20 Aralık 2010 Pazartesi

"Din ve Bilim"

Filozof, mantıkçı, deneme yazarı ve sosyal eleştirmen olan Bertrand Arthur William Russell (1872 - 1970) daha çok matematiksel mantık ve analitik felsefe sahasındaki çalışmasıyla bilinir. Uzun kariyeri boyunca, sadece mantık ve felsefeye değil, eğitim, tarih, politik teori ve dinî çalışmaları içeren geniş bir alanda eserler kaleme almış; 1950 senesinde Nobel Edebiyat ödülünü kazanmıştır [1]. Neşrettiği eserler arasında, din ve bilim arasındaki ilişkiyi inceleyen Religion and Science (1935) adlı eseri yazımıza konu olacaktır.

Charles Robert Darwin’in çalışmalarını neşretmesinden (On the Origin of Species, 1859;  The Descent of Man, 1871) sonra din-bilim çatışması veya uyuşması üzerine yazılan eserlerde ciddi bir artış olmuştur. Bu eserlerden İngilizce olarak neşredilenlerden bir kaçı kronolojik olarak şunlardır: Alexander Winchell, Reconciliation of Science and Religion (1877); Henry Calderwood, The Relations of Science and Religion (1881); John William Draper, History of the Conflict Between Religion and Science (1882) [ Ahmed Midhat Efendi bu eseri Nizâ-ı İlm ve Din adıyla tercüme etmiştir]; Andrew Dickson White, A History of the Warfare of Science with Theology in Christendom (1896); James Thompson Bixby, Religion and Science as Allies (1889); Benjamin F. Loomis, Science and Religion (1905); William Gascoyne-Cecil, Science and Religion (1906); Émile Boutroux, Science and Religion in Contemporary Philosophy (1911); Mary Emily Dawson, Where Science and Religion Meet (1919); Angus Stewart Woodburne, The Relation Between Religion and Science: A Biological Approach (1920); John Charlton Hardwick, Religion and Science from Galileo to Bergson (1920). Russell’ın Religion and Science (1935) kitabı da bu seriye dahil edilebilir.

Russell’ın eseri din ve bilim arasındaki ilişkiyi özellikle Ortaçağ Hıristiyanlığını esas alarak işlemektedir. Misaller hep Hıristiyan Avrupa’sından verildiği için kitabın başlığı “Hıristiyanlık ve Bilim” olsaydı daha yerinde olurdu. 

Dinlere karşı olumsuz tavır takınan bilim adamları, ya cahil din adamlarının ve halkın yanlış anladıklarına –haklı olarak- takılıp kalmışlar; ya da zamanlarındaki bilimsel bilgilere sıkışmış zihinleriyle inkara kalkışmışlardır. Russell örneğinde ilk durum rahatlıkla görülebilir. Russell’in Din ve Bilim adlı kitabından yaptığım iktibaslar  aşağıdadır (ilave ve yorumlar [ ] köşeli parantez içindedir)  [2]:

Başlangıçta Protestanlar, Kopernik’e karşı Katoliklerden daha sert davrandılar. Luther [Protestan reformunu başlatan Alman rahip (1483-1546)], “halk, göklerin, kâinatın, güneşin ve ayın değil de, dünyanın döndüğünü kanıtlamaya çalışan ne idüğü belirsiz bir yıldızcıya kulak veriyor. Kim daha akıllı görünmek istiyorsa, yeni bir sistem ortaya atıyor. Doğallıkla bu da, sistemlerin en iyisi oluyor. Bu budala astronomi bilimini tepetaklak etmek istiyor; ama Kutsal Kitap bize, Joshua’nın dünyaya değil, güneşe olduğu yerde durmasını buyurduğunu söylüyor” diyordu. Melanchthon’un da bundan geri kalır yanı yoktu; Kalvin’in [Kendi adıyla anılan hristiyan teoloji sisteminin kurucusu Fransız teolog (1509-1564)] de öyle. İncil’den “dünya da olduğu yerde çakılmıştır, kımıldayamaz” sözünü (Psalm, XCIII, 1) aktardıktan sonra Kalvin göğsünü gere gere şöyle diyordu: “Kopernik’in otoritesini, Ruhulkudüs’ün otoritesinin üstüne koymaya kim cesaret edebilir”. XVIII. yüzyılda bile Wesley [İngiliz kilisesi papazı (1703-1791)], bu ölçüde aşırıya gitmemekle birlikte, gene de, astronomi alanındaki yeni öğretilerin “dinsizliğe yatkın olduğunu” söylüyordu. s. 19-20

Dünyanın döndüğünü öne süren kitaplar 1835 yılına kadar Papalığın yasaklı kitaplar listesinde kaldı. s. 37 [Index Librorum Prohibitorum (yasaklı kitaplar listesi) 1966 senesinde Papa VI. Paul tarafından fesh edildi.]

Darwincilik, tıpkı Kopernikcilik gibi, dinbilim için büyük darbe oldu. Genesis’te [Ahd-i Atik'in (Eski Ahit) ilk kısmı] öne sürülen, türlerin değişmezlikleri ve birbirinden farklı birçok yaratma eyleminin geçersizliğini vs. ortaya koymakla kalmıyor; daha da kötüsü, evrimciler insanın canlılar hiyerarşisinin alt basamaklarında bulunan hayvanlardan türediğini söylemek cesaretini buluyorlardı. s. 70

Papa VIII. Innocentus, 1484 yılında büyücüleri cezalandırmak için iki engizisyon yargıcını [Heinrich Kramer ve Jacob Sprenger] görevlendirdi. Bu yargıçlar 1486 yılında, Malleus Maleficarum (Büyücü kadınların çekici) adlı ve yetkisi kabul edilen bir kitap yayınladılar [ilk defa 1487’de Almanya’da]. Kitapta büyücülüğün erkekten çok kadına vergi bir uğraş olduğu belirtiliyordu; çünkü kadınlar temelde erkeklerden daha kötü yürekliydiler. O asırlarda büyücülere karşı yöneltilen suçlamaların çoğu, onların kötü hava koşullarına sebep olduklarıydı. Büyücü olduklarından şüphelenilen kadınlara sorulacak sorular bir liste halinde düzenlenmişti; bu sorulara karşılık, istenen cevaplar alınıncaya kadar da, beden gerilerek işkence ediliyordu. Yapılan tahminlere göre 1450-1550 yılları arasında sadece Almanya’da, büyük çoğunluğu diri diri yakılan yüz bin büyücü öldürülmüştür. s. 87-88

Galen’in öğrencileri, aman vermez bir düşmanlıkla Vesalius’un ardına düştüler, sonunda da onu mahvetmenin bir yolunu buldular [anatomi üzerine çalışmalarda bulunan Vesalius (1514-1564), İmparator V. Charles’in özel hekimiydi]. Vesalius, ailesinin izniyle bir İspanyol soylusunun cesedini kesip biçerken, ölünün kalbi güya, neşterin altında canlılık belirtileri göstermiş; bunun üzerine cinayet ile suçlanmış ve Engizisyona jurnallenmişti. Neyse ki Engizisyon, kralın Vesailus için şefaatte bulunması üzerine onun, Kutsal Topraklara bir hac gezisi yaparak günahlarını affettirmesine karar verdi; bu amaçla çıktığı deniz yolculuğunda gemisi bir kazaya uğrayıp batınca Vesalius, yüzerek kıyıya çıkmayı başardıysa da bitkin düşerek öldü. s. 95-96

Çiçek hastalığına karşı bağışıklık sağlayan aşı, kilise adamlarının büyük protestolarıyla karşılaştı [Osmanlı Devletinde elçi olarak bulunan İngiltere elçisinin zevcesi olan Lady Montagu (1689-1762) Edirne’de çiçek aşısını görüp H. 1130 senesinde İngiltere’ye bir mektup yazarak bu aşıyı Avrupa’ya tanıtmıştır]. Fransız teolog Sorbonne, çiçek aşısı uygulanmasının dinbilime karşı aykırı olduğunu açıkladı. Bir Anglikan papazı, yayınladığı bir vaazında [Peygamber] Eyyüb'ün çıbanlarının, Şeytan’ın yaptığı aşıdan ileri geldiğine kuşkusu olmadığını belirtti. İskoç rahiplerinden birçoğu, birlikte yayınladıkları bir manifestoda, aşıyı “Tanrı’nın cezasından kaçma girişimi” olarak nitelendirdiler…. Kilise adamları ve (hekimler), aşıyı “Göklere, hatta Tanrı’nın istemine bir başkaldırma” saydılar; Cambridge üniversitesinde aşıya karşı vaazlar verildi. Montreal’de büyük bir çiçek salgınının baş gösterdiği 1885 yılında bile, kentin Katolik halkı kilisenin de desteğiyle, aşı olmamakta direndi. s. 96-97

Uyuşturucu (anaesthetics) bulunduğu zaman,  dinbilim bir kez daha insan acılarının azalmasına engel olmaya yeltendi. 1847 yılında Simpson, çocuk doğumunda uyuşturucunun kullanılmasını salık verince kilise adamları ona Tanrı’nın Havva’ya söylediği şu sözü hatırlatmakta gecikmediler: “Çocuklarını acı çekerek doğuracaksın” (Genesis, III, 16). s. 98

Dinbilimin tıpla ilgili sorunlara karışması bugün sona ermiş değil… Sözgelimi bundan birkaç yıl önce Papa XI. Pius’un evlilik konusunda yayınladığı bir kararnameye bakalım. Bu kararnamede Papa, doğum kontrolünün uygulayanların “doğaya karşı günah işlemiş, temelde kötü ve utanç verici bir davranışta bulunmuş olacaklarını” öne sürmekteydi… Papa, Genesis XXXVIII. bölümünün 8-10 satırları konusunda Aziz Augustinus’un söylediklerini de aktarıyor, doğumun kontrolünün lanetlenmesi için bu gerekçelerle yetiniyordu. s. 99

Bilimle din arasındaki savaşın kendine özgü bir niteliği vardır. XVIII. yüzyıl Fransası ile Sovyet Rusya dışında, her yerde ve her zaman, bilim adamlarının çoğunluğu kendi çağlarında egemen olan dinî görüşü desteklemişlerdir. Bu çoğunluğun içinde en seçkin bilim adamları da vardır. Kendisi Aryan ırktan olmasına karşın Newton, öteki bakımlardan Hıristiyan inancının destekleyicisi olmuştur. Cuvier [1769-1832, Fransız doğabilimci], Katolik doğruluğunun seçkin bir örneğidir… Faraday’ın [1791-1867, İngiliz kimyacı ve fizikçi] din ve bilimle ilgili görüşleri kilise adamlarının alkışlayacağı türdendir. Savaş, bilimle din arasındaydı, yoksa dinle bilim adamları arasında değil. s. 157 

Çağımızda ise durum, Kopernikçiliğin zaferinden bu yana geçen zaman içindeki durumdan pek farklı değildir. Birbiri ardı sıra gelen bilimsel buluşlar, Ortaçağ’da Hıristiyanların, din öğretisinin temeli saydıkları gerçeklerden birer birer vazgeçilmesine yol açmış ve bu sürekli geri çekilmeler –çalışmaları bilimle din arasında anlaşmazlık konusu olan sınırda olmadığı sürece-, bilim adamlarının Hıristiyan kalmaları sağlanmıştır. s. 158

Dinî görüşe karşıt olarak bilimsel düşüncenin yaygınlaşmasının, bugüne kadar, insanlığın durumunu daha da mutlu kılmış olduğu su götürmez bir gerçektir. [Yazarın bu sözü hem tartışmaya açıktır, hem de aşağıda okuyacağınız ifadeleriyle çelişmektedir] s.224 

Bilimsel anlayış ölçülü ve araştırıcıdır; bütün doğruyu bildiğini öne sürmediği gibi, en iyi bildiği şeyin bile bütünüyle doğru olduğunu savunmaz. [İdeal durum böyle. Ancak tatbikatta ideal duruma yaklaşmak kolay olmuyor. Bilim adamı elde ettiği verilere sarsılmaz doğrular olarak bakmaya başladığı anda paradigma devreye giriyor. Halbuki bilim adamı elde ettiği veriler üzerinde her zaman şüphe payı bırakmalı, farklı açılardan elde ettiği sonuçları test ederek,  yani kendi sonuçlarına saldırarak onları çürütmeye çalışmalıdır. Bilim felsefesinde bu paradigmaların üstesinden nasıl gelineceği gibi konular ele alınır. Maalesef, bilim felsefesi günümüzde ihmal edilen bir sahadır. Her şeyin bir yolu yordamı olduğu gibi bilimin de metodolojisi bilim felsefesi ile elde edilir. Bunun ihmali bilim alanında kuru taklitçiliğin doğmasına sebep olur. Eskilerin dediği gibi “usulsüz vusul olmaz”.] s. 225

Bilimsel etkinliğin dolaysız etkileri de, bütünüyle yararlı olmuş değildir. Bunlar bir yandan savaş araçlarının yok etme gücünü arttırmışlar, barış sanayisinden savaş sanayisine ve silah yapımına ayrılabileceklerin oranını yükseltmişlerdir. Öte yandan emeğin üretimini arttırmakla, kıtlığa dayanan eski ekonomik sistemin işleyişini son derece güçleştirmişler ve yeni düşüncelerin sarsıcı etkileriyle eski medeniyet dengesini tepetaklak ederek Çin’i tam bir kargaşalığa, Japonya’yı batılı tipte ekonomik sistemin kurulması, Almanya’yı ise eski ekonomik sistemin korunması doğrultusunda sert girişimlere itmiştir. Çağımızda görülen bu kötülüklerin hepsi, bir bakıma, bilimsel tekniğin dolayısıyla de bilimin sonuçlarıdır. s. 226

Nazi Almanyasında ve Sovyet Rusya’da aydınların uğradıkları işkenceler, son iki yüz elli yıl boyunca Kiliselerin uyguladıkları işkencelere rahmet okutacak cinstendir. s. 227


Referanslar

[1] http://plato.stanford.edu/entries/russell, Erişim tarihi 20 Aralık 2010.

[2] Bertrand Arthur William Russell, Bilim ve Din, Trc. Hilmi Yavuz, İstanbul, 1972.

16 Aralık 2010 Perşembe

Kültürsüzleşme

İsmail Cem, Türkiye'de geri kalmışlığın tarihi adlı kitabının "Piyango Kültürü" başlıklı bölümünde şunları kaydetmektedir [1]:

Batının etkisine girmiş Doğu toplumlarını inceleyen bir Fransız sosyoloğu şu tahlili yapıyor [R. Gendarme, La Pauvraute des Nations, s. 212]: "Bütün kültürler zamanın akışı içinde bazı değişimlere uğrarlar. Başka kültürlerle temasın ve toplumdaki bazı tabiî gelişmenin sonucunda meydana gelen yeni görüşler, toplumun temel değer yargılarının çerçevesinde kalmak şartıyla onun kültürünü etkilerler. Toplum, temeliyle çelişmeyen görüşleri zaman içinde benimseyebilirken, çelişenleri reddeder. Bu seçme hakkı kaybedilmediği sürece, kültür, dengesini ve benliğini korur. Seçme hakkının ortadan kalktığı durumlarda ise (yeni sömürgecilik, vb.) temel değerler değişebilir ve hayatî normlar sarsılabilir. Bu gelişme sonucunda kültür yıkılır, parçalanır ve kültürsüzleşme (deculturation) dediğimiz durum meydana çıkar."

Türkiye 200 yıldan beri böyle bir kültürsüzleşme sürecinin içindedir...


Referanslar

[1] İsmail Cem, Türkiye'de geri kalmışlığın tarihi, İstanbul, 1970, s. 387.