20 Aralık 2010 Pazartesi

"Din ve Bilim"

Filozof, mantıkçı, deneme yazarı ve sosyal eleştirmen olan Bertrand Arthur William Russell (1872 - 1970) daha çok matematiksel mantık ve analitik felsefe sahasındaki çalışmasıyla bilinir. Uzun kariyeri boyunca, sadece mantık ve felsefeye değil, eğitim, tarih, politik teori ve dinî çalışmaları içeren geniş bir alanda eserler kaleme almış; 1950 senesinde Nobel Edebiyat ödülünü kazanmıştır [1]. Neşrettiği eserler arasında, din ve bilim arasındaki ilişkiyi inceleyen Religion and Science (1935) adlı eseri yazımıza konu olacaktır.

Charles Robert Darwin’in çalışmalarını neşretmesinden (On the Origin of Species, 1859;  The Descent of Man, 1871) sonra din-bilim çatışması veya uyuşması üzerine yazılan eserlerde ciddi bir artış olmuştur. Bu eserlerden İngilizce olarak neşredilenlerden bir kaçı kronolojik olarak şunlardır: Alexander Winchell, Reconciliation of Science and Religion (1877); Henry Calderwood, The Relations of Science and Religion (1881); John William Draper, History of the Conflict Between Religion and Science (1882) [ Ahmed Midhat Efendi bu eseri Nizâ-ı İlm ve Din adıyla tercüme etmiştir]; Andrew Dickson White, A History of the Warfare of Science with Theology in Christendom (1896); James Thompson Bixby, Religion and Science as Allies (1889); Benjamin F. Loomis, Science and Religion (1905); William Gascoyne-Cecil, Science and Religion (1906); Émile Boutroux, Science and Religion in Contemporary Philosophy (1911); Mary Emily Dawson, Where Science and Religion Meet (1919); Angus Stewart Woodburne, The Relation Between Religion and Science: A Biological Approach (1920); John Charlton Hardwick, Religion and Science from Galileo to Bergson (1920). Russell’ın Religion and Science (1935) kitabı da bu seriye dahil edilebilir.

Russell’ın eseri din ve bilim arasındaki ilişkiyi özellikle Ortaçağ Hıristiyanlığını esas alarak işlemektedir. Misaller hep Hıristiyan Avrupa’sından verildiği için kitabın başlığı “Hıristiyanlık ve Bilim” olsaydı daha yerinde olurdu. 

Dinlere karşı olumsuz tavır takınan bilim adamları, ya cahil din adamlarının ve halkın yanlış anladıklarına –haklı olarak- takılıp kalmışlar; ya da zamanlarındaki bilimsel bilgilere sıkışmış zihinleriyle inkara kalkışmışlardır. Russell örneğinde ilk durum rahatlıkla görülebilir. Russell’in Din ve Bilim adlı kitabından yaptığım iktibaslar  aşağıdadır (ilave ve yorumlar [ ] köşeli parantez içindedir)  [2]:

Başlangıçta Protestanlar, Kopernik’e karşı Katoliklerden daha sert davrandılar. Luther [Protestan reformunu başlatan Alman rahip (1483-1546)], “halk, göklerin, kâinatın, güneşin ve ayın değil de, dünyanın döndüğünü kanıtlamaya çalışan ne idüğü belirsiz bir yıldızcıya kulak veriyor. Kim daha akıllı görünmek istiyorsa, yeni bir sistem ortaya atıyor. Doğallıkla bu da, sistemlerin en iyisi oluyor. Bu budala astronomi bilimini tepetaklak etmek istiyor; ama Kutsal Kitap bize, Joshua’nın dünyaya değil, güneşe olduğu yerde durmasını buyurduğunu söylüyor” diyordu. Melanchthon’un da bundan geri kalır yanı yoktu; Kalvin’in [Kendi adıyla anılan hristiyan teoloji sisteminin kurucusu Fransız teolog (1509-1564)] de öyle. İncil’den “dünya da olduğu yerde çakılmıştır, kımıldayamaz” sözünü (Psalm, XCIII, 1) aktardıktan sonra Kalvin göğsünü gere gere şöyle diyordu: “Kopernik’in otoritesini, Ruhulkudüs’ün otoritesinin üstüne koymaya kim cesaret edebilir”. XVIII. yüzyılda bile Wesley [İngiliz kilisesi papazı (1703-1791)], bu ölçüde aşırıya gitmemekle birlikte, gene de, astronomi alanındaki yeni öğretilerin “dinsizliğe yatkın olduğunu” söylüyordu. s. 19-20

Dünyanın döndüğünü öne süren kitaplar 1835 yılına kadar Papalığın yasaklı kitaplar listesinde kaldı. s. 37 [Index Librorum Prohibitorum (yasaklı kitaplar listesi) 1966 senesinde Papa VI. Paul tarafından fesh edildi.]

Darwincilik, tıpkı Kopernikcilik gibi, dinbilim için büyük darbe oldu. Genesis’te [Ahd-i Atik'in (Eski Ahit) ilk kısmı] öne sürülen, türlerin değişmezlikleri ve birbirinden farklı birçok yaratma eyleminin geçersizliğini vs. ortaya koymakla kalmıyor; daha da kötüsü, evrimciler insanın canlılar hiyerarşisinin alt basamaklarında bulunan hayvanlardan türediğini söylemek cesaretini buluyorlardı. s. 70

Papa VIII. Innocentus, 1484 yılında büyücüleri cezalandırmak için iki engizisyon yargıcını [Heinrich Kramer ve Jacob Sprenger] görevlendirdi. Bu yargıçlar 1486 yılında, Malleus Maleficarum (Büyücü kadınların çekici) adlı ve yetkisi kabul edilen bir kitap yayınladılar [ilk defa 1487’de Almanya’da]. Kitapta büyücülüğün erkekten çok kadına vergi bir uğraş olduğu belirtiliyordu; çünkü kadınlar temelde erkeklerden daha kötü yürekliydiler. O asırlarda büyücülere karşı yöneltilen suçlamaların çoğu, onların kötü hava koşullarına sebep olduklarıydı. Büyücü olduklarından şüphelenilen kadınlara sorulacak sorular bir liste halinde düzenlenmişti; bu sorulara karşılık, istenen cevaplar alınıncaya kadar da, beden gerilerek işkence ediliyordu. Yapılan tahminlere göre 1450-1550 yılları arasında sadece Almanya’da, büyük çoğunluğu diri diri yakılan yüz bin büyücü öldürülmüştür. s. 87-88

Galen’in öğrencileri, aman vermez bir düşmanlıkla Vesalius’un ardına düştüler, sonunda da onu mahvetmenin bir yolunu buldular [anatomi üzerine çalışmalarda bulunan Vesalius (1514-1564), İmparator V. Charles’in özel hekimiydi]. Vesalius, ailesinin izniyle bir İspanyol soylusunun cesedini kesip biçerken, ölünün kalbi güya, neşterin altında canlılık belirtileri göstermiş; bunun üzerine cinayet ile suçlanmış ve Engizisyona jurnallenmişti. Neyse ki Engizisyon, kralın Vesailus için şefaatte bulunması üzerine onun, Kutsal Topraklara bir hac gezisi yaparak günahlarını affettirmesine karar verdi; bu amaçla çıktığı deniz yolculuğunda gemisi bir kazaya uğrayıp batınca Vesalius, yüzerek kıyıya çıkmayı başardıysa da bitkin düşerek öldü. s. 95-96

Çiçek hastalığına karşı bağışıklık sağlayan aşı, kilise adamlarının büyük protestolarıyla karşılaştı [Osmanlı Devletinde elçi olarak bulunan İngiltere elçisinin zevcesi olan Lady Montagu (1689-1762) Edirne’de çiçek aşısını görüp H. 1130 senesinde İngiltere’ye bir mektup yazarak bu aşıyı Avrupa’ya tanıtmıştır]. Fransız teolog Sorbonne, çiçek aşısı uygulanmasının dinbilime karşı aykırı olduğunu açıkladı. Bir Anglikan papazı, yayınladığı bir vaazında [Peygamber] Eyyüb'ün çıbanlarının, Şeytan’ın yaptığı aşıdan ileri geldiğine kuşkusu olmadığını belirtti. İskoç rahiplerinden birçoğu, birlikte yayınladıkları bir manifestoda, aşıyı “Tanrı’nın cezasından kaçma girişimi” olarak nitelendirdiler…. Kilise adamları ve (hekimler), aşıyı “Göklere, hatta Tanrı’nın istemine bir başkaldırma” saydılar; Cambridge üniversitesinde aşıya karşı vaazlar verildi. Montreal’de büyük bir çiçek salgınının baş gösterdiği 1885 yılında bile, kentin Katolik halkı kilisenin de desteğiyle, aşı olmamakta direndi. s. 96-97

Uyuşturucu (anaesthetics) bulunduğu zaman,  dinbilim bir kez daha insan acılarının azalmasına engel olmaya yeltendi. 1847 yılında Simpson, çocuk doğumunda uyuşturucunun kullanılmasını salık verince kilise adamları ona Tanrı’nın Havva’ya söylediği şu sözü hatırlatmakta gecikmediler: “Çocuklarını acı çekerek doğuracaksın” (Genesis, III, 16). s. 98

Dinbilimin tıpla ilgili sorunlara karışması bugün sona ermiş değil… Sözgelimi bundan birkaç yıl önce Papa XI. Pius’un evlilik konusunda yayınladığı bir kararnameye bakalım. Bu kararnamede Papa, doğum kontrolünün uygulayanların “doğaya karşı günah işlemiş, temelde kötü ve utanç verici bir davranışta bulunmuş olacaklarını” öne sürmekteydi… Papa, Genesis XXXVIII. bölümünün 8-10 satırları konusunda Aziz Augustinus’un söylediklerini de aktarıyor, doğumun kontrolünün lanetlenmesi için bu gerekçelerle yetiniyordu. s. 99

Bilimle din arasındaki savaşın kendine özgü bir niteliği vardır. XVIII. yüzyıl Fransası ile Sovyet Rusya dışında, her yerde ve her zaman, bilim adamlarının çoğunluğu kendi çağlarında egemen olan dinî görüşü desteklemişlerdir. Bu çoğunluğun içinde en seçkin bilim adamları da vardır. Kendisi Aryan ırktan olmasına karşın Newton, öteki bakımlardan Hıristiyan inancının destekleyicisi olmuştur. Cuvier [1769-1832, Fransız doğabilimci], Katolik doğruluğunun seçkin bir örneğidir… Faraday’ın [1791-1867, İngiliz kimyacı ve fizikçi] din ve bilimle ilgili görüşleri kilise adamlarının alkışlayacağı türdendir. Savaş, bilimle din arasındaydı, yoksa dinle bilim adamları arasında değil. s. 157 

Çağımızda ise durum, Kopernikçiliğin zaferinden bu yana geçen zaman içindeki durumdan pek farklı değildir. Birbiri ardı sıra gelen bilimsel buluşlar, Ortaçağ’da Hıristiyanların, din öğretisinin temeli saydıkları gerçeklerden birer birer vazgeçilmesine yol açmış ve bu sürekli geri çekilmeler –çalışmaları bilimle din arasında anlaşmazlık konusu olan sınırda olmadığı sürece-, bilim adamlarının Hıristiyan kalmaları sağlanmıştır. s. 158

Dinî görüşe karşıt olarak bilimsel düşüncenin yaygınlaşmasının, bugüne kadar, insanlığın durumunu daha da mutlu kılmış olduğu su götürmez bir gerçektir. [Yazarın bu sözü hem tartışmaya açıktır, hem de aşağıda okuyacağınız ifadeleriyle çelişmektedir] s.224 

Bilimsel anlayış ölçülü ve araştırıcıdır; bütün doğruyu bildiğini öne sürmediği gibi, en iyi bildiği şeyin bile bütünüyle doğru olduğunu savunmaz. [İdeal durum böyle. Ancak tatbikatta ideal duruma yaklaşmak kolay olmuyor. Bilim adamı elde ettiği verilere sarsılmaz doğrular olarak bakmaya başladığı anda paradigma devreye giriyor. Halbuki bilim adamı elde ettiği veriler üzerinde her zaman şüphe payı bırakmalı, farklı açılardan elde ettiği sonuçları test ederek,  yani kendi sonuçlarına saldırarak onları çürütmeye çalışmalıdır. Bilim felsefesinde bu paradigmaların üstesinden nasıl gelineceği gibi konular ele alınır. Maalesef, bilim felsefesi günümüzde ihmal edilen bir sahadır. Her şeyin bir yolu yordamı olduğu gibi bilimin de metodolojisi bilim felsefesi ile elde edilir. Bunun ihmali bilim alanında kuru taklitçiliğin doğmasına sebep olur. Eskilerin dediği gibi “usulsüz vusul olmaz”.] s. 225

Bilimsel etkinliğin dolaysız etkileri de, bütünüyle yararlı olmuş değildir. Bunlar bir yandan savaş araçlarının yok etme gücünü arttırmışlar, barış sanayisinden savaş sanayisine ve silah yapımına ayrılabileceklerin oranını yükseltmişlerdir. Öte yandan emeğin üretimini arttırmakla, kıtlığa dayanan eski ekonomik sistemin işleyişini son derece güçleştirmişler ve yeni düşüncelerin sarsıcı etkileriyle eski medeniyet dengesini tepetaklak ederek Çin’i tam bir kargaşalığa, Japonya’yı batılı tipte ekonomik sistemin kurulması, Almanya’yı ise eski ekonomik sistemin korunması doğrultusunda sert girişimlere itmiştir. Çağımızda görülen bu kötülüklerin hepsi, bir bakıma, bilimsel tekniğin dolayısıyla de bilimin sonuçlarıdır. s. 226

Nazi Almanyasında ve Sovyet Rusya’da aydınların uğradıkları işkenceler, son iki yüz elli yıl boyunca Kiliselerin uyguladıkları işkencelere rahmet okutacak cinstendir. s. 227


Referanslar

[1] http://plato.stanford.edu/entries/russell, Erişim tarihi 20 Aralık 2010.

[2] Bertrand Arthur William Russell, Bilim ve Din, Trc. Hilmi Yavuz, İstanbul, 1972.

16 Aralık 2010 Perşembe

Kültürsüzleşme

İsmail Cem, Türkiye'de geri kalmışlığın tarihi adlı kitabının "Piyango Kültürü" başlıklı bölümünde şunları yazmaktadır [1]:

Batının etkisine girmiş Doğu toplumlarını inceleyen bir Fransız sosyoloğu şu tahlili yapıyor [R. Gendarme, La Pauvraute des Nations, s. 212]: "Bütün kültürler zamanın akışı içinde bazı değişimlere uğrarlar. Başka kültürlerle temasın ve toplumdaki bazı tabiî gelişmenin sonucunda meydana gelen yeni görüşler, toplumun temel değer yargılarının çerçevesinde kalmak şartıyla onun kültürünü etkilerler. Toplum, temeliyle çelişmeyen görüşleri zaman içinde benimseyebilirken, çelişenleri reddeder. Bu seçme hakkı kaybedilmediği sürece, kültür, dengesini ve benliğini korur. Seçme hakkının ortadan kalktığı durumlarda ise (yeni sömürgecilik, vb.) temel değerler değişebilir ve hayatî normlar sarsılabilir. Bu gelişme sonucunda kültür yıkılır, parçalanır ve kültürsüzleşme (deculturation) dediğimiz durum meydana çıkar."
Türkiye 200 yıldan beri böyle bir kültürsüzleşme sürecinin içindedir...


Referanslar

[1] İsmail Cem, Türkiye'de Geri Kalmışlığın Tarihi, İstanbul, 1970, s. 387.

21 Kasım 2010 Pazar

Altın şehir: Timbuktu

Nedense Afrika tarihi ile pek ilgilenmeyiz. Halbuki bu kıtanın topraklarının bir kısmı yakın zamana kadar Osmanlı Devleti sınırları içerisindeydi. Bu yazının konusu, bir zamanlar Afrika’nın önemli merkezlerinden biri olan Timbuktu ve Avrupa'nın Timbuktu'ya olan arzusudur.

Bir Afrika (Tamaşek) atasözü der ki [1]: “Tuz kuzeyden, altın güneyden, gümüş beyaz adamın ülkesinden gelir; Allah’ın kelâmı ve bilgeliğin hazineleri ise sadece Timbuktu’da bulunur”.

Timbuktu’da (bugün Mali sınırları içindedir) hayat, XI. asrın sonlarına doğru Tuareg halkının ticaret merkezi olarak başladı. Başlangıcından beri büyüyerek önemli bir şehir konumuna gelen Timbuktu, özellikle Avrupalıların haksız abartmalarına karşın beynelmilel ün kazandı [2]. Brian Gardner’a göre Avrupa’da asırlarca hiç kimsenin Timbuktu’nun tam olarak nerede olduğunu bilmemesine rağmen, evleri altından bir şehir olduğu efsanelerine inanılıyordu [3]. Avrupa dillerinde bu şehrin ismi Tombuto, Tambucto, Tombuctoo veya Timbuctoo olarak da anılmaktadır.

Timbuktu, İslamî ilimlerin tedris edildiği en önemli merkezlerden biriydi. Bölgenin yönetimi zamanla Mali, Songay ve Mor eline geçse de bilginler çalışmalarına devam ettiler. Asırlar boyu Timbuktu uleması tefsir, hadis, fıkıh ve kelam ilimleri ile birlikte dilbilimi, tarih, matematik, mantık ve astronomi ile ilgilenmişlerdir [Afrika'daki ilimler tarihi ayrı bir araştırmada ele alınacak kadar geniştir. İleriki yazılardan birini bu konuya ayırmayı planlıyorum]. Ahmed Baba’nın (1556-1627) yazdığı ve XVI. asrın sonu XVII. asrın başlarında yaşamış âlimleri içeren önemli bir bibliyografik sözlük, Timbuktu’nun İslamî ilimlerdeki yüksek seviyesini ve Mekke ve Mısır ile yakın temâsını göstermektedir [5].

Asırlardır ilmî faaliyetine devam eden Sankore Camisi

XVI. asırda Papa’nın talebiyle Afrika’yı dolaşan Leo Africanus (Hasan bin Muhammed el-Vazzan el-Zeyyatî), seyahatini kaleme aldığı kitapta Timbuktu’daki ilmî hayat hakkında ipuçları vermektedir [6]: “Burada hükümdar tarafından cömertçe desteklenen çok sayıda dinî öğretmenler, hakimler, âlimler ve bilgili insanlar (allame) var. Ayrıca buraya Berberi’den (Mısır’dan Atlantik Okyanusuna kadar uzanan Kuzey Afrika’ya ait bölge) muhtelif yazma veya basma kitaplar getiriliyor. Bunlar herhangi bir ticari eşyadan daha fazla paraya satılıyor”.

Hunwick, Timbuktu ile alakalı önemli bilgiler sunmaktadır [7]. Timbuktu’nun ilmî merkez olması kitap yazımı (istinsah) ve ticaretinin önemini artırmıştır. Timbuktu’ya sadece Kuzey Afrika ve Mısır’dan yazma kitaplar ithal edilmedi. Âlimler hac vazifesi için gittikleri Mekke’de ve dönüş yolundaki Kahire’de eğitim gördüler ve kopyaladıkları kitapları kendi kütüphanelerine eklediler. Timbuktu’da da aktif kopyalama faaliyeti vardı. Kitaplardaki yayınevi amblemlerinden (colophon) yazma işleminin gerçekten profesyonelleşmiş bir iş olduğu anlaşılmaktadır. Hunwick, 1999 ağustosunda Timbuktu’da iken Mahmud Kati’nin kütüphanesinde rastladığı 1420 tarihli bir Kur’an-ı Kerîm’den bahsetmektedir. Son sayfa Osmanlıca yazılmış ve Şerife Hadice Hanım adına vakfedildiği kaydedilmiş.

Binlerce yazma eser yok olmaktan kurtarılmayı bekliyor

UNESCO  1988 senesinde Timbuktu'yu Dünya Mirası Listesine ekledi. Yüzbinlerce yazmanın digital ortama aktarılarak koruma altına alınması için Ford Vakfı'nın destekleriyle 2000 yılında Timbuktu Yazmaları projesi başlatıldı. Bu proje aynı zamanda UNESCO Dünya Hafızası projesidir [8].

Dünyada çok az şehir ve yer Timbuktu kadar efsanelerle çevrilmiştir. Şehir, sahrada ticaret kervanlarının kesisştiği yerdedir. Sahra ticaretinin esas metası altındı. Ortaçağ boyunca dünya altın ihtiyacının hemen hemen üçte ikisini Batı Afrika karşılıyordu. Daha sonraları, onyedinci ve onsekizinci yüzyıllarda altın Guinea’dan geldiğinden, altın para “guinea” olarak adlandırıldı. Yüklü miktarda altın kuzeye gönderildi ve Timbuktu piyasayasında satıldı. Altın buradan develerle Sahra’yı geçerek Kuzey Afrika’nın Fas (Fez) veya Trablusgarb (Tripoli) gibi şehirlerine taşındı. Bu altının çoğu Avrupa’ya satılırdı. Zaman geçtikçe, altının Timbuktu’dan geldiği bilgisi yaygınlaştı. Bu ise Timbuktu’nun Avrupa’daki imajının şekillenmesinde önemli yer oynamıştır. Timbuktu’dan geçen altın ticaretinin uzun zaman önce sonlanmasına rağmen, Timbuktu miti Avrupa’da büyüdü [4].

Yeni pazarlar, yeni ticaret rotaları ve yeni kaynaklar arayan Avrupa’dan yola çıkan kâşifler amaçlarını gerçekleştirmek için dünyanın dört bir yanına dağıldılar. Afrika onlar için ilginç olmakla beraber önemli kaynaklar içermekteydi. Bu kâşiflerden bir kısmı Timbuktu’ya varan ilk Avrupalı olmak tutkusundaydılar. Bunların çok azı hedeflerine ulaşabildiler. Bu da Timbuktu’ya altın şehir imajına ilâveten uzak ve ulaşılmaz bir şehir imajı kazandırmıştır. İngilizce’deki “To Timbuktu and back”, “It's a long way to Timbuktu”, “I'll knock you clear to Timbuktu”, “Go to Timbuktu” gibi tabirler bu imajın dile yansımasıdır.

Avrupa’nın Afrika’yı nasıl tahayyül ettiğinin ipuçlarını Encyclopedia Britannica’nın 1778 tarihli baskısının “Africa” maddesinde görebiliriz [9]: “Dünya’nın hiçbir bölgesinde altın ve gümüş bu kadar bol değildir… altın ve gümüşe karşı olağanüstü ve doyumsuz isteklerine rağmen ne eski ne de modern Avrupalılar kendilerine Amerika ve Doğu Hindistan’dan daha yakın olan ve arzu ettikleri nesnelerin bolca bulunduğu bu ülkeye etkili bir şekilde yerleşmediler”.

Avrupa’nın Afrika macerası çok eskilere dayanıyor. Ancak XVIII. asırdan sonra bu macera sistemli bir keşif faaliyetine dönüşüyor. 1788 senesinde Londra’da Afrika Derneği (uzun adıyla Afrika İçlerinin Keşfini Destekleme Derneği – The Association for Promoting the Discovery of the Interior Parts of Africa) kuruldu. Derneğin amacı Nijer nehrinin güzergahını saptama ve haritalandırma ve daha önemlisi meşhur şehir Timbuktu’yu bulmaktı. Derneğin kurucularından Sir John Sinclair’ın torunu William Sinclair dernek hakkında yazdığı makalede şunları aktarmaktadır [10]: “1788 yılında Afrika’nın keşfini desteklemek amacıyla bir derneğin kurulmasına öncülük etti. O zaman Afrika sahillerinin ve Mısır’ın ötesinin haritası neredeyse boştu. Avrupalılar, bu zamana kadar kıtayı talan, baskı ve köle elde etme amacıyla ziyaret etmişlerdi. Köle ticaretinde bu bölgenin payı tarihin en utanç verici bir sayfadır. Bu cemiyetin amacı bilim ve insanlığı ilerletmek, esrârengiz coğrafyayı keşfetmek, kaynakları araştırmak ve talihsiz kıtanın şartlarını iyileştirmektir. Planlarına ilaveten, olabildiğince kıtanın içine girmek ve filozof ve hayırseverlere alâka çekici tüm konularda bilgi toplamak amacıyla ehil ve tecrübeli seyyahlar çalıştırıldı. Bu görevlerin masraflarını karşılamak amacıyla her bir dernek üyesi senelik abone ücreti öderdi… Onların bu emekleri İngiliz ismine yeni bir ün kattı ve insan bilgisinin sınırlarını iyice genişletti. Sağlam ve kalıcı bir şöhret elde ettiler”. Makalenin sonunda William Sinclair şu temennide bulunuyor: “Derneğin varlığı devam etmiş olsaydı, bir çok Afrika meselelerine barışçıl çözüm ve bilgi ve ticaretin arttırılması için çok şeyler yapacaktı”. Daha sonra araştırmaya konu olan bölgeler Fransız sömürgesi olmuştur. Fransa’nın idarî konulardaki beceriksizliği göz önünde bulundurulursa, Sinclair’ın bu temennilerine hak vermek gerek. Yine de bu temenniler, Avrupa sömürme mantığına sahip olduğu müddetçe gerçekleşmemiştir ve maalesef gerçekleşmesi de zor gözükmektedir.

Afrika Derneği'nin 1790 tarihli Afrika haritası

Avrupa’nın Timbuktu’ya karşı olan tutkusu şiirlere de yansımıştır. Saray şairi (Poet Laureate) olan Alfred Tennyson (1809-1892) 18 yaşındayken “Timbuctoo” şiiriyle Cambridge Üniversitesi’nin verdiği “Chancellor's Gold Medal”ı kazandı. Bu şiiri yermek amacıyla İngiliz roman yazarı William Makepeace Thackeray (1811-1863) Timbuctoo isimli bir başka şiir kaleme almıştır [11].

Batı Afrika, 1893-1960 yılları arasında Fransız sömürgesi olarak kaldı. XVII. yüzyıla kadar ilmî faaliyetlerin icra edildiği bir yer olan Timbuktu’da her ne kadar tedrisat devam etse de, eski günlerinden uzak, evlerin mahzenlerinde binlerce yazma eserin bulunduğu ve yoksulluğun hüküm sürdüğü bir yer durumundadır.

BBC’nin 2009 tarihli “The Lost Libraries of Timbuktu” belgeselindeki sunucu Timbuktu’da mevcut astronomi ve matematik sahalarındaki yazma kitapları görünce çok şaşırıyor. Siyah ırkın köleleştirilmesiyle ve devletlerinin sömürgeleştirilmesiyle (Batı'nın masum tabiriyle colonialization) zenginleşen bir yerden gelen insan elbette şaşırır.

Yakın zamanda Timbuktu hakkında neşredilen kitaplardan muhteva bakımından zengin olan  The Meanings of Timbuktu (Editörler Shamil Jeppie ve Souleymane Bachir Diagne, 2008) adlı kitabı yayınevinin sitesinden ücretsiz indirebilirsiniz.

Referanslar

[1] Dubio Felix, Timbuctoo-The Mysterious, Fransızcadan İngilizceye tercüme eden Diana White, 1896, s. 276.

[2] Y. G.-M. Lulat, A history of African higher education from antiquity to the present: a critical synthesis, 2005, s. 72.

[3] Brian Gardner,The Quest for Timbuctoo, 1968, s.9.

[4] Tor A. Benjaminsen and Gunnvor Berge, “Myths of Timbuktu : From African El Dorado to Desertification”, International Journal of Political Economy, Volume 34, Number 1, p. 31 - 59, 2004. 

[5] Ira Marvin Lapidus, A history of Islamic societies, 2002, s. 409. İslamiyetin Afrika'daki ilmî hayata katkıları için şu kitaba bakınız: Scott Steven Reese, The transmission of learning in Islamic Africa, Brill, 2004.

[6] Leo Africanus, The history and description of Africa: and of the notable things, Trc. John Pory, Haz. Robert Brown, Hakluyt Society, London, 1896, cilt 3, s. 825. Kitabı buradan (cilt 1, cilt 2 ve cilt 3) indirebilirsiniz.

[7] John O. Hunwick, West Africa, Islam, and the Arab world: studies in honor of Basil Davidson, Princton, 2006, s. 41-42. Hunwick, Timbuktu ile alakalı geniş bir bibliyografya da sunmaktadır. John O. Hunwick, “Timbuktu: a bibliography”, Sudanic Africa, vol.12, pp. 115-129 , 2001. Makalenin pdf haline buradan erişebilirsiniz.

[8] UNESCO Dünya Mirası Listesi Timbuktu sayfasına buradan erişebilirsiniz. Timbuktu Yazmaları Projesi ile alakalı tafsilatlı malumata buradan ulaşabilirisiniz. Yüzbinlerce yazma eserden digital ortama aktarılanların bir kısmına Kongre Kütüphanesinin (The Library of Congress) sitesinden ulaşılabilir. Batı Afrika Arapça Yazmalar Veritabanındaki (West African Arabic Manuscript Database Project) yaklaşık 23,000 kayıt konularına göre tasnif edilmiştir. Ayrıca Al-Furqan Vakfının neşrettiği kataloglardan biri de Timbuktu'daki Ahmed Baba Kütüphanesindeki 1500 yazmayı tanıtmaktadır. John O. Hunwick derlediği  Arabic Literature of Africa The Writings of Western Sudanic Africa adlı kitap 2003 senesinde neşredildi. 2010 Kasım ayında neşredilecek The Trans-Saharan Book Trade : Manuscript Culture, Arabic Literacy and Intellectual History in Muslim Africa adlı kitabın Brill'deki sayfasına buradan ulaşabilirsiniz. [Kitap, "Library of the Written Word - The Manuscript World" serisinin 3. kitabı olarak 7 Aralık 2010 tarihinde neşredildi.]

[9] Robin Hallett, “The European approach to the interior of Africa in the eighteenth century”, The Journal of African History, vol. 4, no.2, pp. 191-206, 1963.

[10] William Sinclair, “The African Association of 1788”, Journal of the Royal African Society, vol. 1, no. 1, pp. 145-149, 1901. Dernek elde ettiği bilgileri Proceedings of the Association for Promoting the Discovery of the Interior Parts of Africa adıyla yayınlamaktaydı. Bu raporlardan 1798 tarihli sayının pdf haline buradan ulaşabilirsiniz. Derneğin kayıtları Robin Hallett tarafından Records of the African Association adıyla 1963 senesinde Londra'da neşredilmiştir.

[11] William Makepeace Thacke, The works of William Makepeace Thacke, Kensington Edition, Volume XXX, New York, 1904, s. 457-460 veya William Makepeace Thackeray, Essays, Reviews, Hesperides Press, 2008, s.410-412. Kitabın 1904 baskısının pdf halini buradan indirebilirsiniz.

19 Kasım 2010 Cuma

"History of the intellectual development of Europe"

John William Draper'in (1811-1882) 1876 senesinde 2 cild olarak neşredilen History of the intellectual development of Europe adlı kitabında, Avrupa'nın Müslümanlara ilmen borçlu olduklarını görmezlikten gelmelerini şu sözlerle tenkid etmektedir [1]:

I have to deplore the systematic manner in which the literature of Europe has contrived to put out of sight our scientific obligations to the Mohammedans. Surely they cannot be much longer hidden. Injustice founded on religious rancour and national conceit cannot be perpetuated for ever. What should the modern astronomer say when, remembering the contemporary barbarism of Europe, he finds the Arab Abul Hassan speaking of tubes, to the extremities of which ocular and object diopters, perhaps sights, were attached, as used at Meragha? what when he reads of the attempts of Abderrahman Sufi at improving the photometry of the stars? Are the astronomical tables of Ebn Junis (A.D. 1008), called the Hakemite tables, or the Ilkanic tables of Nasser Eddin Tasi, constructed at the great observatory just mentioned, Meragha, near Tauris, A.D. 1259, or the measurement of time by pendulum oscillations, and the methods of correcting astronomical tables by systematic observations—are such things worthless indications of the mental state? The Arab has left his intellectual impress on Europe, as, before long, Christendom will have to confess; he has indelibly written it on the heavens, as any one may see who reads the names of the stars on a common celestial globe.

Avrupa bu gibi tenkidlere kulak vererek, İslam Medeniyetinin insanlığa yaptıklarını takdir etmeye başlamıştır. Son yıllarda artan İslam bilim ve medeniyeti ile alakalı çalışmalar - bunların önemli bir kısmı yabancı ilim adamlarınca yürütülmektedir- Türkiye'de de yankı bulmaktadır. Belki birgün bizler de Avrupa'nın Klasiklerine ulaştıkları gibi kendi Klasiklerimize ulaşabiliriz.


Referanslar

[1] John William Draper, History of the intellectual development of Europe, New York, 1876, cild II, s. 42. Kitabın  pdf halini buradan  (cild-I ve cild-II) indirebilirsiniz.

15 Kasım 2010 Pazartesi

Âmid’de Bir Cesîm Kütüphane


İslâm medeniyetinin karakteristik vasıflarından biri ilme ve kitaplara verilen önemdir. Kütüphanelerdeki kitap miktarının çokluğu –rivayetlerde mübalağa olsa bile- bu vasfın delilidir. Kütüphanelerdeki kitap sayısına birkaç misal olarak şunları verebiliriz [1]: Miladî 961-976 tarihleri arası Endülüs'te hüküm süren II. Hakem’in kütüphanesinde 400,000 ile 600,000 arası, Trablus-Şam’daki kütüphanede 3,000,000 ve Âmid (şimdiki adı Diyarbekir) şehrindeki kütüphanede 1,040,000 kitap bulunduğu mervîdir. İslâm tarihçilerinin verdikleri kitap rakamlarının kabarık olmasının sebeplerinden biri de küçük risalelerin yani birkaç sayfalık eserlerin bir kitap sayılmasıdır. Avrupalı tarihçiler kitap sayılarının çok abartıldığı görüşündedirler. Ancak onları bu görüşe sevk eden, o tarihlerde ve sonrasında Avrupa’daki kitap sayısının azlığıdır. Mesela, 1110’lu yıllarda Fransa’daki Cluny Manastırı’nın ana kütüphanesinde 570 cilt bulunuyordu [2]. 1457 senesinde Cambridge Üniversitesi umumî kütüphanesi 330 kitap barındırıyordu [3]. Charles Seignobos da ortaçağdaki Avrupa kütüphanelerindeki kitap sayısının birkaç yüzü geçmediğini söylemektedir [4]. 

Ali Emîrî Efendi’nin her onbeş günde bir neşredilen Âmid-i Sevda isimli gazetedeki “Âmid şehrinde vaktiyle bir milyon kırk bin cild kitabı havî cesîm bir kütübhane” [5] başlıklı makalesinden iktibaslar sunacağım (ilaveler köşeli parantez { } arasına yapılmıştır):

Makalenin yayınlandığı sayının kapak sayfası

İşte İslamiyet’in nur-u seher gibi az vakitte afâka intişar etmesi bu misüllü ahlâk-ı âliye ve hamiyyet-i vicdâniye ile hâsıl oldu.

Öyle allâmeler zuhûra geldi ki her birinin tasnif eylediği asâr-ı güzîde bir kütüphane teşkil edecek mertebeye vardı.

Irak, Mısır, Yemen, İran, Endülüs kıtalarında öyle kütüphaneler zuhûra geldi ki her birinde mevcut olan kütüb-ü ’ilmîye yüz binleri geçti. Eğer şarkta Tatar beliyye-i kübrasının zuhûru, garpta Endülüs düvel-i İslamîyesinin mâil-i inhitat ve karîn-i inkıraz olması gibi ahvâl zuhûra gelmeseydi hala âlem-i İslamiyet bir kütüphane-i cihan şekl-i ’ale’l-aleni iktisâb edecekdi.

O zamanlarda cihân-ı medeniyetin en ileri giden bir kıta-i mübeccelesi de Elcezire ve Diyarbekir ve Kürdistan idi. Âlem-i İslamiyet’in en kıymetdar kütüphanelerinden biri de (Âmid) şehrinde idi. Bu kütüphane Âmid şehrinin hala mevcut olan Cami-i Kebir civarında vâki’ olup hicret-i seniyyenin altıncı asrında miktar-ı mevcudu bir milyon kırk bin cilt kütüb-ü nefîse ve nâdireye bâliğ olmuş idi.


Bugünkü günde böyle milyonluk kütüphane şöyle dursun, yüz bin cilt kütüb-ü İslamîyeyi havî bir kütüphane kürre-i arz üzerinde gayr-i mevcûd olduğundan bundan altı yedi asır evvel yalnız bir (Âmid) kütüphanesinde bu kadar enâfis-i asârın mevcud olması mûcib-i isti’cab olabilir ise de bunun sıhhatini ve hatta kitapların mikdar-ı mevcûdunu allâme Abdurrahman Şehabüddin Ebu Şâme Hazretleri (Kitâbu’r-Ravzateyn fî Ahbâri’d-Devleteyn {en-Nûriyye ve's-Salâhiyye}) ünvanlı tarih-i mu’teberlerinde bizzat Yusuf Selahaddin Eyyûbî ile ziyaret-i kütüphanede hazır bulunan edîb, şehîr, kâtib-i bînazir İmadüddin İsfehanî’den ve sâhib-i Tarih-i Kebir Ebu Tayy’den naklen ve aynen şöylece tahrir buyuruyor. {Selahaddin Eyyubi’den (1138-1193) hemen sonraki neslin en önemli iki tarihçisi Şamlı İbn Ebî Tayy (1179-1232) ve Kuduslü Abdurrahman ibn İsmail Ebu Şâme’dir (1203-1268). İbn Ebî Tayy Şam’da önde gelen Şiî bir ailenin içinde doğdu. Sünnî tarihçiler onun hakkında çok az biyografik bilgi vermektedir. Birçok muasırları gibi, İbn Ebî Tayy çeşitli sahalarda velûd bir yazardı. Tarihî çalışmaları sadece Şam’dan değil Mısır ve Kuzey Afrika’dan da bahsediyor. Selahaddin ve oğlu Zahir’in tarihlerini yazdığı gibi tarih-i umumî de yazmıştır. Fatimîlerin son zamanlarında ve Eyyubî Mısır’ının ilk zamanlarındaki çok sayıda meşhur simalarla tanışma fırsatı buldu. İbn Ebî Tayy Selahaddin hakkında çok önemli bilgiler vermektedir.. Ancak eserlerinin hiçbiri günümüze ulaşmamıştır [6].}

(Ve kânet fîha hazâinü’l-kütüb kâne fîha elfu elfin ve arba’une elfu kitabin) Allâme-i müşarün ileyh Ebu Şame hazretleri mikdar-ı kütüb-ü mevcudiyeyi bu suretle beyan eyledikten sonra (Fevehebe’s-sultanü’l-kütübe li’l-kâdi’l-fadil fentehebe minha hamle sab’îne hicazeten) ibaresini tahrir ediyor ki ol vakit Mısır ve Şam ve Halep gibi merâkiz-i ’ulûm ve medeniyet olan bilâd-ı meşhûrenin Şeyhülislamı bulunan Kadı Fazıl gibi bir zatın bu kütüphaneden kütüb ahzına mecburü’l-ihtiyaç olması bunda mevcûd olan asâr-ı nâdirenin derece-i kıymet ve ehemmiyetini tayin eder.

Mamafih müsa’ade-i sultan müşarün ileyh ile Kadı Fazıl hazretlerinin bu kütüphaneden yetmiş hicaz’e kitap intihal ve ihraç eylemesine ve bir hicaz’e hadd-i a’zam olmak üzere beş yüz ciltten ziyade alamayacağından yetmiş hicaze nihayet otuz beş bin cilt kitap demek olmasına ve geride daha bir milyondan ziyade kütüb kalmasına ve Sultan Yusuf Selahaddin Eyûbî’nin (Âmid)’den tarih-i ‘azameti olan 579 senesinden 629 senesine kadar (Âmid) şehri mülûk-i Artukîye ve ondan 658 senesine kadar da şu’be-i mülûk-i Eyyûbî’yeye makarr-ı hükümet olup bunların her iki kısmı da muhibb-i ‘ilim ve ‘ulemâ olduklarından şu müddet zarfında dahi kütüphane-i mezkûrun tenakus eylemeyup tezayüd eylediği şüpheden varestedir.

Şu cesîm kütüphanenin kimler tarafından ne suretle mahv ve tahrib edildiği bahsine gelince 654 senesinde (Vefeyâtü’l-A’yân)’ı ikmal eden Cenab-ı İbn-i Hallikân bu kitaplar hakkında (ve hiye ile’l-an mevcûdetün bi hazâini’l-cami’în) serahatini kaydetmesine ve hâlbuki 672 senesinde tevellüd ve 732 senesinde vefat eden Melikü’l-müeyyed Ebü’l-Fida Eyyûbî (Kitabü’l-Muhtasar fî Ahbâri’l-Beşer) namındaki tarih-i meşhûrunda (ve hiye ila karîbin kânet mevcûdetün bi hazâini’l-cami’în) ibaresinin tahrir eylemesine göre ol esnada zühûr eden Tatar beliyye-i küberasında böyle altı yedi asırlık kadîm ve nâdirü’l-emsâl bir kütüphanenin de mahv ve ifna’ edildiği anlaşılıyor.


Bu kütüphane-i cesîmeden başka (Âmid) şehrinde ve mülhakatında daha başka kıymettar kütüphaneler de mevcûd idi. Cümleden (Âmid) şehrinde (Al-i Yanal) Kütüphanesi, Mardin, Hısn-ı Keyfa, Meyyafarikîn şehirlerindeki kütüphaneler dahi nevâdir-i dünyadan idi. Hususuyla Tabib Fazıl ibn-i Ebu ‘Asbi’a (‘Uyûnü’l-Enba’ fi Tabakâti’l-Etibba’) kitabında Diyarbekir meliği Ebü’n-Nasr Ahmed tarafından Âmid civarında baki Meyyafarikîn şehrinde gayet cesîm bir hastahane ile kütüb-ü tıbbîyeye mahsus kütüphane-i kıymettar inşa ve ihya eylediğini yazıyor.

Referanslar

[1] Ribhi Mustafa ElAyyan, “The History of the Arabic-Islamic Libraries: 7th to 14th Centuries”, International Library Review, vol. 22, no. 2, 1990.

[2] Jonathan M. Bloom, Paper before print: The history and impact of paper in the Islamic World (Kağıda işlenen uygarlık: Kağıdın tarihi ve İslam Dünyasına etkisi), Trc. Zülal Kılıç, İstanbul, 2003, s. 162.

[3] Elisabeth Leedham-Green, Teresa Webber, The Cambridge History of Libraries in Britain and Ireland, Cambridge, 2006, Cild 1, s. 47.

[4] Charles Seignobos, History of Medieval and of Modern Civilization to the End of the Seventeeth Century, Trc. James Alton James, New York, 1909, s. 130.

[5] Ali Emîrî Efendi, “Âmid şehrinde vaktiyle bir milyon kırk bin cild kitabı havî cesîm bir kütübhane”, Âmid-i Sevdâ, sayı 3, 1324. Bu makalenin latinize edilmiş haline buradan ulaşabilirsiniz. Transliterasyonda okuma hataları vardır.

[6] Yaacov Lev, Saladin in Egypt, Hollanda, 1999, s. 41-43.

7 Kasım 2010 Pazar

"Batı Dünya Egemenliği ve Endüstri Devrimi"

Baykan Sezer'in kitaplarından ilk olarak Sosyolojinin Ana Başlıkları adlı kitabını okumuştum [Bu kitaptan yaptığım iktibasları Ağustos ayında siteye eklemiştim]. Toplum meselelerini tarihî bağlantılarıyla birlikte ele alması kitaplarının tamamını okumaya karar vermemdeki en büyük âmil oldu. İktibas yapacağım Batı Dünya Egemenliği ve Endüstri Devrimi [1] kitabından başka okuduğum Türk Sosyolojisinin Ana Sorunları ve Doğu-Batı İlişkileri Açısından Batı Tarımı kitaplarının notlarını da en kısa zamanda ekleyeceğim. Şimdi Sosyoloji Yıllığı kitaplarının 12.ncisi Tarihte Doğu-Batı Çatışması adlı kitabın Baykan Sezer'in ders notlarına ayırılan bölümünü okumaktayım. Sırada olan üç kitap: Toplum Farklılaşmaları ve Din Olayı, Sosyolojide Yöntem Tartışmaları ve Asya Tarihinde Su Boyu Ovaları ve Bozkır Uygarlıkları.

Sezer, Batı Dünya Egemenliği ve Endüstri Devrimi adlı kitabında endüstri sosyolojisiyle alakalı sorunları iki bölümde ele alıyor. Birinci bölümde kurulu Batı endüstri sosyolojisinin tarihçesini ve ana konularını tartışıyor. İkinci bölümde ise kendi görüşlerini belirterek temel konularda tutumumuzun ne olması gerektiği üzerinde duruyor.

Endüstri ve Sosyoloji…

İktisat sosyolojisi daha geniş konuları kapsamaktadır. Endüstri sosyolojisi ise, iktisat sosyolojinin konuları arasında ancak endüstri devriminden sonra tarih sahnesinde görülen özel bir toplum türünün açıklanması ve gelişme yasalarının gün ışığına çıkarılması, endüstrileşmeyle birlikte başlamış toplumsal ilişkiler ile ilgilenir. s.1


“Endüstri sosyolojisi” adını seçmemizde ikinci bir neden de, sosyoloji tarihinde bu başlığın belli bir anlam taşıması ve sosyoloji bilgilerinin ilk kez ve en yaygın bir biçimde gündelik amaçlara ve uygulamaya yöneldiği alan olarak karşımıza çıkmasıdır. s. 2


XIX. yüzyıl düşünürlerinden Lorenz von Stein’in “Endüstri üretim metodlarının kabulü ile ortaya çıkan toplum hareketine hâkim olmamız gerek. Ancak bunu yapabilmemiz için önce bu hareketin kanunlarını bilmeliyiz” sözü, sosyolojinin bir bilim dalı olarak XIX. Yüzyılda Batı Avrupa’da doğuşuna yol açan kaygıları ve bu olayda endüstrileşme akımının oynadığı rolü çok iyi özetlemektedir. s. 2


Toplum yaşamı üzerinde insanoğlunun etkili olabileceği inancı ve bunun yanında pratik kaygılar, bir dizi pratik önerilerin ileri sürülmesine yol açmıştır. Ve bu arada XIX. yüzyıl Avrupa’sında en büyük kaygı ne Doğu ülkeleri ve ne de dolaylı olarak kendi dünya egemenliklerini kaybetmek olasılığıydı. En önde gelen kaygının kaynağı, kendi bünyelerinde başlayan işçi hareketleriydi. s.3


Sosyoloji, ülkemizde çok daha önceden saptandığı sanılan sorunlara hazır reçeteler getirecek bir bilim olarak görülmüş ve sosyoloji bilgisi bekletilmeden uygulama alanına yöneltilmek istenmiştir. ….. endüstri sosyolojisinin Türkiye’de sözü edilen görüş üzerinde büyük etkisi olmuştur. Le Play’in Sabahattin Bey aracılığıyla başlayan etkisinin bu sosyoloji anlayışının yurdumuzda oluşmasında büyük katkısı olmuştur. s. 5


Türkiye’de Batı sosyolojisinin etkilerini duyurmaya başladığı yıllar, yurdumuzda Batıcılaşma çabalarının yoğunlaştığı dönemlere rastlamaktadır. Batıcılaşma, Osmanlı düzenini kaldırmayı ve topluma bilinçli bir biçimde yeni bir yön vermeyi kendisine amaç edinmiştir. Endüstri sosyolojisi bunun olabilirliğini öğretmekte ve toplumun yazgısına egemen olabilme yollarını göstermektedir. s.5

Sosyoloji, Batı’da doğmuş ve bize Batı’dan aktarılmış bir bilimdir. …. Sosyolojinin kendi geleneği içinde Batı görüşü egemendir. … Sosyolojinin Batı’da doğmuş olması, bizlerin de bu konuları anlamaya, araştırmaya çalışmamızı yasaklayamaz. Anca bugün sosyolojinin bağlı olduğu gelenek ve kaynakların bilincine varmak, onları bir eleştiriden geçirmek yurdumuzda sağlıklı sosyoloji çalışmalarının gerektirdiği bir zorunluluktur. s.6

Frederic Le Play…

Endüstri sosyolojisinin ilk ve en tipik habercisi olarak karşımıza Frederic Le Play çıkmaktadır. …. Frederic Le Play, Fransa’da “science sociale” okulunun kurucusudur. Öğretileri bu okul üyelerince sürdürülmüştür. Fransa’daki “science sociale” okulunun bu çalışmalarına karşılık Frederic Le Play’nin bugünkü gerçek izleyicisi Amerikan uygulamalı sosyolojisidir. s. 9

Frederic Le Play, 1806-1882 yıllarında yaşamış bir Fransız sosyologudur. Yaşamı boyunca üç işçi ayaklanmasına tanık olmuştur (1830, 1848 ve 1871 ayaklanmaları). … Le Play [45000’e yakın işçinin çalıştığı madenleri işletiyordu], kendi deyimi ile maden mühendisliğinden toplum mühendisliğin kaymaya başlamıştır. s. 9


Le Play’nin toplum bilimleri için önerdiği önce toplumdaki en küçük ve dolayısıyla da en basit birimin saptanmasıdır. En basit ve en küçük birim üzerinde çalışmanın üstünlüğü, üzerinden etkili olabilmek ve denetleyebilmek olanaklarının bulunmasıdır. Toplumda en küçük birim olarak Le Play aileyi almaktadır. Araştırma alanı olarak ve topluma yön verebilmek için ailenin ele alınmasının birden çok nedeni vardır. Aile, toplum içinde en çok süreklilik gösteren kurumdur. Yine aile toplum yaşamı içine köklü bir biçimde yerleşmiştir. Günlük yaşamı büyük ölçüde etkilemektedir. Ve son olarak aile öbür kurumlara oranla çok daha gelenekçi kalabilmiştir. Frederic Le Play, aileler içinde işçi ailelerini ele almaktadır. Bunun da açık nedenleri bulunmaktadır. Önce Batı toplumlarında aileler arasında sayıca üstünlük, işçi ailelerinde bulunmaktadır. Ayrıca Le Play’nin gerçek tasasını, işçi sorunları oluşturmaktadır. s. 11


Endüstride Yoğunlaşma…

XIX. yüzyılın başlarından bu yana Avrupa’da kapitalizmin yerleşmesi ile endüstri, bir çok iktisadî ve toplumsal devrimlerle birlikte yeni bir aşama çizgisine ulaşmıştır. XVI. yüzyıldan bu yana uygulanan merkantilist sistemin de yardımıyla yeni ticaret yollarının getirdiği zenginlikler, Avrupa’nın belli merkezlerinde sermayeye dönüşmeye hazır bir biçimde birikmeye başlamıştır. Yeni ticaret yollarını işletmeye açmanın getirdiği üstünlüklerin kârının giderek azalması karşısında bu üstünlükleri kalıcı bir biçim kazanması zorunluluğu, Avrupa içinde elverişli koşullarla da karşılaşınca günümüzde de süregelen endüstri devrimi başlamış oldu. s.27

[Endüstri] Yoğunlaşma olayıyla birlikte işletme yönetiminde yönetim ile mülkiyetin biribirinden kopması biçiminde görülen başlıca değişiklik asıl başka bir olayla birleşince önem kazanmaktadır. Yönetici, işletmenin kaderine işletmenin başarısıyla, kârla bağlanıp ücretli bir memur durumuna düşünce işletmelerin bürokrasinin egemenliğine geçtiğini söylememiz gerekmektedir. s. 34

Mülkiyetle yönetimin biribirilerinden kopmaları sonucu ortaya yeni bir olay çıkmıştır. Fakat bu yeni olay, bürokrasi kavramıyla açıklanamamakta, en azından bürokrasinin alışılmış anlamının dışına taşmaktadır. Bu nedenle olayı yeni bir kavramla, teknokrasi kavramıyla açıklamakta yarar görülmüştür. ….. teknotrat yöneticinin bürokrat gibi işi ile olan ilişkisi yalnızca değişmeyen ücretle sınırlı kalmamaktadır. Verilen primler ve uygulanan başka düzenlemelerle günümüz teknotrat yöneticisi, işletmenin başarısıyla yakından ilgili olmaktadır. s. 35



Endüsti Toplumları…

Büyük seri halinde imalat, XIX. Yüzyıldan bu yana Batı kapitalizminin başlıca eğilimi olarak tanıtılmaktadır. Kitle tüketiminden ise günümüzde söz edilmeye başlanmıştır. Oysa büyük seri halinde imalat, ancak kitle tüketimi ile birlikte yürütülebilirse söz konusu olabilir. Günümüzde de iş günü, insanların yaşamlarının en önemli bölümünü oluşturmayı sürdürmektedir. Fakat gitgide kendisine yabancılaşan kayıtlı yavan bir-iki harekete indirgenebilen iş uğraşlarından doyum, dolayısıyla kendi benliğini bulmak fırsatını yitiren Batı insanının yaşamında belli bir biçimde iş-dışı uğraşlar, boş zaman önem kazanmaktadır. Yine iş gününün kısalmak eğiliminde olması, söz konusu gelişmeye yeni bir hız vermektedir.

İş-dışı uğraşların önem kazanması, ancak insanın kişiliğini ve bu kişiliğe bağlı olarak doyumlarını tüketim aracılığı ile gerçekleştirmesiyle mümkün olmaktadır. Bu durumda Batı ülkelerinde görülen en önemli olaylardan birisi de artık işbirliğinin yerini tüketim birliğinin almış olmasıdır. Batılı bir kişi, topluma bağlılığın bilincini belli bir üretim birimine işi dolayısıyla katılmakla değil belli marka, belli çeşit malları yine belli bir bileşim içinde tüketmekle kazanmaktadır. …. Günümüzde bu ülkelerde [Doğu ülkelerinde] Avrupaî, Batılı kimse denilince Batı örneğinde bir iş sahibi kadar ve hatta daha önce Batı örneğinde bir tüketici akla gelmektedir. Bir kişi, ister fabrikatör olsun, geleneksel yaşayış biçimini sürdürüyorsa Avrupaî tip değildir. Öte yanda Batı düşüncesiyle beslenen, Batı giyinişine özenen, Batı kolaylıklarından yararlanan kişi, işsiz-güçsüz bir kişi de olsa, Avrupaî-Batılı sayılmaktadır.

Batı uygarlığında tüketim temel öge olması sonunda Batı ülkeleri kendilerini “tüketim toplumu” adı altında tanımlamaya başladılar ve bunun açıklamasını da teknik uygarlığın gelişmesine bağladılar. s. 41.

Batılı, Batı kültürü almak ve belli bir tüketim ilişkisine girmekle kendisinde toplumun bir üyesi olmak hakkını görmektedir. Böylece doğrudan kazanılması güç birlik bilinci, kitle kültürü aracılığıyla ve biraz da hazır elde edilmektedir. s. 42


Makine, Batı’da insan çevresine yeni bir görünüm de kazandırmakta ve sonuçta insanın çevre ile olan ilişkilerini ve özellikle iş uğraşlarını etkilemektedir. Gerçekten de Batı’da makine ve makine tekniği günümüzde insan yaşamının her kesimine yayılmıştır. Bu yaygınlaşma, okullarda mantık diye “modern mantık” adı altında makine mantığının okutulmasına kadar varmıştır. s. 42


Az-gelişmişlik Kavramı…

Batı-dışı ülkelerde endüstrileşme, bu ülkeleri belirleyen toplumsal yapı ve düzenlerin kendi gelişme çizgilerinin bir aşaması olarak da ortaya çıkmamıştır. Aksine bu ülkelerin tarihlerinde bir kopukluğa neden olmaktadır. Bu durumda da endüstrileşmeyi ölçü olarak alınca bu ülkelerin ne olduklarını değil, ancak olumsuz yönde ne olmadıkları belirtilebilmektedir. s. 44-45


Bugün iktisadî kalkınma diye sözü edilen, övgüsü yapılan iktisadî kalkınmanın kendisi değildir. Belli toplumların iktisadî gelişmelerinin belli bir çizgisinde elde ettikleri ürünlerdir. Tüketim mallarıdır. Kendi öz yapılarının açıklamasını bir yana iterek Batı’nın günümüzdeki üstünlüğüne bakıp da Batı-dışı ülkeleri olumsuz yönde sınıflandırma çabalarına girişmek, bu ülkelerin içinde bulundukları sorunları anlamamıza izin vermeyeceği gibi iktisadî gelişmede izlenmesi gereken yolun tam aydınlığa kavuşmasına da yardımcı olmayacaktır. s. 45


Endüstri Toplumlarının Tarihî Gelişimi…

Günümüzde kullanılan, anlaşılan anlamıyla endüstri olayı, Batı’nın dünya egemenliğini sağlayan ilişkilerin biçimlendiği bir olaydır. Batı bugün kendi tanımı içine dünya egemenliğini de katmış bulunmaktadır. Bu nedenle Batı’nın dünya egemenliğini belli tarihî koşulların bir sonucu olmak yerine kendi benliğinde bulunan bazı niteliklerin sonucu olarak görmek istemesi, endüstri ile ilgili temel sorunları tartışma dışı bırakmaktadır. s. 51


Endüstri, sözlük anlamıyla, “Hammaddeleri işlenmiş hale sokup değerlendirmeye yarayan işlem ve araçların tümü” demektir… Fakat endüstri kelimesinin sözlük anlamında söz konusu edilen işlemler, bütün insan topluluklarını ve bütün tarih dönemlerini kapsayacak genelliktedir….Bu tanımlara göre endüstri olayına Orta Çağda olduğu gibi Doğu toplumlarında da tanık olmamıza karşılık öte yanda günümüz Batı endüstrisi kendisine toplum ve çağlar arasında yapılacak ayırımlarda bir ölçüt olabileceği görüntüsünü vermiştir. s. 52


Endüstri Devrimi Öncesi...

Endüstri devrimiyle birlikte Batı’nın siyasî üstünlüğüne dayalı yeni dünya dengesinin Doğu aleyhine getirdiği sorunların için Doğu’ya Batı’nın teknik düzeyine ulaşmasını önermek Batı toplumlarının iç çelişkilerinde ortaya çıkan sorunlara bütün sınıfları mülk sahibi yaparak çözüm aramakla eş anlama gelir (Bugün Batı’da işçilere kârdan pay ya da işletmelerin hisse senetlerini dağıtarak toplumsal gerilimleri gidermek girişimleri bulunmaktadır. Bu girişimlerin nasıl bir sonuca varabileceği bizim tartışma konumuzun dışındadır). Ayrıca bugün Batı teknolojisi, Batı üstünlüğünün bir aracı fakat aynı anda bir simgesidir. Doğu’nun Batı teknolojisine sahip olabilmek çabalarıyla Batı üstünlüğünde dile gelen günümüz dünya dengesinde değişikliklere yol açılmayacağı gibi bu dengeye bazı sınırlı çıkarlarla Doğu’yu da bağlamak ve Doğu’yu da ortak etmek sonucunu getirecektir. Böylece Doğu kendi lehine yeni bir dünya dengesi kurabilmek için gerekli ve bağımsız araçlardan da yoksun bırakılmaktadır. s. 56


Teknik, objektif bir üstünlük ölçüsüdür… Teknik, toplumlar arası ve toplumlardan bağımsız olaydır… Biz, Batı’dan yalnızca teknik alcağız…

Bu görüşlerin ortaya atıldığı dönemlerde bizlere tekniklerini ithal edebileceğimiz ülkeler olarak Batı toplumları tanıtılmıştır. Ve Batı’daki ileri teknolojinin övgüsü yapılmıştı. Bu görüşler, gerçekte daha geniş bir tutumun belirtisidir. Batı tekniğinin övgüsü, karşımıza hangi adla çıkarsa çıksın (uygarlık düzeyine erişme, çağdaşlaşma ya da endüstrileşme) Batı’ya yönelmenin, Batıcılaşma çabalarının bir parçasıdır. s. 57

Tarihte büyük izler bırakan, bir çağı kapayıp yeni bir çağ açan olay İstanbul'un, Hindistan yolunun Doğu'nun öncüsü ve koruyucusu Osmanlıların eline geçmesidir... İstanbul'un Osmanlıların eline geçmesinden önce Hindistan yolunda Bizans egemenliği sürmekteydi. Bizans, Hindistan yolu üzerinde  güvenlik ve sözcüsü olduğu Batı'ya Doğu-Batı ticaretinde ek çıkarlar sağlamakla yetinmiştir. Gerçekte ticareti düzenleyenler, Bizans koruması altında İtalya kent-devletleriydi. Bizans, koruma görevi karşılığı aldığı harçla yetiniyordu. Osmanlı, İstanbul ile birlikte Hindistan yolunda mutlak egemenliği ele geçirince yanında, Bizans yanında Cenevizlilerin ya da Venediklilerin oynadığı rolü oynayabilecek  Doğulu tüccar topluluklar bulamamıştır. Doğu-Batı ticareti, Doğulu tüccarlar eliyle de olsa, sürdüğü sürece Batı bu ticaret üzerinde Doğu'nun egemenliğini benimseyebilir ve böylece Doğu-Batı ilişkileri, Osmanlı denetimi altında daha değişik bir gelişme gösterebilirdi. XVI. yüzyılda Osmanlı denizcileri, Akdeniz'de Doğu tüccarlarına yol açmak için Batı gemilerini kovalamış olsalardı başarıları sürekli olurdu. Ama yerine yeni bir şey getirmeden Akdeniz ticaretini baltalayacak bir biçimde Batı gemilerini kovalayınca başarıları da geçici olmuştur. Bu durum Batı'ya, karşısında muhteşem bir Osmanlı egemenliği de bulunsa, koskoca Afrika kıtasını dolanmak güçlüğüne göğüs germek gerekse bile yeni bir çözüm, yeni ticaret yolları aramayı kaçınılmaz kılmıştır... Osmanlı, dünya ticaretinin kendi denetiminin dışına çıktığını görünce (yeryüzündeki ilk Amerika haritalarından biri Pirî Reis haritasıdır. Osmanlı sanıldığınca yeryüzünde olup bitenden bilgisiz değildir) Yakın-Doğu ticaretini canlandırabilmek için yerlerini Doğulu tüccarlarla doldurtamadığı Batılılara,  açık deniz ticaretinin çekiciliğini gölgeleyebilmek amacıyla kapitülasyonlar vermeyi kabul etmiştir. Bu nedenle kapitülasyonların Batı'nın oyunu olmaktan öteye anlamı vardır. s. 59

Devamı var....

Referanslar

[1] Baykan Sezer, Batı Dünya Egemenliği ve Endüstri Devrimi, Ankara, 1997.

10 Ekim 2010 Pazar

"İslâm’da Tarih ve Müverrihler"

Şemseddin Günaltay’ın [*] meşhur İslâm tarihçileri ve eserlerini tanıttığı orijinal ismi İslâm’da Tarih ve Müverrihler olan eseri dikkate değer bilgiler içermektedir. Kitabın önsözünde İslâm tarihçilerinin ve kitaplarının genel hususiyetlerine temas eden yazar şunları yazmaktadır [1]: “İslâm tarihçileri, emek ve çabaları, ihata genişlikleri ve eserlerinde topladıkları bilgilerin zenginliği bakımından daha sonra gelenlerin şükran ve minnetine gerçekten hak kazanmışlardır. Gerçi bıraktıkları eserler bugünün bilimsel anlayışına göre metodik birer tarih kitabı sayılamazlar. Ama modern metodlara uygun olarak tarihî araştırmalarda bulunacaklar için değerli birer vesika hazineleridirler. İşte bu açıdan ele alındıklarında, eski tarihlerimizin değeri çok büyüktür.
…..
İslâm tarihçilerine yüklenen en büyük kusur, eserlerini yazarken eleştirel düşünceye yer vermemiş olmalarıdır. Bu yön doğru, fakat genel değildir. İbn Miskeveyh ve İbn Haldun gibi tarihçilerin eserlerinde gerçek bir eleştiri eğiliminin egemen olduğu göze çarpmaktadır. Eğer bu yazarlar bütünüyle başarılı olmamışlarsa, bunun nedeni biraz da yaşadıkları çağın politik ve toplumsal şartlarında, kamuoyundan tam bir destek görmemelerinde ve son olarak da iyi bir yargıya ulaşmak için gerekli olan bütün şartları ve vesikaları bulamamalarında aramak gerekir.

İbn Haldun’un Mukaddime’si, tarih felsefesinin bugün de değerini koruyan yüksek ilkelerini içermiyor mu? Hatta el-Bîrûnî, değerli bir ilim ve tarih vesikası olan el-Âsâru’l-Bâkıye mukaddimesinde, insanları gerçeği tahrife sürükleyen nedenleri açıklarken psikolojik bir hata teorisinin temelini atmış değil midir? Her halde eski büyük İslâm tarihçilerinin parlak ve keskin zekâlı müstesna birer bilgin olduklarını itiraf etmek kadirşinaslık gereklerindendir.
….
.. bir bakıma kusur olarak görülen bu durum [hâdiselerle alakalı rivayetleri kritik etmeden aktarmaları], sonrakiler için daha güvenli ve daha zengin bir inceleme alanı bırakmıştır. Çünkü araştırmacılar bu sayede tarihçinin kişisel yargılarının etkisi altında kalmaksızın doğrudan doğruya rivayet ve olgularla karşılaşmaktadır ki, bu da gerçeğe ulaşma imkanını arttıracak bir etkendir. Eğer tarihçiler eleştirel bir metod izlemiş olsalardı, doğal olarak, topladıkları bilgi ve vesikalardan yalnız kendi muhakemeleriyle ulaştıkları sonuçlara uygun olanları, bunları destekleyenleri kitaplarına alacak, kendilerine doğru görünmeyen rivayetleri ise dışarıda bırakacaklardı. Halbuki İslâm tarihçileri böyle yapmamışlardır. Aksine onlar tarihî rivayetler kendilerine ne şekilde ulaşmamışsa öylece kayıt ve zaptetmeyi görev bilmişler; bunları ta’lil ve tefsir etmekten ne kadar kaçınmışlarsa, kişisel kanaatlerine uygun bir biçime sokmaktan da o derece sakınmışlardır. Bundan dolaydır ki, İslâm tarihçilerinin olaylar ve rivayetler koleksiyonu niteliğinde olan eserleri, ilim ve tarih noktasından eski Yunan ve Roma yazarlarının edebî tarihlerinden daha değerlidir.

Evet, İslâm tarihçileri; genel olarak rivayetleri uzlaştırma ve birleştirmeyle uğraşmamış, eserlerini büyüleyici bir biçime sokma yapmacılığında bulunmamışlardır. Bu eserler samimî ve bilinçli bir doğrulukla toplanıp aktarılmış birer vakayinâmedir. Fakat bugün, bilimsel metodlarla tarihî araştırmalarda bulunacak kimselerin de arayacakları bu gibi kaynaklar değil midir?..”.


Tarihî araştırmalar için kaynak olabilecek ana kitaplardan biri olarak Ebu Ca’fer Muhammed bin Cerîr Taberî’nin Târihu’l-Umem ve’l-Mülûk adlı kitabı zikredilmektedir. Günaltay, bu kitap hakkında şunlar yazmaktadır: “.. aynı zamanda Ahbâru’r-Rusûl ve’l-Mülûk, Târîh-i Ca’ferî, Târîh-i Taberî adlarıyla da tanınır ve en önemli İslâm klasiklerden sayılır. İslâm dünyasının Herodot’u kabul edilen İbn Cerîr’in, kendisinden sonra gelen tarihçileri için geniş bir inceleme kaynağı olan bu eseri, yaratılıştan başlayarak Hicrî 302 (M. 924) yılına, yani ölümünden sekiz yıl öncesine kadar olan olayları içermektedir.

Kitap, derin bir vukuf ve uzun bir çalışmanın ürünü olup İslâm tarihinin başlıca abidelerinden biridir. Bu eserde İslâm’ın ilk dönemleriyle alakalı olarak, hiçbir eserle kıyaslanmayacak derecede önemli bilgiler vardır. Birçok hadîs ve menâkıb, birçok rivayet ve olay, tasarruf edilmeksizin, aynen toplanmıştır. Rivayetleri te’lif ve tevhid etmeyi bile bir tür tahrif kabul eden İbn Cerîr, bunları aynen ve birebir eserine almış olduğu gibi, râvilerinin adlarını da yazmayı ihmal etmemiştir. Eskiliği, yazarının kalitesi ve yüksek kişiliği, bu eseri en yüksek değere sahip kaynaklar sırasına çıkarmıştır”.


Türkçe’ye Târih-i Taberî adıyla tercüme edilen kitap hakkında yazar şunları kaydetmektedir: “İbn Cerîr Tarihi, daha o yüzyıllarda İslâm dünyasında önemli ve büyük bir yer kazanmış, Sâmânoğullarından Ebu Salih Mansur bin Nuh’un emir ve teşvikiyle veziri Ali Muhammed el-Bel’amî tarafından özet halinde Farsçaya çevrilmiştir (Kâtip Çelebi, Keşfü’z-Zünûn, I/176, Mısır baskısı). Fakat Bel’amî, Ca’ferî tarihinin özet halinde çevrisiyle yetinmemiş, eserinin girişinde kendisinin de itiraf ettiği gibi astronomi kitaplarından, İranlı Mecusî tarihçilerin eserlerinden ve Yahudilerin hurafelerinden de bir çok şeyler eklemiştir (D’Herbelot, Bibliothèque orientale, 843). Târih-i Taberî adıyla ünlü olan Türkçe tarih, asıl Târih-i Ca’ferî’nin çevirisi olmayıp Târih-i Bel’amî’nin hurafelerle dolu bir özetidir.”


Keşfü’z-Zunûn’da Târih-i Taberî’nin Türkçe tercümesine mehaz olan kitap hakkında şunlar yazmaktadır [2]: “Sâmânîlerin vezirlerinden Ebu Alî Muhammed el-Bül’umî bu kitabı farsçaya tercüme etti… bu kitapta Sâmânî Mansûr ibn Nûh’un, güvendiği kişi ve yakını olan Ebü’l-Hasan için 352 yılında bu kitabın tercüme edilmesini emrettiğini anlattı.Başka bir kişi de bu kitabı türkçeye tercüme etti, Anadolu halkı arasında elden ele dolaşan bu tercümedir.”


William H. Morley Arapça ve Farsça tarihî yazmalar hakkında hazırladığı katalogda el-Bel’amî’nin tercümesi hakkında şunları yazmaktadır [3]: “Bal’amî has omited in his translation the Isnads, or authorities, which are enumerated by At-Tabarî, and almost all the Arabic verses : he has in addition greatly abridged his original, though at the same time he has added much new matter – Bel’amî tercümesinde Taberî’nin teker teker zikrettiği isnadları ve Arapça beyitlerin neredeyse tamamını çıkarmıştır. Ayrıca orijinal metni özetlemekle birlikte yeni meseleler eklemiştir” .

Milli Eğitim Bakanlığı’nın Şark-İslâm Klasikleri serisinde 5 cild olarak neşredilen Milletler ve Hükümdarlar Tarihi Hazret-i Peygamber’in vefatına kadar olan dönemi içermektedir.

Taberî tarihinin İngilizce tercümesi 18 yılda tamamlanarak, son cildi indeks olmak üzere 40 cilt halinde neşredilmiştir [4].


Referanslar:

[*] İslamiyet aleyhindeki faaliyetlerinden dolayı, şerrüddin olarak bilinir.

[1] Şemseddin Günaltay, İslâm Tarihinin Kaynakları: Tarih ve Müverrihler, Haz. Yüksel Kanar, İstanbul, 1991, s. 12-15.

[2] Kâtip Çelebi, Keşfü’z-Zünûn, Trc. Rüştü Balcı, İstanbul, 2008, Cild I, s. 277.

[3] William Hook Morley, A descriptive catalogue of the historical manuscripts in the Arabic and Persian languages: preserved in the library of the Royal Asiatic Society of Great Britain and Ireland, John W. Parker & Son, 1854, s. 18. Kitabın pdf haline buradan ulaşılabilir.

[4] Editör Ehsan Yar-Shater, The History of al-Tabarî, 40 cild, State University of New York press, 1989–2007.

28 Ağustos 2010 Cumartesi

Radikal ve Ebussuud Efendi

Daha önceden Radikal Gazetesi yazarlarından İsmet Berkan’ın Ebussuud Efendiye ait olduğunu iddia ettiği fetva hakkında bu sitede bir yazı neşredilmişti. İsmet Berkan’a iki e-posta göndermeme rağmen bir cevab gelmedi. Makalesinde kullandığı fetvanın kaynağına, mevcut neşredilmiş kaynakları ve yakın zamanda yapılan bir doktora tezini taramama rağmen ulaşamamıştım. Yazar bunu bildirirse minnettar kalacağım.

Aynı gazetenin bir başka yazarı Türker Alkan da 28/10/2007 tarihli yazısında Ebussuud Efendi’nin fetvaları üzerinden bazı yorumlarda bulunmuş. Radikal Gazetesi yazarlarının Ebussuud Efendi’nin fetvalarını bu kadar yakın takip edeceğini hiç düşünmezdim. Anlaşılan, Alkan kullandığı fetvaları, Ertuğrul Düzdağ’ın neşrettiği Şeyhülislâm Ebussuûd Efendi Fetvaları adlı kitaptan almış. Makalesinde fetvaları anlayabildiği kadarıyla sadeleştirerek kullanmayı tercih etmiş. Fetvaları zikrettikten sonra, çok büyük bir buluş yapmış edasıyla şunları yazmaktadır: “Bunlar, imparatorluğun en parlak döneminde, en üst makamda bulunan din ve hukuk bilgini olan kişinin yargılarıdır. Belki biraz da bu devletin neden göçüp gittiğinin ipuçlarını vermektedir, kim bilir”. Fetvalar içerisinde Osmanlı Devleti’nin “göçüp gitmesine” dair hangi ipucunu gördüğü merak konusudur.

Şimdi makalede geçen fetvalardan birini ele alacağım. Fetva şöyle: “Zorunlu olmadığı halde kâfir dilinde konuşan bir Müslüman küfür işlemiş olur, şiddetle cezalandırılmalıdır!”. Fetvanın aslı ise şöyledir [1]: “Mes’ele: Zeyd-i Müslim kâfir dilince zarûretsiz tekellüm eylese, şer’an nikâhına zarar olur mu? El-cevab: Zarar-ı mahzdır. Küfrüne hükm olunup avreti tefrik olunmaz, ta’zîr-i şedîd ile men’ü zecr olunur”. “Zarar-ı mahz” kendisinden fayda yerine zarar gelen manasındadır. Maalesef ibareyi okurken dikkatsiz davranan yazar: “Küfrüne hükm olunup avreti tefrik olunmaz” ibaresini “küfrüne hükm olunmaz dolayısıyla avreti de tefrik olunmaz” manasında anlaması gerekirken, tam tersine “küfrüne hükm olunur” şeklinde anlamıştır. Kaldı ki küfrüne hükm olunan biri avretinden tefrik olunur. Çıkardığı mana çelişkilidir.

Yazar tarihî mahiyet taşıyan bu fetvaya tarih ilminin usullerine uymadan yaklaşmıştır. Leon Ernest Halkin Elements de critique historique adlı eserinde belirttiği üzere tenkid metodunun ilk kanunu metinlere saygıdır. Bu nasıl tatbik edilir? Bir metin izah edilirken, metindeki cümleleri ve kelimeleri yazarının kastettiği mânâlar içerisinde anlamak gerekir. Ayrıca filolojinin (dil bilimi) tarih ilminde önemli bir yeri vardır. Filolojiden istifade etmeyen tarihçiye güvenilmez [2]. Alkan'ın yazdıklarına ne derece itimad edilebileceği ortadadır.

Fetva gayet açıktır. Bildiğin ecnebi lisanı olur olmaz kullanma. İcab ederse kullan. Bugün Avrupa’ya seyahat yapmış olanlar bilirler. Anadili İngilizce olmayan milletlere İngilizce bir sual yönelttiğinizde bildikleri halde İngilizceyi kullanmaya istekli olmazlar. Günümüzde Türkçe konuşulurken bırakın yabancı kelimeleri artık yabancı dilden cümleler de kullanılmaktadır. Ebussuud Efendi'nin dil konusundaki dikkati takdir-i şayandır. Bu sahada, telaffuz ve imlâları galat olan kelimeler ve doğru kullanımlarını anlatan iki risale kaleme almıştır [3].

Aslında yazarın makalenin sonunda zikrettiği ve “Devletin neden göçüp gittiği” sualinin cevabı ortada: Tarihine, diline ve kültürüne, kısacası kendine yabancılık.

Yazıyı Charles McLean Andrews'ın bir kitabından iktibasla sonlandırıyorum [4]: “Bir milletin kendi tarihine yaklaşımı kendi ruhuna açılan bir pencere gibidir ve böyle bir milletin kadın ve erkekleri şayet onların şimdi ne olduklarına sebep olan geçmişe karşı dürüstlülük, merhamet, açık fikirlilik ve hür ve artan bir anlayış göstermeyi reddederlerse zamanın getirdiği büyük vecibeleri yerine getirmeleri beklenemez”. Belki biraz da bu günümüz Türkiyesinin de neden yerinde saydığının ipuçlarını vermektedir, kim bilir...


Referanslar

[1] Ertuğrul Düzdağ, Şeyhülislâm Ebussuûd Efendi Fetvaları, İstanbul,1983, s 118.

[2] Leon Ernest Halkin, Elements de critique historique (Tarih Tenkidinin Unsurları), Trc. Bahaeddin Yediyıldız, Ankara, 1989, s.35-36.

[3] Abdülkadir Dağlar, “Ebussuûd Efendi'nin Telaffuz-İmlâ Üzerine Dikkatleri ve İki Risâlesi”, Turkish Studies, Cild 3, Sayı 6, 2008. Makaleyi buradan indirebilirsiniz.

[4] Charles McLean Andrews, The colonial background of the American Revolution: four essays in American colonial history, 1961, s.220.

25 Ağustos 2010 Çarşamba

Vicdan borcu

Mehmed Sâdık Rıf’at Paşa’nın (1807-1857) yanında bir süre mütercim olarak çalışan David Efendinin oğlu olan Isak Jerusalmi, Paşa’nın mekteplerde okutulan Risâle-i Ahlâk eserini latin harflerine aktararak neşrettiği eserin önsözünde şunları yazmaktadır [1]: “Nice ‘eski’ kitabın sarımtırak sahifeleri, zavallı kimselerin eliyle çekirdekçi ve leblebici dükkanlarına satılmış, kesekâğıdı diye kullanılarak, çöp tenekelerine atılmış. Kala kala o devrin yayınlarından bir avuç yazı, ünlü kütüphane dolaplarına sığınmış, kilit altında yaşamakta ve beklemekte. Yüz yılı aşan fecî bir bekleyiş ve yalnızlık bu! Güneş ışığı görmemiş bunca kitabı kim okuyacak, kim değerlendirecek? Bilirkişi yetişmiyor ki!”.

Üsküdar doğumlu Isak Efendi bunları söylüyor ve insanı rahatsız eden soruyu, eğer üstümüze alıyorsak, bizlere yöneltiyor: Bu eserleri kim okuyacak?

Önsözün son kısmında şunları kaydetmektedir: “4 Mart 1924 tarihinde, halifeliğin ilgasında sonra İkinci Abdülmecid İstanbul’dan Çatalca’ya araba ile, oradan da trenle Avrupa’ya gitmesi kararlaştırılmıştı. Hususî kâtip, Salih Keramet Nigâr, kitabında [Halife İkinci Abdülmecid, İstanbul, 1964, sahife 8] Çatalcaya gelen araba kafilesinin demiryolu istasyonuna varışını şöyle anlatıyor: “Rumeli Demiryolları Şirketinin oradaki âmiri meğer bir Musevî yurddaşımızmış. Efendimizin ve âilesi âzâsının dinlenmelerine elverişli başka bir yer bulunmadığı için üst dâiresini böyle habersiz gelen yüksek misafirlerin istirahatine tahsis etti, çoluk çocuğuyla da îzâz ve ikramlarına koyuldu. İçten gelen saygı ve sevgi yardımlarına Efendimiz tarafından takdirle teşekkür edildiği zaman da: ‘Osmanlı Hânedânı Türkiye müsevilerinin velînîmetidir. Atalarımız İspanya’dan sürüldükleri, kendilerini koruyacak bir ülke aradıkları zaman onları yokolmaktan kurtardılar, devletlerinin gölgesinde tekrar can, ırz ve mâl emniyetine, din ve dil hürriyetine kavuşturdular. Onlara, bu kara günlerinde, elimizden gelebildiği kadar hizmet etmek, bizim vicdan borcumuzdur’ dedi ve gözlerimizi yaşarttı.”

Mûsevî vatandaşların Osmanlı hakkındaki düşünceleri için şu esere müracaat edilebilir: Avram Galanti, Türkler ve Yahudiler – Tarihî, Siyasî Tedkik, İstanbul, 1947.

Salih Keramet Nigâr’ın aktardığı bu hatırayı Taraf Gazetesi yazarlarından Ayşe Hür’e (06.12.2009 tarihli yazısından dolayı) ithaf ediyorum.


Referanslar

[1] Mehmed Sâdık Rıf’at Paşa, Risâle-i Ahlâk, Haz. Isak Jerusalmi, Cincinnati, 1990. Eserin pdf halini bu bağlantıdan indirebilirsiniz. Eserin Osmanlıcaya yeni başlayanlara fâideli olacağı kanaatindeyim.

24 Ağustos 2010 Salı

Bir Medeniyetin Külleri

Bir ülkenin kütüphanelerini, arşivlerini ve müzelerini yağmalattığınızda artık onun tarihinden bahsedemezsiniz. Bir millete yapılabilecek en büyük kötülüklerdendir kitaplarını yakmak, tarihini yağmalatmak kısacası hafızasını yok etmek.

Rebecca Knuth’un 2006 senesinde çıkan Burning books and leveling libraries : extremist violence and cultural destruction adlı eserinin “Errors of Omission and Cultural Destruction in Iraq, 2003” başlıklı bölümünden Irak’a medeniyet getireceklerini iddia edenlerin insanlık mîrâsını, Cengiz-vârî, nasıl yok ettiklerini okuyalım (sayfa 203-205) :

Yağmalanan Bağdat Millî Kütüphanesi (Kaynak: www.guardian.co.uk)

During the period leading up to the American invasion of Iraq, prominent coalitions of experts foresaw and publicly warned of the danger of cultural devastation. On March 26, 2003, 10 institutions and 130 scholars and heritage managers from all over the world signed the Archaeological Institute of America’s “Open Declaration on Cultural Heritage at Risk in Iraq” (“Editorial” 2003, 222). It was an attempt to pressure the U.S. government and its allies to proactively protect Iraq’s cultural legacy in the event of war. The statement urged all governments to recognize that fragile cultural heritage is inevitably damaged by warfare and to respect and protect cultural sites. It pointed out the value of Iraq’s cultural heritage both to the Iraqi people and the world. This was but one of many warnings. The International Council of Museums warned of the possibility of pillage and cited the looting of 7 out of 12 of Iraq’s regional museums in civilian disorders at the end of the Gulf War. The statement of the International Committee of the Blue Shield, which represents nongovernmental organizations in the fields of archives, libraries, monuments and sites, and museums, urged combatants to protect Iraq’s cultural resources and fend off losses to the historical record.

Irak'ın Amerikan istilasıyla sonuçlanan periyot boyunca, seçkin uzmanlar topluluğu kültürel tahribat tehlikesini görerek açıkça uyardılar. 26 Mart 2003'de dünyanın her yerinden 10 enstitü ve 130 bilim adamı ve tarihi yerlerin korumasıyla ilgilenen yöneticiler Amerika Arkeoloji Enstitüsü'nün "Irak'da Kültürel Mirasın Tehdit Altında Olduğuna Dair Açık Bildiri"sini imzaladılar (“Editorial” 2003, 222). Bu, savaş olduğu takdirde tedbirler alınarak Irak'ın kültürel mirasının korunması için ABD hükümetine ve müttefiklerine baskı altına alma teşebbüsüydü. Bildiri tüm hükümetlerin hassas kültürel mirasın savaştan ister istemez zarar göreceğini kabul edilmesine ve kültürel sitelere saygı duyulmasına ve onların korunmasına zorluyordu. Irak'ın kültürel mirasının hem Irak halkı hem de dünya için olan değerini ifade ediyordu. Bu birçok uyarıdan sadece biriydi. Uluslararası Müzeler Konseyi yağma ihtimalini belirtti ve Körfez Savaşı sonunda sivil karışıklıkta Irak'taki bölgesel müzelerden 12'sinden 7'sinin yağmalandığını bildirdi. Arşivler, kütüphaneler, anıtlar ve siteler ve müzeler sahasında sivil toplum örgütlerini temsil eden Uluslararası Mavi Kalkan Komitesi'nin bildirisi muharipleri, Irak'ın kültürel kaynaklarını korumaya ve tarihî kayıtların kaybolmasını engellemeye çağırdı.

Kütüphaneden kitap kaçıran bir yağmacı (Kaynak: www.life.com)

Despite all the warnings, the administration of George W. Bush and his military leadership made no plans for protection of cultural heritage immediately following the collapse of Saddam’s government. With the fall of Baghdad on April 9, mobs swarmed into public institutions and looted, smashed, and burned with abandon for five days.

In Mosul, despite the fact that the mosques pleaded for an end to anarchy, citizens set fire to the government printing office and ransacked the Mosul University Library and its ancient manuscript collection. After the city fell, as the troops rolled in, residents shouted at them: “Why are you so late?” (Espo 2003). The anarchy in Baghdad resulted in devastating losses as Iraq’s prestigious national collections were decimated. Iraqi librarians, curators, and staff noted that, although there were insufficient troops to control the entire city, the American troops capably defended those facilities that they had been ordered to protect: the Ministry of Oil, Palestine Hotel, Sheraton Hotel, the airport, the Republic Palace, and other locations deemed strategic. Iraqi Academy of Science staff members reported that when an American tank crashed through the institution’s front gate and its crew removed the Iraqi flag at the entrance and then left, it was seen as essentially an invitation to looters (Al-Tikriti 2003). When they were asked to protect the National Library, U.S. soldiers informed the librarians that “our orders do not extend to protecting this facility” and that “we are soldiers, not policemen” (Al-Tikriti 2003).

Tüm bu uyarılara rağmen, George W. Bush yönetimi ve onun askeri liderleri, Saddam'ın devrilmesi akabinde kültürel mirasın korunmasına yönelik hiçbir plan yapmadı. 9 Nisan'da Bağdat'ın düşmesiyle, kalabalık kamu enstitülerine üşüştü ve beş gün boyunca yağma, talan ve yakma olayları yaşandı.

Musul'da camiler anarşinin son bulması için çağrıda bulunmalarına rağmen, vatandaşlar devlet basımevini ateşe verdiler ve Musul Üniversitesi kütüphanesini ve antik yazmalar koleksiyonunu yağma ettiler. Şehir düştükten sonra, askerler geldiğinde ahali onlara "Neden bu kadar geç kaldınız" diye bağırdı (Espo 2003). Bağdat’taki anarşi Irak'ın ünlü millî koleksiyonlarının büyük kısmının yok edilmesiyle sonlandı. Iraklı kütüphaneciler, müze müdürleri ve görevliler şunları belirttiler: Tüm şehri kontrol edecek kadar asker olmamasına rağmen, kendilerine korumaları için emir verilen Petrol Bakanlığı, Palestine Hotel, Sheraton Hotel, havaalanı, Cumhuriyet Sarayı ve diğer stratejik yerleri korumayı başardılar. Iraklı Bilim Akademisi üyeleri, bir Amerika tankının enstitünün ön kapısını yıktığını ve girişteki Irak bayrağını indirdikten sonra uzaklaştığı, bunun yağmacılar için bir davet olduğunu rapor etmektedirler (Al-Tikriti 2003). Kendilerinden Millî Kütüphaneyi korumaları istendiğinde, Amerikan askerleri kütüphanecilere "Emirler burayı korumayı içermiyor" ve " biz askeriz polis değil" şeklinde cevap vermişlerdir (Al-Tikriti 2003).


Yağmadan sonra bir imam tarafından camide muhafaza edilen kitaplar (Kaynak: www.guardian.co.uk)

The cultural losses struck a deep chord with educated Iraqis to whom the country’s history and intellectual traditions were important. These Iraqis held the troops directly responsible for the losses, and the U.S. administration lost ground in its attempts to win their hearts and minds. “This is not a liberation; this is a humiliation,” Iraqi archeologist Raid Abdul Ridhar Muhammad told a journalist, “If a civilization is looted, its history ends. Please tell this to President Bush” (Griffi ths 2003).

Gailan Ramiz, a Princeton-educated professor at Baghdad University, sought out reporters to make his statement: “I believe the United States has committed an act of irresponsibility with few parallels in history, with [allowing] the looting of the National Museum, the National Library and so many of the ministries. People are saying that the U.S. wanted this—that it allowed all this to happen because it wanted the symbolism of ordinary Iraqis attacking every last token of Saddam Hussein’s power” (Burns 2003, A1). This claim, that there was a deliberate motive for the troops’ refusal to protect Iraqi cultural institutions, was supported by journalists’ reports that in Basra, British officers who allowed the looting of Ba’ath party buildings, which housed important administrative documents, stated that this was a way to demonstrate to the Iraqi people that the party had lost control of the city (Human Rights Watch 2003).

During the course of the interview, as another tank went by, ignoring the looting that was going on, Fouad Abdulla Ahmed bitterly observed: “The army of America is like Genghis Khan. America is not good and Saddam is not good. My people refused Saddam, and they will refuse the Americans” (McGeough 2003).

An American Library Association (2003) statement lamented the losses: “Cultural heritage is as important as oil. Libraries are a cornerstone of democracy and are vital resources in the re-establishment of a civil society.

On April 11, as the looting in Baghdad raged without check, UNESCO Director-General Koichiro Matsuura exhorted U.S. authorities to protect Iraq’s sites and cultural institutions. Matsuura cited UNESCO’s recent experience in other war-torn situations, which had shown that “culture can play a key role in consolidating the peace process, restoring national unity and building hope for the future” (UNESCO 2003).

Eminent book historian Robert Darnton (2003, B01) pointed out: “libraries and archives, museums and excavations, scraps of paper and shards of pottery provide all we can consult in order to reconstruct the worlds we have lost. The loss of a library or a museum can mean the loss of contact with a vital strain of humanity.

Kültürel kayıplar ülke tarihinin ve fikri geleneklerin önemine inanan eğitimli Iraklıları derinden yaralamıştır. Bu Iraklılar askerleri kayıplardan doğrudan sorumlu tutmaktadır ve ABD hükümeti onların kalplerini kazanma çapalarının zeminini kaybetti. Iraklı arkeolojist Raid Abdul Ridhar Muhammad'in bir gazeteciye "Bu liberasyon (hürriyet) değil, asimilasyon. eğer bir medeniyet yağmalanırsa, onun tarihi son bulur. Lütfen bunu Başkan Bush’a söyleyin" (Griffi ths 2003).

Bağdat Üniversitesinde Princeton eğitimli bir profesör olan Gailan Ramiz röportajcılara beyanat vermek için aradı: "İnanıyorum ki ABD Millî Müzenin, Millî Kütüphanenin ve bir çok bakanlıkların yağmasına izin vermekle tarihte paraleli az bulunur sorumsuz bir hareket yapmıştır. İnsanlar ABD'nin bunu -Saddam Hüseyin'in gücün son hatırasına saldıran Iraklılar sembolü istediğinden bunların olmasına izin verdi- istediğini söylüyorlar"(Burns 2003, A1). Askerlerin Irak kültür enstitülerinin korunmasını reddetmeleri kasıtlı bir hareketti iddiası gazetecilerin raporlarıyla desteklendi. Basra'da İçinde önemli idari evrakların bulunduğu Baas Partisi binasının yağmalanmasına müsaade eden İngiliz subaylar bu, Iraklı insanlara şehrin partinin kontrolünden çıktığını göstermenin bir yoluydu (Human Rights Watch 2003).

Röportaj sırasında, devam eden yağmayı görmezden gelen bir diğer tank geçtiğinde, Fouad Abdullah Ahmed acı acı "Amerika ordusu Cengiz Han gibi. Amerika iyi değil. Saddam iyi değil. Benim halkım Saddam'ı reddetti, Amerikalıları da reddedecektir" dedi (McGeough 2003).

Amerika Kütüphane Derneği (2003) bildirisi kayıplardan dolayı hayıflandı: "Kültürel miras petrol kadar önemlidir. Kütüphaneler demokrasinin temel taşıdır ve sivil bir cemiyetin tekrar inşasında elzem kaynaklardır".

11 Nisan'da, Bağdat'taki yağma kontrolsüz arttığında, UNESCO Genel Direktörü Koichiro Matsuura Irak'ın sitelerinin ve kültürel enstitülerinin korunması konusunda ABD'li otoriteleri uyardı. Matsuura UNESCO'nun diğer savaş yüzünden mahvolmuş mahallerdeki tecrübesinden bahsetti: "Kültür barış sürecinin pekiştirilmesinde, millî birliğin tekrar sağlanmasında ve gelecek için ümit inşasında anahtar rol oynamaktadır" (UNESCO 2003).


Önemli kitap tarihçisi Robert Darnton (2003, B01) şunlara işaret etti: "kütüphaneler ve arşivler, müzeler ve kazı yerleri, kağıt ve çömlek parçaları kaybettiğimiz dünyaların tekrar inşası için başvurabileceğimiz her şeyi sağlar. Bir kütüphanenin veya müzenin kaybı insanlığın önemli bir iziyle irtibatımızın kaybı anlamına gelebilir" .


Yazıda geçen referanslar:

Al-Tikriti, Nabil. 2003. Iraq Manuscript Collections, Archives, and Libraries. Situation Report. Oriental Institute, University of Chicago.
http://www-oi.uchicago.edu/OI/IRAQ?docs/nat.html. June 8, 2003.

American Library Association. 2003. Press Release: “ALA Joins International Community
in Assisting Iraq National Library” (April 23, 2003).

Burns, John F. 2003. “Baghdad Residents Begin a Long Climb to an Ordered City.” New York Times, 14 April, p. A1.

Darnton, Robert. 2003. “Burn a Country’s Past and You Torch Its Future.” Washington Post, 20 April, p. B1.

“Editorial.” 2003. Antiquity 77 (296):221.

Espo, David. 2003. “U.S. Military Expands Control over Iraq.” Associated Press Online, April 11, 2003. http://www.micro189.lib3.hawaii.edu:2138/universe.

Griffi ths, Jay. 2003. “No Time Like the Present.” Ecologist 33 (6):12–13.

Human Rights Watch. 2003. “Iraq: Protect Government Archives from Looting.” News release, April 10, 2003. www.hrw.org/press/2003/04/Iraq041003.

McGeough, Paul. 2003. “Rich Past Stripped as Future in Tatters.” Sydney Morning Herald, April 14.www.smh.com.au/articles/2003/04/13/1050172478179.html.

UNESCO. 2003. “UNESCO to Make a Preliminary Assessment of the State of Iraq’s Cultural Heritage.” ARCHIVES@LISTSERV.MUOHIO.EDU, April 16, 2003.

13 Ağustos 2010 Cuma

"Sosyolojinin Ana Başlıkları"

Baykan Sezer'in Sosyolojinin Ana Başlıkları adlı eseri [1], hem sosyolojinin Batı ve Türkiye minvalinde seyrini takdim ediyor hem de tenkidini yapıyor. Eserden yaptığım iktibaslar:

Biz toplumumuzun sorunlarının sağlıklı bir biçimde ele alınabilmesi için tarihimizin doğru değerlendirilmesi gerektiğine inanıyoruz. s.2

Buradan toplumların gelişmesini insan aklının gelişmesine bağlamak için bir adım kalacaktır. Ve bu adım da atılacaktır. İnsanlığın gelişmesini aklın gelişmesine bağlama eğilimi Aguste Comte'da "Üç Hal Kanunu" (teolojik, metafizik, pozitif düşünce) kuramında daha da belirgindir. Böylece Batı, sorunlara kendi içinde bir açıklama ve çözüm bulmaktadır. Sorun ve çözümün Batı ile sınırlanması bir yana insan aklı ile sınırlanmakta ve bireyin gücü ve çabası içerisinde kalmaktadır. Elbet söz arasında bunun için Saint-Simon ve Auguste Comte gibi akıllı ve bilgili olmak gerekmektedir.

Saint-Simon da, Auguste Comte da akla ve özellikle akıllarına büyük güvenle iyimserlik içinde toplum sorunlarını açıklamaya koyulacaklardır. Fakat bu açıklamalarında bazı güçlüklerle karşılaşmaktan geri kalmamışlardır. Ancak bu güçlüklerin kendi açıklamalarının yetersizliğinden kaynaklanabileceğini kabul etmeye yanaşamayacaklardır. Yine de bu güçlükler, açıklamalarını bilimsel bir sistem olarak sunmalarını engelleyecektir. Bu durumda kuramlarını bir inanç konusu olarak tanıtmaya başlayacaklardır. Saint-Simon "Yeni Hıristiyanlık" adlı kitap yazmaya koyulacak, Auguste Comte ise "insanlık dini"nden söz etmeye başlayacaktır. s.81-82


Weber'in görüşüne göre kapitalizm protestanlığın bir ürünüdür. Eğer biz bugün endüstri devrimini yapamamış, dolayısıyla henüz kapitalist aşamaya ulaşamamış bir ülke isek bu, protestan olmayışımızın bir sonucudur. Bazıların deyimiyle, az-gelişmişliğimiz, müslüman oluşumuzun bir sonucudur. Ve günümüzde dünyada görülen denge ya da dengesizlikler insanların kendi inançlarının ürünü olmaktan başka bir şey değildir. s. 109


Gerçekten uygarlık düzeyi düşük bazı topluluklarda görülen teknik donatımın sınırlılığından yola çıkılarak bütün Batı-dışı toplumları aynı etiket altında toplayacak "az gelişmişlik" kavramı geliştirilmiştir. Bununla da kalınmamıştır. Teknik donatımın toplumun örgütlenmesinde ve yaşamında etkili olduğu ileri sürülmüştür. Ve Batı da kendisini ileri tekniğiyle tanımlama yolunu seçmiştir. s. 122


Teknik donatımın tarihte böylesine önemli sayılması sonucu Batı-dışı toplumların tarih dışı kaldıkları söylenecektir. Bu doğrudur yine sınırlı bazı topluluklar için. Ancak buradan da bazı genellemelere gidilmiştir. Bütün Batı-dışı toplumlar dolayısıyla tarihsiz sayılmıştır. Ve tarih dönemlendirilmesi Batı gelişmelerine bağlanmıştır. Eski, Orta ve Yeni Çağlar doğrudan Batı tarihinin aşamalarına işaret etmektedir. s .123


Bilindiği gibi giderek Batı kendi üstünlüğü ve yerini kendi düşünce sisteminde ve daha öteye hıristiyanlıkla açıklamaya kalkışmıştır. Batı bugün endüstri devrimini yapmış ise ve endüstri devrimi ile belli üstünlük elde etmiş ise bunu akılcılıkla uyuşabilen hıristiyanlık dinine borçludur. Bizlerin sorunlarının kaynağı ise bu durumda elbet İslâmiyet olmaktadır. İslâmiyet, özünde tutucu ve toplumsal gelişmelere karşı bir dindir. Bizim de Batı'ya ayak uydurabilmemiz için hıristiyanlaşmamız ya da en azından İslâmiyet inançlarından elde geldiğince uzaklaşmamız gereklidir. s. 125


Eğer teknik toplumların alt yapılarının oluşmasında önemli etkinliğe sahip ve uluslar arası nitelikte ise günümüzde toplumlar arası farklılıkların görülmemesi gerekirdi. Oysa durum çok daha farklıdır. Bu durumda yeni bir kavram eklenecektir uygarlığın yanına. Kültür olaylarından söz edilecektir. Ve toplumların kimliklerini kazandıran olayların bu kültür olayları olduğu söylenecektir.
...
Kültür, bu durumda belli uygarlık çevreleri içinde her topluma kendi özelliklerini kazandıran nitelikleri olarak tanımlanacaktır. Elbet bazı güçlüklere neden olmaktadır, kültür ve uygarlık ayrımı. s. 127


Batı'da sosyolojinin XIX. yüzyılda Batı'nın karşılaştığı iki önemli soruna karşılık bulabilmek amacıyla öncelikle ortaya çıktığını belirtmiştik. Bu iki ayrı soruna karşılık arama gereği ...

Batı'nın XIX. yüzyıldan bu yana karşılaştığı sorunlardan birincisi dünya egemenliği konusuyla ilgilidir. Sosyolojinin de başlıca konusudur.

Batı'nın ikinci önemli tasası ise kendi iç sorunları ve bu sorunların çözümleriyle ilgilidir. Gerçekten XIX. yüzyılda Batı'da iç çekişmeler önemli boyutlara ulaşmış bulunuyordu. Bu nedenle sosyolojinin ikinci dizi temel kavramları da Batı iç çelişkileriyle yakından ilgili olmuştur. s.129-130


Batı, kendi dışındaki ülkelerle bir ayırım yapmış, onlar üzerinde bir yargıda bulunmuştur. Bu yargı Batı-dışı ülkelerin "ilkel topluluklar" olmalarından "az-gelişmiş" toplum oluşlarına kadar uzanmaktadır.

Ancak Batı-dışı toplumları yalnızca tanımlaması ve bu toplumlar üzerinde yargıda bulunması yeterli olamamaktadır. Sorun bu toplumları aynı zamanda Batı'nın kurmuş olduğu egemenlik ilişkileri içine katmaktadır. Belli tanım ve yargılar Batı ve Batı-dışı toplumlar arasında bir ayırım yapmak için yararlı olmaktadır ama aralarına kesin sınır getirdiği için bu toplumların karşılıklı ilişkilerinin belirlenmesinde de bazı zorluklara yol açmaktadır. s. 146


Batı-dışı halklarca da kolayca sırt çevrilemeyecek yeni idealler ortaya atılacaktır.

Bu ideallerin başında çağdaşlaşma kavramı bulunmaktadır. Ve hiç kimse "çağ-dışılık" suçlaması tehdidi önünde böyle bir ideali eleştirmeye kalkışamayacaktır. s. 147


Çağdaşlaşmanın ilk belirtisi olarak bizlere lâiklik tanıtılmaktadır. Lâiklik kavramı din ve devlet işlerinin biribirilerinden ayrılmalarından dine saldırıya ve bu saldırının siyasî amaçlarla kullanılmasına kadar uzanabilmektedir. s. 147


Batı, kendi dışı ülkelerle her türlü yaklaşımında ırkçı eğilimler içindedir. Ve bu ırkçılık, yalnızca ideolojik araç olarak da kalmamaktadır. Batı üstünlüğünü bilimsel olarak da kanıtlamaya kalkışmaktadır. Önce biyolojik özelliklerine dayanarak üstünlüğünü belgelemek istemiştir. Renk ayırımından söz etmiştir. Batı'nın bütün beyaz ırkı kapsamadığını görünce bu kez de pergellerle kafa tası ölçümlerine girilmiştir. s. 169


Özellikle Ziya Gökalp'in kişiliği sosyolojimizin Batı sosyoloji geleneğine bağlanmasında baş etken olmuştur. Kendisi sosyolog olarak doğrudan Durkheim etkisine bağlıdır. Gökalp aynı zamanda XX. yüzyıl başlarında en önemli ve en etkili düşünürümüzdür. Önce İttihat ve Terakki Fırkasının ideoloğudur. Sonra Cumhuriyet'in kuruluşu ile Devlet'imizin aldığı genel eğilimlere yazılarında kuramsal temel sağlamaya çalışmıştır. s. 182


XIX. yüzyılda Avrupada görülen gelişmeler Osmanlı İmparatorluğunda Batı kurumlarının üstünlüğüne bağlanacaktır. Ve Batı düzeyine erişebilmek ve böylece sorunlarının çözümlenebilmesi için Osmanlı İmparatorluğunun Batı kurumlarını benimsemesi önerilmeye başlanmıştır. Yine kurumların üstünlükleri kendi yapılarından kaynaklandığı için her türlü ortam içinde başarılı olacakları sanılıyordu.
...
Askerlik alanında ve savaş konularında başlıyan bu Batı'ya örnek alma olayı, gelişmelerin sonunda yaşamın bütün alanlarına yayılmaya başladı. Akım bir kez başlayınca yalnızca belli kurumlarla da sınırlı kalmadı. Ayrıca umulan sonuçların elde edilmemiş olması, Batılalışma yolunda yeterince yol alınamamış olması ile yorumlanıyordu. Ve Batı'dan yeni alıntıların yapılmasına neden oluyordu. Her geçen gün Batı'dan yurdumuza yapılan aktarmaların sayısı artıyordu.

Böylece başlayan Batı etkisi, en azından belli kesimlerde hiç bir sınır tanımaz olacaktır. Osmanlı İmparatorluğunun bazı açmazlarına çözüm bulmak için belli Batı kurumlarının yurdumuza aktarılması biçiminde başlayan Batılılaşma giderek Batılı gibi giyinmek, Batılı gibi yaşamaya kadar uzanacaktır. Batı yaşam biçiminin benimsenmesinden sonra sıra, kaçınılmaz olarak Batılı gibi düşünmeye gelecekti. Bu adım da atıldı. Batı düşüncesi yurdumuzda etkinlik kazandı. s. 186-187


Osmanlı muhalifleri, kendi görüşlerinde Fransız sosyolojisinden büyük destek göreceklerdir. Fransız sosyolojisi ile Osmanlı aydınları arasındaki bu yakınlaşmanın ilk örneği Ahmet Rıza'dır. Gerçi Auguste Comte'un sosyolojisiyle kuramsal ilişkisi açıklığa kavuşmamıştır. Ancak Fransız pozitivist topluluklarla yakın ilgisi olmuştur. Kendisi İttihat ve Terakki'nin kurucuları arasındadır. Partinin adının Ahmet Rıza'nın pozitivistlere yakınlığı nedeniyle Auguste Comte'un "ordre et progrés" ilkesinden esinlendiği söylenmektedir. s. 193


Sosyolojimizin kurucularından birisi Prens Sabahattin ise öbür kurucusu da Ziya Gökalp'tir. Daha önce belirttiğimiz gibi İttihat ve Terakki içinde sorumlu görevlere yükselmiştir. Ve siyasi düzeyde Prens Sabahattin ile aralarında tam bir uyuşmazlık bulunmaktadır. Siyasi alandaki bu çekişmeleri, kısa sürede iki değişik sosyoloji akımının çekişmesi görüntüsü almıştır. Prens Sabahattin'in Le Play'in görüşlerini savunmasına karşılık Ziya Gökalp bir başka Fransız sosyologunun, Emile Durkheim'n görüşlerini savunmuştur. s. 193-194


Kimlik değişikliğimizin doğrudan sorunlarımızın çözümü olduğunun düşünülmesi sosyolojimizin günümüzde bazı yüzeysel çözüm önerileriyle karşımıza çıkmasına yol açmaktadır. s. 217


Yineyelim. Sosyoloji toplumların kendi üzerlerine sordukları ve sürekli yenilenen bir sorudur. Sosyolojide genel doğruların dışında mutlak doğrular söz konusu değildir. Aksi durumda, aynı sorunlar ve bu sorunlara aynı değişmez ve mutlak karşılıklar söz konusu olabilirse, tarihte ve toplum yaşantısında hiç bir ilerlemeden söz edebilmemiz imkânı kalmayacaktır. s. 218



Referanslar:

[1] Baykan Sezer, Sosyolojinin Ana Başlıkları, İstanbul, 1985.