11 Kasım 2009 Çarşamba

Goethe'den Ebussuud Efendi'ye teşekkür

Alman şair Goethe’yi (1749-1832) duymayanımız yoktur. Ancak onun Hâfız-ı Şîrâzî (ö. 1389) ve Ebussuud Efendi hakkında yazdıklarından haberi olanlar azdır.

Goethe, Hâfız’ın dîvanının tamamına Hammer’ın tercümesi sayesinde ulaştı. Kendisi bunu şu şekilde dile getirmektedir: “Hâfız’ın şiirleri, Hammer’ın tercümesiyle, geçen yıl elime geçti (1814). Bundan önce, şurada burada, dergilerde çevrilmiş bazı münferit şiirler, bana, bu parlak şairi pek duyurmamıştı. Şimdi ise şu bir araya toplanmış şiirleri, üzerimde öyle büyük bir tesir bıraktı ki, onun karşısında benim de verimli olmam gerektiğini anladım. Yoksa bu kuvvetli şahsiyetin önünde duramıyacaktım. Üzerimdeki tesiri çok büyük oldu onun. Almanca tercümeleri, önümde duruyor. Onun duygularını paylaşmadan yapamıyorum. Konu ve fikir bakımından içimde bir benzerlik belirmeğe başladı, hem o derece ki, artık içimden de olsa, açıkca beliren bu istekle, gerçek dünyadan zevk almayı kendi zevkime, kendi kudretime ve kendi irademe bırakan ideal bir dünyaya kaçmak ihtiyacını duydum” [1]. Bu tesirle önemli eserlerinden biri olan West-östlicher Divan’ı yazdı.

Ebussuud Efendi zamanında da -günümüzde olduğu gibi- dîvan edebiyatından anlamıyanlar varmış. Hâfız-ı Şîrâzî'ye şiirlerinden hareketle, şarap ve aşkın zevklerini terennüm eden hafifmeşreb diye ithamlarda bulunmuşlar. Meseleyi Ebussuud Efendi’ye kadar taşıyanlar olmuş. Bu divan için lisan-ı gayb demenin hata olup olmadığını soranlara, Hâfız’ın Dîvan’ında şeriate aykırı sözler bulunmakla beraber “çokluk hikem-i zâika ve nüket-i fâikadan nice kelimât” bulunduğunu da ilave ettikten sonra “Marifet, yılan zehiri ile faydalı ve şifalı ilacı birbirinden ayırt edebilmektir.” Cevabını vermiştir. Bu fetva ile Hâfız’ın dîvanını kurtarmıştır.  Fetvanın tam metni şöyledir: “Zeyd, Dîvân-ı Hâfız hakkında: ‘Lisan-ı gaybdır’ dedikde, Amr: ‘Lisan-ı gayb demek hatadır, hatta Reîs-i ulemâ müfti âlim olan adem-i kırâatına fetvâ vermişdir’ deyüb, Zeyd mezbûr reis-i ulemâ olan kimesnenin hakkında hâşâ ‘bi ismi yâd edüb ol anın ne ağzı kaşağıdır bu zevkiyâtdır’ dese şer’an Zeyd’e ne lâzım olur? el-Cevâb: Hâfızın makâlâtından çokluk hikem-i râika (zâika) ve nüket-i fâikadan mebnî (gaybî)  kelimât hakka vâk’i olmuşdur. Lakin tezâifinde nitâk-ı Şerîat-i Şerîfeden bîrûn müzahrefât (hurâfât) vardır, mezâk-ı sahîh oldur ki biri birinden fark edüb simm-i nâfikî (ef'âyı) tiryâk-ı nâfi' sanub mebâdi-i zevk-i na’îmî (ni'meti) ihrâz ve esbâb-ı zevk-i azâb-ı elîmden ihtirâz eyleye” [2].

Üç asr sonra, bu olaydan haberi olan Goethe mezkur eserinde Ebussuud Efendi’den şöyle bahsetmektedir:

Fetwa

Hafis Dichterzüge, sie bezeichnen
Ausgemachte Wahrheit unauslöschlich,
Aber hie und da auch Kleinigkeiten
Außerhalb der Grenze des Gesetzes.
Willst du sicher gehn, so mußt du wissen,
Schlangengift und Theriah zu sondern -
Doch der reinen Wollust edler Handlung
Sich mit frohem Mut zu überlassen
Und vor solcher, der nur ew’ge Pein folgt,
Mit besonnenem Sinn sich zu verwahren,
Ist gewiß das Beste, um nicht zu fehlen.
Dieses schrieb der arme Ebusuud euch.
Gott verzeih’ ihm seine Sünden alle!


Der Deutsche dankt

Heiliger Ebusuud, hast's getroffen!
Solche Heil'ge wünschet sich der Dichter;
Denn gerade jene Kleinigkeiten
Außerhalb der Grenze des Gesetzes
Sind das Erbteil, wo er übermütig,
Selbst im Kummer lustig, sich beweget.
Schlangengift und Theriak muß
Ihm das eine wie das andre scheinen.
Töten wird nicht jenes, dies nicht heilen:
Denn das wahre Leben ist des Handelns
Ew’ge Unschuld, die sich so erweiset,
Daß sie niemand schadet als sich selber.

“Fetvâ / Hâfız’ın nazmı, sönmez hakikatları verir, ama arasıra da Kur’an’ın dışına çıkan ufak tefek şeyleri. Emin yolda yürümek istersen, yılan zehiriyle Tiryak’ı biribirinden ayırt etmeği bilmelisin. Her şeyden önce de asil hareketlerden duyulan zevke kendini ferah bir gönülle vermelisin; ancak sonu gelmez ıstıraba karşı temkinli davranıp kendini korumalısın. Doğru hareket etmek için en iyisi budur. İşte biçare Ebussuud bunları yazdı. Allah, onun günahlarını affetsin!

Alman teşekkür ediyor / Aziz Ebussuud, çok isabetli konuştun, der. Şairin, senin gibi Azizlere ihtiyacı var; ama işte kanunun sınırlarını aşan küçük şeyler, ona verasetle geçen şeylerdir. Şair, bunların içinde üzüntülü zamanlarında bile cesaret bulur, neşe duyar. Yılan zehirini de, Tiryak’ı da tatmalı o. İlki onu öldürmediği gibi, ikincisi de ona şifa vermez. Hakiki hayat, hareketten doğan, ebedi suçsuzluktur. Bu da başkalarına değil, ancak kendine zarar verir” [3].

Senail Özkan tarafından tercüme edilen eser bu sene neşredilmiştir. Esere ulaştığımda bu kısmın tercümesini de aktaracağım. [ Bu tercümeden yapılan iktibas aşağıdadır [4]:
Fetvâ
Hâfız'ın şairlik tarzı, malûm hakikati,
Silinemez bir halde gösterir;
Fakat ara sıra önemsiz şeyler
Şeriat sınırlarının dışına taşar.
Emin olmak için bilmelisin
Yılan zehriyle tiryâkı ayırt etmeyi -
Lâkin asil bir icra-i faaliyetin zevkine
Açık yüreklilikle teslim olmak lazımdır.
Ve sırf ebedî azap getirecek işlerden
Temkinle kendini korumalıdır insan,
Yanılmamak için en iyisi budur zaten.
İşte böyle fetva verdi biçare Ebussuud,
Allah cümle günahlarını affetsin!

Alman Teşekkür Ediyor
Aziz Ebussuud isabet kaydettin!
Şair de böyle ulemâ arzu eder:
Doğrusu, şeriat sınırlarının dışına taşan,
Bu ufak tefek şeyler verasetle geçer ona
Kederli iken bile neş'eli göründüğü yerdir
Ki burada şair pek cesaretlidir.
Onun nazarında yılan zehri ve tiryak,
Birbirinden farklı değildir dikkatle bak.
Birisi öldürmediği gibi, diğeri de şifa vermez:
Çünkü öyle tecelli etse de, gerçek hayat,
Faaliyetin ebedî mâsûmiyetinden doğar,
Bu da kendinden başkasına vermez zarar.
İşte böylece yaşlı şair, hûrilerin Cennet'te kendisini,
Gençleşmiş bir delikanlı olarak karşılamalarını bekler.
Aziz Ebussuud isabet kaydettin fetvânda! ]


Goethe'nin bu şiirinden yaklaşık iki asır sonra, onun kadar Ebussuud Efendi'yi anlıyamıyanların bulunması ne kadar garib değil mi?


Referanslar

[1] Melâhat Özgü, “Goethe ve Hâfız”, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Sayı 4, 1952, s. 89-90. Makalenin pdf haline buradan ulaşabilirsiniz.

[2] Velî b. Yusuf, Mecmûatü'l-fetâvâ, İstanbul, Mft. Ktp., 187, vr. 221a.  (Pehlul Düzenli'nin “Osmanlı Hukukçusu Şeyhülislâm Ebussuûd Efendi ve Fetvâları” adlı  doktora tezinin [Selçuk Üniversitesi, 2008] 43. sahifesinden naklen). Ayrıca fetvâ birkaç kelime farkla Kâtip Çelebi'nin Keşfü'z-Zünûn'unda [İstanbul, 2008, 2. Cilt, s. 646] geçmektedir. Farklar parantez içinde verilmiştir. Devrinde ve sonrasında önemli tesirler yapan Ebussuûd Efendi'nin fetvalarının henüz derlenip neşredilmemiş olması günümüz ilim camiası için büyük bir eksikliktir.

[3] Melâhat Özgü, a.g.m., s. 97. Ayrıca şiirin orijinal metnini diğer kaynaklardan kontrol ederken birkaç farklılığa rastladım.

[4] Goethe, Doğu-Batı Divanı, Trc. ve İzh. Senail Özkan, İstanbul, 2010, s.188-189. Mütercim sadece divanı Türkçeye tercüme etmekle kalmamış, 150 sayfalık bir takdim yazısı eklemiştir.

3 Kasım 2009 Salı

'Frenklerin Fodullukları Boldur'

Bilim tarihinin en çetrefilli meleselerinden biri de İslam Medeniyeti'ndeki bilimsel aktivitelerin ne zaman ve niye azalmaya başladığıdır. İslam Dünyası'ndaki milyonlarca yazma eser (manuscript) üzerinde henüz inceleme yapılmadığı düşünülürse, meseleyi tamamen vuzuha kavuşturmak için böyle ilmî çalışmaların sonuçlarının ne denli önemli olduğu ortaya çıkar. 

Osmanlı'nın bilim eğitiminden kopmasına temas eden İsmet Berkan'ın (01/11/2009, Radikal) yazısını beraber inceleyelim.  

Ebussuud Efendi'nin (v. 1574) medreselerde matematik ve geometri okutmanın gereksizliğine kani olduğu gerçeği pek yansıtmıyor. Şöyle ki "Osmanlı medreselerinde Kelâm sahasında okutulan Taftazanî'nin Şerhu'l-Mekâsıd, Cürcanî'nin Şerhu'l-Mevâkıf, Ali Kuşçu'nun Şerhu't-Tecrid gibi kelâm eserleri önemli geometrik bilgiler ihtiva ettiklerinden anlaşılmaları için ciddi bir geometrik bilgi seviyesi gerektirmektedirler. Nitekim Osmanlı medreseleri'nin ders programlarında geometrinin, bağımsız olarak okutulmasının yanısıra, ismi geçen kelâm eserleri mutalaa edilirken de okutulduğu görülmektedir" [1]. Ebussuud Efendi'ye atfedilen böyle bir düşüncenin pratiğe geçmediği; en azından Kelâm derslerinde okutulan eserlerin muhtevasından anlaşılmaktadır.  

Osmanlı medreseleri müfredat programlarını zikreden eserlere baktığımızda durum daha da netleşmektedir. Mesela, Fransa devleti tarafından İstanbul’daki elçisi Marquis de Villeneuve’den konu ile ilgili bir kitap yazması istendiğinde, Reisülküttâb Mustafa Efendi’nin damadı ve kendi öğrencisi Ebubekr Efendi’nin haber vermesi üzerine 1741 senesinde Kevâkib-i Seb’a kaleme alınmıştır. Bu eserde hendese, hisab ve hey’et hakkında şunlar yazmaktadır: “Şerh-i Mevâkıf ve Mekâsıd her ne kadar  kelâm ilmiyse de âlet ilimlerin cümlesini, hikmet, hey’et, hendese ve hisâbı zikreder… İktisar rütbesinde hendese ilminden Eşkâl-i Te’sîs adlı bir kitap vardır; onu okurlar. Ondan sonra istiksâ rütbesinde delilleriyle Öklidis kitabını okurlar. Hisabda dahi iktisâr rütbesinde Bahâiyye [2] vardır; onu okurlar. Üzerine Ramazan Efendi ve Çulli’si dahi takrir olunup iktisâdın yukarı rütbesine yakın olur. Hey’et ilmi hayalden ve faraziyattan ibaret olup hendeseye nisbetle güçce olduğundan onu sonraya alıkoyup müstakillen ders ederler ” [3]. İshak b. Hasan et-Tokadî’nin (ö.1689) Nazmu’l-‘Ulûm adlı Türkçe manzum risalesinde [4], Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın (ö. 1780) Tertîb-i ‘Ulûm adlı eserlerinde ve Nebî Efendizâde’nin (ö. 1786) Kasîde fi’l-Kütübi’l-Meşhûre fi’l-‘Ulûm adını taşıyan kasîdesinde medreselerde okutulan hendese ve hisab ile ilgili kitap isimleri zikredilmektedir [5].

IRCICA'dan çıkan Osmanlı Matematik Literatürü Tarihi (2 cild), Osmanlı Tabii ve Tatbiki Bilimler Literatürü Tarihi (2 cild) ve  Osmanlı Astronomi Literatürü Tarihi (2 cild) eserleri mutalaa edilirse, kısaca tanıtımı yapılan binlerce eserin bir ihtiyaca binaen yazılmış olduğu anlaşılır.  

Zigetvarlı Tezkireci İbrahim Efendi ile Müneccimbaşı Şekibî Mehmed Efendi arasında geçen konuşmanın devamını  İbrahim Efendi şöyle aktarmaktadır: "Kullanılışını gösterdiğimde, Uluğ Bey Zîci'ne ve başka zîclere takvimlerini uyguladığında çok hoşlanıp daha sonra istinsah ettiğimizde bize Mısır hazinesi kadar ihsanda bulunup, 'Bizi şüpheden kurtardınız; zîclerine iyice güven geldi' deyip çokça dua etti" [6].  Mübeccimbaşı'nın ilk anda 'Frenklerin buna benzer fodullukları çoktur' demesi şu manada olabilir: Avrupalıların bizden daha üstün ve hatasız bir zîc yapmaları ne hadlerine. Üstünlük psikolojisinden kaynaklanabilecek ilk tepkinin ardından Müneccimbaşı'nın ilmî bir olgunlukla meseleyi kabul etmesi gözardı edilmemelidir. 

Osmanlı'da bilim üretiminin yavaşlaması üzerine Ekmeleddin İhsanoğlu şunları yazmaktadır: "Onyedinci yüzyıldan itibaren merkezî otoritenin zayıflaması, ortaya çıkan sosyal ve iktisadî çözülme, siyasî istikrarın bozulması, fetihlerin azalması, devamlı surette toprak kaybı, Avrupa'ya Amerikan gümüşünün bol akması ve imparatorluğun gelirlerinin azalması neticesinde, şartlar tedricen bilimin gelişmesine imkan vermemeye başladı" [7]. 

Bu bilgiler ışığında yazarın medreseler üzerinden yaptığı tesbitin ne derece doğru olduğu ortaya çıkmaktadır. Ortada bir vak'a var. Ancak bir iki kitap okumakla bunun izah  edilemiyeceği kanaatindeyim. 

Bir şeyleri yanlı(ş) ve eksik okumanın sonuçları...


Referanslar

[1] İhsan Fazlıoğlu, “Euclides Geometrisi ve Kelâm”, Türkiye I. İslâm Düşüncesi Sempozyumu, 1996.

[2 ] Yazarına nispet edilen eserin orjinal adı Hulâsat el-Hisâb'dır. Eser hakkında detaylı bilgi için İhsan Fazlıoğlu'nun T.C. Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi'nde yazdığı ilgili maddeye bakılabilir. Ayrıca buradan pdf formatında indirilebilir. 

[3] Cevat İzgi, Osmanlı Medreselerinde İlm, Cild-I, İstanbul, 1997, s. 69,73.

[4] Bayram Özfırat, Tokatlı İshâk Efendi’nin Nazmu’l-ulûm, Nazmu’l-le’âlî ve Manzûme-i Keydânî adlı mesnevileri (İnceleme-Metin), Y. Lisans Tezi, Selçuk Üniversitesi, Konya, 2006.

[5] Cevat İzgi, a.g.e, s. 77-95.

[6] Ekmeleddin İhsanoğlu, Osmanlılar ve Bilim, İstanbul, 2003, s. 168.

[7] Ekmeleddin İhsanoğlu. a.g.e, s. 40.