hakkını ortaya çıkarmak".

İslam medeniyetindeki önemli usul: İlim hocadan öğrenilir...

Mülakatta, Sezgin şunları söylüyor: "İslam ilimlerinin en büyük, en yapıcı unsurlarından biri şuydu: Müslümanlar, ilimleri hocalardan öğreniyorlardı. [Dr. Ahmed Çelebi'de bu hususu İslam'da Eğitim ve Öğretim Tarihi adlı eserinde belirtmişti] Hoca vazgeçilmez bir vasıtaydı. Bakınız Avrupalılar X. yüzyılda Müslümanların kitaplarını tercüme etmeye başladılar, ancak tercümelerin pek çoğu zaten doğru değildi. Metinleri çoğu kez anlamadan tercüme ediyorlardı. Tercümeleri okuyanlar da konuları yarım yamalak anlama şansına sahiptiler. Ne zaman anlamaya başladılar: Hoca yetiştirip bu konuları hocalardan okumaya başlayınca. Bu da ancak XVI. yüzyılın sonu XVII. yüzyılın başlarında vuku buldu. Hocalardan öğrenme metodu son derece önemlidir İslam ilimler tarihinde. Hoca merkezli bu eğitim-öğretimde intihal da çok zordur. Bundan dolayı, İslam medeniyetinde intihalin oranı çok azdır. Kaynakları zikrediyorlar. Yunanca veya başka bir dilde fark etmez. Belki de tarihte ilk defa kaynak zikrederek ilim yapma geleneği İslam medeniyetinde oluştu. Bu nokta son derece önemlidir ve pek çok oryantalist bu noktayı anlayamamıştır. Aslında bir şey diyeyim mi: Hocam Ritter dahil, pek çok âlim İslam medeniyetini hakkıyla anlayamadı ve hala anlaşılamıyor."

Müslümanların ilimlere katkıları gözardı ediliyor...

"İlimler tarihinde yanlış rönesans tarifi var. Herkesin kafasında bu tarif mevcut: Yunanlılar ilimleri kurmuş, aradan asırlar geçmiş, XVI. yüzyıl sonlarında Avrupalılar yavaş yavaş bu ilimleri elde etmiş ve geliştirmeye başlamış. Peki! Bu ilimler Avrupalıların eline nasıl geçmiş, hangi coğrafyadan geçmiş, hangi muhteva ile geçmiş. Bunları uzun zaman Avrupalılara unutturdular. İlimler tarihi kitaplarında da bu hakikati görmezden geldiler. Biraz önce zikrettiğim isimler büyük bir insafla bu tarife karşı çıkmış. Ancak yanlış malumatlar, düşünceler o kadar derine inmiş ki bunları kolay kolay tashih etmek mümkün değil. Bir neslin değil, birkaç neslin işi bu. Bu işin de çok şuurlu bir şekilde yürütülmesi lazım. Her şeyden önce İslam dünyasının bu çalışmalara yoğun olarak katılması gerek. Açıkça söyleyeyim: İslam dünyası bile bu yanlış düşüncelerin o kadar içinde ki bir çok kişiye yaptıklarımızı anlatınca şaşırıp kalıyorlar. Yani işin ilginç tarafı Müslümanların tarihte ne kadar büyük yerleri olduğuna önce Müslümanları inandıracaksınız."

Fuat Sezgin'in söylediklerine baktığımızda, kendi değerlerimizi tanımıyor, bazen reddediyoruz. Acı ama gerçek. İnsan bilmediğine düşmandır sözü olayı ne güzel özetliyor. Sayın Sezgin gibi insanlar bu cehalete ilaç olur umarım.

Şunu da belirteyim, Sayın Sezgin'in Almanca olarak neşr ettiği Wissenschaft und Technik im Islam eseri Türkçeye tercüme edilerek Türkiye Bilimler Akademisi tarafından İslam'da Bilim ve Teknik adıyla 5 cilt olarak yayınlanmıştır. Bu eserin pdf haline buradan ulaşabilirsiniz.

9 Nisan 2008 Çarşamba

"İslâmda Eğitim ve Öğretim Tarihi"

Eser, Mısırlı ilim adamı olan Dr. Ahmed Çelebi'nin Târîh'ut-Terbiyet'il-İslâmiyye isimli eserinin tercümesidir. Dr. Ahmed Çelebi'nin bu eseri Cambridge Üniversitesi'ne sunulan doktora tezinin genişletilmiş halidir. Eserde İslâm medeniyetinde 13. asra kadar olan eğitim-öğretim tarihi ele alınmıştır. Kitaptan bir kaç alıntı:


Mescidlerde Tıb ve Astronomi de tedris edilirdi. İmam Suyûtî, Tolonoğlu Camii'nde çeşidli derslerin tertib edildiğini ve bunların Tefsir, Hadîs, dört mezheb üzerine Fıkıh, Kıraat'ler, Tıb ve Astronomi ilimlerini de içine aldığını rivayet eder.
sahife 107


Tıb Medreseleri'nin sayısı son derece azdır. Bunun da sebebi, tıbbın, hususi medreselerde nadiren tedris edilip, üstadların talebelere anlattıkları tıbla ilgili nazari bilgilerin ameli tatbikatına imkan sağlamak için, onun, daha ziyade şifahane'lerde tedris edilmiş olmasıdır. Bu maksadla, talebelerin verilen dersi dinleyebilmeleri için hastahanede eyvân (konferans salonu) yapılmıştır. Öte yandan talebeler, hocalarının nezaretinde hastalıkları ve onların tedavi usullerini görmek için hastalar arasında dolaşırlardı. ...

Nitekim bu asırlarda İslâm âleminde şifahane'ler büyük ölçüde yayılmıştı. Tıbbi araştırmalarda da buna paralel olarak büyük çapta bir gelişme kaydedilmiştir.
sahife 120



İlim müesseselerinden birisini de Ebû'l-Kâsım Ca'fer b. Muhammed b. Hamdân el-Mevsılî (ö. 323 / Miladi 935) Musul'da kurmuştur. O, burada bütün ilim dallarına ait kitaplar ihtiva eden bir kitap hazinesi tesis etmiş ve onu, her branştan ilim talebesine vakfetmiştir. Kütüphaneye giriş herkese serbestti. Kendisi de zengindi. Birisi uzak bir yerden edebiyat tahsili için oraya geldiği zaman, ona, fazlasıyla kırtasiye de verirdi, para da. Kütüphane senenin her günü açıktı.
sahife 135


Tercüme faaliyetleri, takriben, Halife el-Vâsık (ö. 232 / Miladi 846)'dan sonra durakladı. Artık bundan sonra, bir araştırıcının, umumi veya hususi kütüphanelerde mütercimlerin adına rastlaması pek de kolay sayılmaz. Muhtemelen bunun sebebini, daha önceki büyük tercüme faaliyetleri sırasındaki çeşitli fenlere dair ana kitapların hemen hemen hepsinin Arabça'ya aktarılmasında veya Müslüman ilim adamlarının, Beyt'ül-Hikme ve muasırı kütüphanelerde bulunan tercüme edilmiş kitaplara muttalî olduktan sonra, ileriki devirlerde ilmî faaliyetlerine sahne olan kültürel, ilmi ve felsefi eserleri, artık kendi dilleri ile ortaya koymağa başlamış olmalarında aramak gerekir.
sahife 159


Thomas Arnold ve Adolf Grohmann isimli iki profesörün "The Islamic Book" isimli eserinde bu konuya [kitap cildleme] dair şunlar yazmaktadır:
"Kitab cildleme işi, Irak ve Endülüs ahalisi arasında özel bir ihtimama mazhar olmuştur. Bilhassa Endülüs'ün Malaga şehri, umumi olarak dericilik sanatı, hususi olarak da cildcilikteki nefâseti ile diğer şehirler arasında bir üstünlüğü sahipti. Kitab toplama meraklıları yanında, Müslüman şehzadeleri de büyük gayret sarf etmişlerdir. Bunun neticesi olarak mamur kütüphaneler yapılmış, onların tanzim ve tertibi devamlı surette teşvik görmüş ve - Orta Çağ'da bir benzeri görülmeyen bu hamlede- kitab cildleme tekniği büyük ölçüde ilerleme kaydedilmiştir."
sahife 165


Müslümanlar, ilmi, ders veren bilginlerden öğrenmeye bilhassa itina göstermişler ve talebenin, ilmi tek başına kitablardan almasına şiddetle karşı çıkmışlardır. Nitekim bazıları şöyle demiştir: "Belânın en büyüğü sayfaları hoca edinmektir". İhvân'üs-Safâ Risaleleri'nde de: "Başlangıçta, her insanın kendiliğinden ilim öğrenmeye gücü yetmez. Bu bakımdan herkesin; öğrenim, ahlak, söz, inanç, davranış ve san'at konusunda bir muallime veya bir rehbere ya da bir ustaya ihtiyacı vardır" denilmektedir.
sahife 207



İbn Haldun Mukaddime'sinde "Öğretimin bir meslek ve sanât olduğuna dair fasıl" başlığı altında der ki: "Muallime lazım olan en önemli unsur, karşılıklı konuşma ve tartışmalarla dilin bağını çözmek ve öğretim san'atının tâ kendisi olan melekeyi kazanmaya çalışmaktır".
sahife 209


İçtimâî seviyeleri ve mâlî durumları göz önüne alındığında, muallimleri üç gruba ayırabiliriz:
1- Mekteb muallimleri, 2- Müeddibler, 3-Mescid ve medrese müderrisleri
sahife 218


Ebûl-Esved ed-Düelî (ö. 69 / 688) şöyle derdi: "İlimden daha aziz bir şey yoktur. Hükümdarlar halkın hakimidir, âlimler ise hükümdarlara hakimdirler"
sahife 229


Kaynaklar, muîdin (asistan) mevki ve vazifesinin sınırlarını çizmiştir. O, derece bakımından müderrisin altında ve bütün talebelerin üstündedir. Hoca talebeye karşı konuşmasını yaptıktan sonra, dersi tekrar eden şahıstır. Adeta o, ilmi yaymakta hocanın yardomcısı durumundadır. es-Sübkî'nin ifadesine göre: "Muîd, dersi dinlemek için talebelerle birlikte oturur. Ancak; bir kısım talebeye dersi anlatmak, onlara faydalı olmak ve dersi tekrar etme tabirinin gereğini yapmak bakımından, onun dinleyişinin ayrı bir özelliği vardır. İşte, müderrisin işi bitince, muîdin vazifesi başlamaktadır: Dersin zor kısımlarının açıklanması veya ilk bakışta anlaşılması güç olan noktaların öğretilmesi hususunda kaabiliyeti kıt talebelere yardım etmek, muîdin vazifeleri arasına girmektedir".
sahife 257


Endülüs ulemasının ve müderrislerinin kıyafeti, Avrupa üniversitelerinin bir çoğuna sızmıştır. Hatta bu kıyafet, o milletin durum ve karakterine uygun gelecek şekilde küçük tadilata uğratılarak, çağımıza kadar, talebe ve hocaların resmi kıyafeti olmakta devam edegelmiştir. "Gown", "Hood" ve "Cap"; cübbe, taylasan ve sarık'ın kısmen değiştirilmiş şeklinden başka bir şey değildir. "Gown", cübbeye çok benzer. Geniş ve önden açıktır; elbise üzerine giyilir. "Hood", taylasan'ın bir benzeridir. İki yakası boynu kaplar ve arkaya sarkar; üzerinde işlemeler vardır. "Cap" ise, şal dolanmış serpuşun aynısıdır. Sadece rengi siyahtır. Tıpkı serpuşta olduğu gibi katlanarak tutturulmuştur.
sahife 282


İnsan, hiç tereddütsüz şunu rahatlıkla ifade edebilir ki, İslam aleminde öğretim imkanı, zengin ve fakir için eşit bir şekilde garantiye alınmış; fakirlik, ilme teşne ve marifete susamış kimselerin önünde bir engel olarak dikilmemiştir.
sahife 297


İmam Gazali der ki: "Okuldan döndükten sonra, çocuğun güzelce oynamasına ve okul yorgunluğunu gidermesine izin verilmelidir. Çocuğun oyundan alıkonması ve devamlı öğretim yükü altında ezilmesi; onun kalbini öldürür, zekasını köreltir ve hayatı başına zindan eder. Hatta onu, dersten başını kurtaracak çare aramağa zorlar".
sahife 317


Derler ki, baba üç çeşittir: Doğumuna vesile olan baba, büyütüp besleyen baba ve öğreten baba!.. Babaların en hayırlısı ise sana öğreten babadır. Müslüman talebeler bu nasihatlere uyarak, öğretmenlerini yüksek mevkide tutmuşlardır.
sahife 319


Müslüman kadınlarının öğrenimde erkeklerle boy ölçüşmesine engel olan şey, ilim talebelerinin karşısına çıkan güçlüklerdir. Nitekim uzun yolculuklar yapmak, mahrumiyete katlanmak ve çetin hayat şartlarına göğüs germek, o devirde Müslüman talebenin alâmet-i farikasıydı. Halbuki, Müslümanlar, kadını baş tacı yapmışlar, en yüce bir mevkide tutmuşlar ve onun, hayatın yorucu ve yıpratıcı işleriyle karşı karşıya gelmesine müsaade etmemişlerdir. Bu durumu bir Arab şairi şöyle dile getirir:
"Bizim alın yazımız ölmek ve öldürmek; kadınlarınki ise zevk u sefa sürmektir."
Bu sebeple, kadınlar arasında öğrenim yapanların oranı düşmüştür. Fakat, hemen kaydetmeliyiz ki, Müslüman kadınların pek çoğu, bir fırsatını bulup bu güçlükleri yenmişler ve oldukça derinlemesine ve değişik branşlarda diyebileceğimiz bir kültür seviyesine ulaşmışlardır. Bu ise, çağdaşları Avrupalı kadınların hiç bir şekilde elde edemedikleri bir netice idi.
sahife 339