17 Kasım 2008 Pazartesi

Osmanlı'da Adalet

Hebrew Üniversitesinde İslam Tarihi profesörü olan Haim Gerber belki de Osmanlı hukuk yapısını ve özellikle Osmanlı mahkemelerini en iyi anlayan yabancı ilim adamlarındandır. Türkçeye henüz tercüme edilmemiş “State, society, and law in Islam : Otttoman law in comparative perspective” isimli kitabından Osmanlı mahkemelerinde sınıf ve statü üzerine birkaç iktibas yapacağım (sayfa 55-57) [1]:

As raw material I have used the collection of court cases by Dabbagzade Numan. On inspection, the collection was found to contain 140 cases of real litigation - that is, cases that had one plaintiff and one defendant and that were resolved judicially. I have analyzed all these cases in terms of the status of the litigants within Ottoman society, which means that a person would be classified according to one of the following categories: (1) as an askeri - that is, a member of the official class; (2) as an alim - that is, a religious functionary of some sort; (3) as a commoner - that is, an ordinary Muslim; (4) as a woman; and (5) as a non-Muslim.
Ham materyal olarak, Debbağzade Numan'ın hazırlamış olduğu dava koleksiyonunu (Tuhfetü's-Sukuk) [2] kullandım. Koleksiyon 140 gerçek hukuk davası içermektedir- davalarda bir davacı ve bir davalı vardır ve hukuki olarak çözümlenmişlerdir. Tüm bu davaları, davacı ve davalıların Osmanlı toplumu içindeki statüleri açısından analiz ettim. Bireyler sözü edilen kategorilerden birine göre sınıflandırılabilirler: (1) askeri - yani resmi görevliler sınıfının bir üyesi; (2) âlim - yani dini görevli; (3) avam - sıradan Müslüman; (4) kadın; ve (5) gayri-Müslim.


Mary Baumgartner's conclusion was emphatic that in New Haven it was mainly aristocrats who initiated lawsuits. But in the society under study, in all but a few cases, it was the social underdog who initiated the case - women versus men, non-Muslims versus Muslims, commoners versus members of the elite. The court is seen mainly as a tool of the common people to defend a modicum of legal rights.
Mary Baumgartner'ın New Haven'deki (Amerika'nın Connecticut eyaletinde bir şehir) davaların çoğunluğunu aristokratların açtığı sonucu önemlidir. Ancak, üzerinde çalıştığımız toplum, bir kaç dava hariç hepsinde, sosyal olarak güçsüz olanlar -kadına karşı erkek, gayrı-Müslime karşı Müslüman, avama karşı elitler - davaları açmaktadır. Mahkeme çoğunlukla, avamın hukukî haklarını bir nebzede olsa savundukları bir araç olarak görülmektedir.


Of course, the most important question to be considered here is the outcome of such lawsuits in terms of social class. Whereas in colonial New Haven the upper class had a clear advantage, this is distinctly not so here. Women won seventeen of twenty-two cases against men; non-Muslims won seven of eight cases against Muslims; commoners won six of eight cases against askeris. Only in the category of commoners against religious doctors do we find a tie of ten cases each. Thus the shari'a court in the area under study cannot be said to have been a tool of the upper class. On the contrary, it seems more proper to view it as a means for people of the lower classes to defend themselves against possible encroachments by the elite.
Şüphesiz, burada düşünülmesi gereken en önemli sual böyle davaların sosyal sınıf açısından sonuçlarıdır. Oysaki New Haven kolonisinde üst sınıf açık bir avantaja sahiptir, bu açık olarak Osmanlı mahkemesinde yoktur. Kadınlar erkeklere karşı oldukları 22 davanın 17'sini kazanmışlar; gayri-Müslimler Müslümanlara karşı oldukları 8 davanın 7'sini kazanmışlar; avam askerilere karşı oldukları 8 davanın 6'sını kazanmış. Sadece avamın dini görevlilere karşı açtıkları davalarda ise başa baş bir durum görülmektedir, her biri 10 dava kazanmıştır. Bu nedenle, Şeriyye mahkemelerinin üst sınıfın bir aracı olduğu söylenmez. Aksine onu, düşük sınıftaki insanların kendilerini elitlerin zararlarına karşı müdafaa etmelerine bir imkan olarak görmek daha münasib gözükmektedir.

Referanslar

[1] Haim Gerber, State, society, and law in Islam : Ottoman law in comparative perspective, New York, 1994.
[2] Tuhfetü's-Sukuk adlı kitabın Evkaf-ı İslamiye Matbaası, 1843 baskısının pdf haline buradan ulaşabilirsiniz [yaklaşık 29 MB]. Hukuk tarihi ve İslam hukuku profesörü Ekrem Buğra Ekinci Ateş İstidası adlı kitabında (İstanbul, 2001, s.47) sükûk geleneği hakkında şu bilgileri vermektedir: "İslâm hukukunun neredeyse ilk devirlerinden beri mahkeme kararlarının yazıya geçirildiği görülmektedir. Hz. Ali ve Basra kadısı Ebû Mûse’l-Eş’arî’nin kimi dâvâ hükümlerini tescil ettiği bilinmektedir. Hicretin 40. yılında Halîfe Muâviye tarafından Mısır’a kadı tayin edilen Süleym bin Itr, bir miras dâvâsında hükmettikten sonra vârislerin bu hükmü görmezlikten gelerek meseleyi tekrar mahkeme önüne getirdiklerini farkedince hükmü iki şâhid tutarak tescil etmek gereğini görmüş ve ikinci talebi reddetmişti. Yine meşhur hukukçu İbni Şübrime de Kûfe’de kadılık yaptığı sırada (Hicretin 120. yılında) halk arasındaki dâvâların arttığını görmüş ve hükümleri tescil etmeye başlamış, daha sonra bu husus bütün İslâm ülkelerinde yaygınlaşmıştı. Bu sahada fıkıh ilminin bir alt disiplini olarak ilm-i sakk veya ilm-i mahâdır ve sicillât denilen bir metod da doğmuş, mahkeme kararları kâtiplerce kayda geçirilegelmiştir. Mahkeme kâtiblerine yardımcı olmak üzere bu klişe ifadelerin bulunduğu sükûk kitabları yayınlanmıştır [Bu sükûk kitaplarının Osmanlılar zamanında yazılıp basılmış en meşhurları Çavuşzade Aziz Efendi’nin Dürrü’s-Sükûk’u ile Şânizade’nin Envarü’s-Sükûk ve Ziyaeddin Efendi’nin Sakk-ı Cedid’idir. İlki 1288, son ikisi de bir arada 1243 tarihinde İstanbul’da basılmıştır]. Osmanlılarda da kadılar görev yaptıkları mahkemelerde birer sicil defteri tutarlar, gördükleri bütün dâvâlara ilişkin hükümleri buraya kaydederler, görev süreleri bitince de halefleri olan kadılara bu defteri teslim ederlerdi. Kaldı ki mahkemeler verdikleri hükümlerin birer suretini de talep ederlerse belli bir ücret karşılığında ilgililere verirlerdi. Yani icabında mahkemeden bir dâvâya dair hüküm çıkartmış olan bir kimse aynı dâvânın bir daha görülmesini önlemek için elindeki bu eski hükmü de ibraz edebilirdi".

13 Kasım 2008 Perşembe

Kriptolojinin Kökenleri

Bilgi çağında yoğun bir kullanım sahası bulan kriptolojinin ne olduğunu bilmeyen yoktur herhalde... TDK Sözlüğünde "Gizli yazılar, şifreli belgeler bilimi veya incelemesi" olarak tanımlanan kriptoloji, günlük hayatımızın bir çok safhasında bizlerin bilgi güvenliğini sağlıyor.

Şimdi biraz geçmişe gidelim. Kriptolojinin kökleri çok eski devirlere dayanmaktadır. David Kahn, meşhur kriptoloji tarihinde, “Kriptoloji Araplar arasında doğdu”[1] demektedir. Bu konuyu, Prof. Dr. İbrahim A. El-Kadi [2] "Origins of Cryptology: The Arab Contributions (Kriptolojinin Kökenleri: Arapların Katkısı)" isimli makalesinde detaylı olarak ele almaktadır. Makalenin özetinde şunlar yazmaktadır[3]:

Yakın zamanda keşfedilen eski yazmalar kriptolojinin kökeninin ve Arapların katkısının, evvelce sanılandan daha eski ve daha yoğun olduğunu göstermektedir. Avrupa dillerindeki ‘cipher’ kelimesi Arapça sifr kelimesinden gelmektedir. Kriptoloji üzerine bilinen en eski kitabın yazarı olan IX. Yüzyıl Arap bilim adamı el-Kindî kendisinden 300 yıl öncesine atıfta bulunmaktadır. Bu makale yeni keşfedilen el-Kindî, İbn Adlân ve İbn ed-Dureyhim’in kitaplarını esas alarak bazı Arap kriptolojicilerin özel katkılarının altını çizmektedir. Arap kriptolojisinin ortaya çıkışı ve ilerlemesinin arkasındaki faktörler tartışılmıştır. Makalede bildirilen keşifler kriptoloji tarihinin sınırlarını yaklaşık 500 yıl daha geriye çekmektedir.


[1] David Kahn, The Codebreakers: The Story of Secret Writing, New York: Macmillan, 1967, sayfa 93.

[2] 1984 senesinde Standford Üniversitesi Elektrik Mühendisliğinden doktorasını alan El-Kadi, haberleşme sahasında çalışmaktadır.

[3] Ibrahim A. Al-Kadit, "Origins of Cryptology: The Arab Contributions", Cryptologia, Cild:16, Sayı:2, sayfa 97-126, 1992.