16 Ekim 2009 Cuma

Zîc

İslam medeniyetindeki astronomi literatüründe önemli bir tür de zîc olarak isimlendirilen elkitaplarıdır. Zîc kelimesi (Arapça çoğulu ezyâc, zîcât ve ziyace) Arapça’ya Farsça’dan geçmiştir (Farsça’da tel, şerit manasındadır). Ortaçağ Latince’sinde zich veya zîcin marife hali olan ez-zîc’den esinlenilerek ezich olarak kullanılmıştır [1].

Zîcler, güneş, ay ve gezegenlerin pozisyonlarını içeren tabloları ihtiva ederler. Bu elkitapları genellikle trigonometrik tabloları, ayın görülebilirlik ve namaz vakitleri tabloları, coğrafî tabloları, yıldızların pozisyonlarını gösteren tabloları da içermektedir. Bazen de teori ispatları ve açıklamaları, tabloların hesaplanmasında esas alınan gözlem raporları muhtevaya dahil edilmiştir. Bir zîc yaklaşık 150-200 sayfa arasındadır [1, 2].

İslam dünyasında en çok kullanılan zîcler, Ebu’l-Vefâ Buzcânî, el-Bettânî, İbn Yûnus, Nasîruddin Tûsî ve İbnü’ş-Şâtir’in zîcleridir. Uluğ Bey’in Zîc-i Hâkânî ya da Zîc-i Gürganî adıyla meşhur zîci, XV. asırdan sonra en çok kullanılan zîc olma niteliğini kazanmıştır [3].


Referanslar

[1] E.S. Kennedy, A Survey of Islamic Astronomical Tables, 1956, s. 2-3.

[2] Mohammad Bagheri, Books I and IV of Kûshyâr Ibn Labbân’s Jâmi’ Zîj: An Arabic Astronomical Handbook by an Eleventh-Century Iranian Scholar, 2006, s. X.

[3] Cevat İzgi, Osmanlı Medreselerinde İlm, Cild 1, İstanbul, 1997, s. 413.

12 Ekim 2009 Pazartesi

Kopernik ve Osmanlı

1510 yılında Kopernik yeni teorisinin kısa bir genel takdimini Commentariolus adlı risale ile yaptı. Bu risalesinde, dünyanın güneş sisteminin merkezi olmadığı, sadece ay yörüngesinin merkezi olduğu ve bütün gezegenlerin güneş etrafında döndükleri anlatılıyordu. Ancak, sistemini birçok noktalarda eksik ve zayıf bırakmıştı. Latince De Revolutionibus Orbium Coelestium eserinin ilk baskısı 24 Mayıs 1543 tarihinde yazarın ellerine verildikten birkaç saat sonra Kopernik ölmüştü [1].

İslam dünyasının Kopernik astronomisi ile teması, Zigetvarlı Tezkireci Köse İbrahim Efendi’nin 1660’lı yılların başında Fransız astronom Noel Durret’in Novae Motuum Caelestium Ephemerides Richelianae adlı Latince eserini ilave ve düzeltmelerle Secencel el-Eflâk fî Gâyeti’l-İdrâk adıyla önce Arapça’ya, sonra Türkçe’ye tercüme etmesiyle olmuştur. Avrupa’da din-bilim çatışmasına yol açan güneş merkezli (heliocentric) kainat kavramı, Osmanlıda teknik bir mesele olarak görülmüş, daha sonra Batlamyus’un yer merkezli (geocentric) sistemine tercih edilmiştir [2]. 

Geocentric sistemden heliocentric sisteme geçişle ortaya çıkan koordinat değişikliğinin pratik hesaplamalar açısından bir tesiri olmamıştır. Tezkireci Köse İbrahim Efendi eserde şunları söylemektedir [3]: 

“1461 yılında Alman bilginlerinden Peurbach ve Regiomontanus, Alfonso Zîci’nin yanlışlarını tespit ettiler. Regiomontanus, zîci düzeltmek için gözlemlere başladıysa da ömrü yetmediğinden çalışmasını bitiremedi. Birkaç yıl sonra daha başarılı ve üstün olan Nikola Kopernik, Alfonso Zîci’nin yanlışlarını bulup temelinin sakat olduğunu anlayarak 1525 yılında yeni bir yol ortaya çıkardı.

…Sonra Kopernik yeni bir temel kurup Yer’in hareketli olduğunu varsayıp küçük bir zîc yaptı. Bu zîc kendisinden sonra Tycho Brahe zamanına kadar 60 yıl kullanıldı. 

Daha sonra Reine kıyılarında Tycho Brahe çok sayıda mükemmel aletlerle gözlemlerde bulunup Kopernik Zîci’ni düzeltmeye başladı... Ancak Bohemya Seferi çıktı. Zîcinin müsveddelerini bastırmak istedi ise de ömrü yetmediğinden başaramadı. Sonunda çağdaşı olan, Daina şehrinden Longomontanus, Tycho’nun zîcine yakın, yanlışı çok olmayan bir zîc meydana getirdi. 

Bundan sonra İspanya Kralı Rudolph’un yanında çalışan Kepler adlı bilgin Tycho’nun gözlemlerine dayanarak bütün yıldızlar için bir zîc tertip ederek Rudolph Zîci diye adlandırdı. Kendisinin de dediği gibi bu zîc yapılan gözlemlere bütünüyle uymuyordu. Çünkü Batlamyus’un gözlediği yıldızların yerleriyle, bu zîcinki birbirini tutmuyordu. Güneş ile ay tutulmaları da bu zîce uyum göstermiyordu. Sonunda Durret adlı bilginin Lansberge’nin zîcine dayanarak 30 yıl gözlemle meydana getirdiği zîcini, Tezkireci diye tanınan ben İbrâhim el-Zigetvarî getirtip tercüme ettim”.


Referanslar

[1] Robert B. Downs, Dünyayı Değiştiren Kitaplar, trc. Erol Güngör, İstanbul, 2008,  s.187,190.

[2] Ekmeleddin İhsanoğlu, Osmanlılar ve Bilim, İstanbul, 2003, s. 37.

[3] Ekmeleddin İhsanoğlu, a.g.e, s. 166-168.

"Tarih Tenkidinin Unsurları"

Avrupalı bir tarihçi Leon Ernest Halkin’in Elements de critique historique eserinin üçüncü baskısının tercümesinden  [Tarih Tenkidinin Unsurları, Trc. Bahaeddin Yediyıldız, Ankara, 1989] iktibaslarla tarih usûlü konusuna devam edelim. 

Mütercim önsözde metodoloji ile alakalı şunları yazmaktadır: “Her ilim dalında güçlükleri yenmenin yolu, o ilmin metodolojisinden geçer. Özellikle matematik gibi somut bir ispatlama veya tabiî ilimlerde olduğu gibi deneye dayanma imkanına sahip olmayan tarihin ilmîliği sırf metoduna bağlı bulunmaktadır”. 



Tarih, çok sayıda bilinmeyen değişken ihtiva etmektedir. Bu sebeple de, onun, kanunlar, diğer bir ifadeyle, hem geçmiş hem de gelecek için geçerli neticeler çıkarması güçleşmektedir. 
Tarih şâhitliklerle yazılır, tecrübelerle değil, ve bir savaş laboratuarda tekrarlanamaz. Artık kesinlikle yeniden üretilemeyecek olan hâdise, tarihin tam konusudur. s. 6



Tarih ancak, metodu, tarih tenkidi sayesinde ve yardımcı ilimlerin müdahalesiyle ilmîdir. Bunun içindir ki, araştırma, açıklama ve kontrol tarzının ciddiliği sebebiyle, geniş mânâda, tarihin bir ilim, -beşeri ilimlerin en beşerîsi,- olduğu müdafaa edilebilir. Lucien Febvre [1878-1956, Fransız tarihçi], mütevazî bir şekilde, tarih “konusu kanunlar keşfetmek olmayan, fakat bize anlama imkanı sağlayan bir ilimdir” diye yazıyordu. s. 7



Tarihin bilinmesi, geleceği düşünmek için zarûrîdir: istikbâlin hayalleri, geçmişe karşı gelmek istedikleri zaman bile, kendi unsurları içinde, ona bağlı bulunmaktadır.
Tarih üzerinde tefekkür gerçekten tenkid zihniyetinin teşekkülüne katkıda bulunur, insanı tanımaya yardım eder. Tecrübî ilimlerde matematik ne ise beşerî ilimlerde de tarih odur; diğer bir ifâdeyle bu iki ilim, doğruluğun ve hakikatin teminatıdır. İnsan geçmişini ne kadar iyi tanırsa, onun o ölçüde daha az kölesi olur. s. 9



Tarihî hakikat, müşahhas hususiliği içinde geçmişin tasavvurudur. Bu hüküm, tarihçinin hem tarafsızlığını hem de objektifliğini gerektirir. Fakat, işte bu noktada meseleler çatallaşır, çünkü insan olarak tarihçi ve tarihî olarak olgu izafîliğin baskısına mâruzdur. Tarih bilgisi, şâhitlikleri takdir eden ve tartan tarihçiden ayrılamaz. Tarihî olgu ancak tarihçinin tasavvuru çerçevesinde algılanabilir. s. 11



Fénelon [1651-1715, Fransız ilahiyatçı, şair ve yazar], iyi tarihçinin “hiçbir döneme ve hiçbir ülkeye” mensup olmamasını istiyordu. Gerçekleşmesi mümkün olmayan ve hatta akıldışı bir temenni!
Tarih ancak ispat etme ve neticede yargıdır. O halde herşey, geçmişi değerlendirdiği gözlemevini seçen hâkime bağlıdır. Gerçeklik ressam için ne ise, tarihçi için de odur; nasıl ki tek bir manzara yoksa tek bir tarih de yoktur.
Tarih, içinde bulunulan zamandan hareketle, geçmişi düşünen her insanın içinde bulunduğu zaman muvacehesinde geçmişi kurmaktadır. s. 12



Şimdiki-zaman, tarihe kendi çözümlemesini empoze ettiği takdirde, onu bozar. Ancak, şimdiki-zaman, tarihe sorulacak soruların izâfî-ehemmiyeti hakkında bize bilgi verir.
Objektiflik, hakikatin peşinde olan tarihçinin gayretlerinin hedefi olarak kalmaktadır. 
Tarihçinin laboratuarı yoktur. s. 13



Tarihin elinden alınan şey, yalana terkedilir.  s. 15



Aslında önemli olan şâhitliğin tekididir. Tarihin mânevi kesinliği (certitude morale) ancak bu şâhitliğin otoritesine dayanır. Geçmişi biz ancak başkasının aracılığı sayesinde tanımaktayız. Eğer herbirimiz  tarihi kendi gözlemlerimize indirseydik, tarih çok kısa olurdu! Şâhitlik, kültürün ortak gelişmesinde lüzumlu bir rol oynamaktadır. s. 24



Tek şâhidin durumuyla karşılaşıyoruz. Onu atacak mıyız? Hukukla ilgili testis unus, testis nullus (tek delil, yok delil) kelâmı kibarının tarihte yeri yoktur. Bir şâhitliği mahkûm etmek değil, fakat daha ziyâde bir şâhide inanmak veya inanmamak söz konusudur. Ciddî, algılama gücü kuvvetli ve doğru bir insanın sözü, bizi kesin bir kanaate ulaştırmaya yetebilir, halbuki şüpheli birçok şâhidin tasdikleri de şüphelidirler. [Hadis ve fıkıh ilmi üzerine yazılmış eserlerde haber-i vâhid üzerinde durulmaktadır] s. 25 



Aşırı-tenkid yanılgısına düşen tarihçiler her şeyden kuşkulanırlar, hiç kimseye inanmazlar, açık seçik metinleri karanlık bulurlar, onları tashih etmek bahânesiyle bozarlar. “İncelikte kurnazlık ne ise tenkidde de aşırılık odur”. s. 28



…, tarihçinin sahip olması gereken güzel hasletler vardır: İncelik, açıklık, tevazu ve otokritik. Bütün bu kabiliyetler arasında sempati, tenkidi dengelemek için en zengin ve en lüzumlu bir haslettir. Sempati tarafgirlik değildir. Sempati, eski zaman insanlarının ruhunu anlamak arzusudur. 
Ne quid falsi audeat, ne quid veri non audeat historia! “Tarih yanlışı söylemeye veya doğruyu ketmetmeye cürette bulunmasın!”. Cicéron’un çok tekrarlanan bu sözü, son bir tenkid kaidesi değildir; bu formül, tarihçinin sâhip olması gereken, bütün formüllerden daha zarûrî ve daha ehemmiyetli bir ahlâk hükmüdür. s. 29



Tarih ancak tarih tenkidi ve yardımcı ilimler sayesinde ilmîdir. Fakat tenkid, tarihin özünü oluşturmaktadır, halbuki yardımcı ilimlerin hepsi ve her zaman ona lüzumlu değildir. Yardımcı ilimleri seçen tenkiddir. Onların müdahalesine karar veren, neticelerini takdir eden ve tarihî senteze onların katkısını sağlayan odur. s. 34



Filoloji, tarihin yardımcı ilimleri arasında imtiyazlı bir yer işgal eder. O, tarihçiler tarafından düzenli bir biçimde kullanılmış olan tek bilim ilim dalıdır. 
Filoloji nedir? Filoloji, “konusu metinlerin tesisi ve yorumu olan ilimdir. bir metin üzerinde çalışan kim olursa olsun, eğer bizzat o metin, incelemesinin asıl gayesini oluşturuyorsa, o kişi filolog demektir”.
Ben, filolojiden yararlanmayan bir tarihçiye itimat etmem, ve tarihi küçümseyecek olan filoloğa acırım. s. 35 



Filolojide olduğu kadar tarihte de, metinlere saygı, tenkid metodunun ilk kanunudur. “Bir metni izah etmek, esas itibariyle onun mânâsını ortaya çıkarmaktan, yâni onun cümlelerini ve kelimelerini yazarının kasdettiği mânâları içinde anlamaktan ibârettir...”. s. 36



Hemen hemen bütün teorilerin bazı olgularla uyum  sağladıkları iddia edilebilir: Ancak şunu kesinlikle belirtmek gerekir ki, bir varsayım, onu destekleyen olguları bulabiliyorsak değil, fakat daha ziyâde onu cerheden olguları keşfetmeye muktedir değil isek ispatlanmıştır.

O halde tarihçi, eserindei kesin gözüken ile muhtemel kalanı açıkça belirtecektir; boşluklarını gizlemeyecektir; nihâyet, başkasına onu kontrol etme vasıtalarını verecektir. s. 66



Klasik Antikite’de, tarihçiler tarih ve retoriği pek ayırmıyorlardı. Tarihçiye düşen görevin, güzel hitabet örneklerinin inşâsına ulaşmak olduğu sanılıyordu. s. 69



Polybe, Ciceron, Cesar veya Tacite gibi eski tarihçiler, her şeyden önce edebî etki endişesindeydiler. Hikâyenin doğruluğu onları tasvirlerin güzelliğinden daha az meşgul ediyordu. 
Ortaçağ saflığını çekiştirmek âdet haline gelmiştir. Ortaçağ  insanlarının sadeliğinden bahsetmek çok daha doğru olur. Onlar aldatılmaktan korkmuyorlar ve yazılı bir şâhitliğin yalancı olabileceğinden, muhtemel bir hikayenin gerçeğe uygun olmayabileceğinden aslâ şüphelenmiyorlardı. Tarih ve efsane sürekli birbirine karıştırılıyordu: Ortaçağ’da tarih, kitaplarda okunan şeydi. s. 70



Gerçekten tarihe, bizi bugün ona aşina kılan vasfını kazandıran, Rönesans’ın hümanist tarihçiliğidir. Floransa’da Leonard Bruni [1369-1444] ve Napoli’de Laurent Valla [1407-1457], yavaş yavaş bütün Avrupa’ya yayılan bu hareketin ilk rehberleridir…. Öncülerden biri olan Valla, diplomatik vesikalara sarılma ve Constantin’in meşhur Bağışının (Donation) sahte olduğunu ilan etme cesaretini gösterdi. s. 71



“Tarih kolay bir ilim değildir diye yazmaktadır. Tafsilatın uzun ve titiz bir müşâhadesi, bütüncü bir görüşe götürebilen tek yoldur. Bir günlük tertip için, senelerce tahlil gerekir”. s. 102



İhtisaslaşmanın ifratları, her zaman düzeltilmemiş  veya telafi olunmamıştır. Tarihin başarıları yanında, onun eksikliklerini de itiraf etmemiz ve bir tarih bunalımı olduğunu kabul etmemiz gerekmektedir. Tarihçileri önceki asrınkilerden daha kalabalık ve daha faal olsalar bile, XX. Asır, tarihin asrı değildir. s. 118



XX. asır, tarih tenkidine yeni bir düzenleme getirmemiştir. Bununla birlikte ona çok değerli ilerlemeler borçluyuz: psikoloji ve istatistik gibi yeni teknikler, kendilerini kabul ettirmeyi başardılar. s. 120



Ülkenizi, hele başka bir ülkeyi, eğer onların tarihleri konusunda hiçbir şey bilmiyorsanız, anlayamazsınız. Siz bir İngiliz olarak mîrasınızın mâhiyetini ve size kadar nasıl ulaştığını bilmiyorsanız, kendi şahsî fikirlerinizi, ön yargılarınızı ve hissî tepkilerinizi bile anlayamazsınız.[G.M. Trevelyan’ın  eserinden alıntı] s. 134