9 Ağustos 2017 Çarşamba

İhtisaslaşmada ifrat!

İhtisaslaşmada ifrat olur mu demeyin! 19. asırdan evvel, bir ilim adamı dinî, fennî ve ictimaî ilimlerin hepsinde kalem oynatabiliyordu. Sadrüşşerîa es-Sânî (v. 1346), Ali Kuşçu (v.1474), Suyutî (v. 1505) ve Gelenbevî (v. 1791) gibi neredeyse her ilimde eser bırakmış ilim adamlarına rastlanabiliyordu. Belki bu sayede meseleleri ele alışları daha tutarlı ve sonuca ulaştırıcı oluyordu. Sadece Şark'ta mı? Elbette hayır. Garb'da da... İşte Leibniz (v. 1716)... Ancak günümüz için bunu söylemek zor.

Bir ilim adamından beklenen, mütehassısı olduğu sahayı çok iyi bilmesi ve bu sahaya komşu diğer ilimlerden istifade edebilmesidir. Aksi takdirde, ilimler ifrata varacak, marjinalleşecek ve bu ilimlerden elde edilecek istifade az olacaktır. Günümüzde bunun önüne geçebilmek için, farklı disiplinlerin iştirak ettiği departmanlar kuruluyor, projeler icra ediliyor. Mesela, mühendislik alanında son zamanlarda kurulan çok-disiplinli (multi-disciplinary) departmanlar bu marjinalleşmeyi bir nebze hafifletmeye yardımcı olacaktır. İctimâi ilimlerde de farklı disiplinlerin ortaklaşa çalışmaları mevcut. Maalesef ülkemizde bunun tatbiki az.

Tarih, ictimâi ilimlerde mühim bir yer teşkil ediyor ve araştırmacıda, çalışılan devre göre bazı asgari donanımların bulunmasını icab ettiriyor. Son zamanlarda hayli popüler olan Osmanlı tarihi çalışmalarını ele alalım. Bu saha üzerinde çalışacak biri için, yüksek lisans tahsil müddetince İslam (Osmanlı) Hukuku, felsefe, antropoloji, sosyoloji, psikoloji, arapça, farsça, ve diğer lisanlar şart koşulmuyor. Halbuki, bir cemiyeti tarihî disiplin cihetinden değerlendirmeden önce, o cemiyetin değerlerinin ve düşünce yapısının iyice anlaşılması gerekmektedir. Bunlar hem cemiyetin, hem de devletin reflekslerine oldukça tesirlidir. Sadece arşivlerdeki vesikaları okumakla, eğer maksat hakikati ortaya çıkarmak ise, yapılan analizler tutarsız olmaya mahkumdur. Donanımsız ve usulsüz, hakikate ulaşılamaz.

Benzer problem ilahiyat disiplininde de mevcut. Bırakın diğer disiplinlere dair fikir sahibi olmayı, ihtisası ilm-i hadis olan, fıkıhdan habersiz; fıkıh çalışan tasavvufdan habersiz. Bu misaller arttırılabilir...

Unutmayalım ki, idare etmek ve edilmek arasındaki ince çizgiyi bilhassa ictimâi ilimlerdeki ehliyet tayin etmektedir.

13 Nisan 2017 Perşembe

Şeyh Muhammed Zâfir Efendi'nin Kaleminden Sultan Hamid


Sultan Abdülhamid daha şehzâdeliği zamanında Trablusgarblı Şeyh Muhammed Zâfir Efendi'ye (1829-1903) intisab etmişti. Sultan Hamid'in son zevcesi Behice Sultan, Sultan Hamid'in manevi dünyasına dair şunları anlatmaktadır [1]: "Esas itibariyle Şâzelî tarikatine mensuptu. Şeyhi, Arabistanlı [Arab asıllı] idi. Arada bir ziyarete gelirdi. Onu çok uzaklardan arabalarla karşılar; son derece izzet ve ikramda bulunur; sohbetler ederdi. İki-üç gün sonra Şeyh Efendi ayrılırdı. Sonra şeyhi vefat etti. Günlük evrâd-ı şerifeleri [okumayı âdet edindiği tarikat virdlerini, tesbih ve duaları] muhakkak okur, bir gün te’hir etmezdi. Devrinin kutbu olduğunu söylerlerdi. Bazen öyle olurdu ki, sarayda idiği muhakkak olmasına rağmen, her yerde aransa bulunmazdı".

Şeyh Zâfir Efendi, tasavvufa dair kaleme aldığı en-Nûrü’s-Sâtî’ adlı eserinin son kısmında Sultan Hamid'in meziyetlerini anlatıp dua etmektedir [2]:



Tercümesi:
Bu kitabın tahriri, Dâr-ı Hilâfet-i İslamiyye'deki ikâmetimiz esnasında oldu. Âsitane-i Aliyye. Kuvvet ve adalet sahibi, Şeriât-ı Garra'nın kuvvetlendiricisi, fazilet binasının erkanlarını güçlendiren, fazileti büyüklerinden miras alan, halife ve büyük seleflerin yolunda yürüyen, Devlet-i Aliyye'nin ahvalini ıslah eden ve ümmete faydası olan mevzularda çok çaba gösteren, Allahü teâlâya tevekkül eden ve Resulullah'dan meded dileyen, Ravda-i Mu'attara'nın ve Kâbe-i Şerife-i Mutahhara'nın hizmetiyle şereflenen mevlâmız es-Sultan ibnü's-Sultan es-Sultan el-Gâzi Abdulhamid Han-ı Sâni'dir. Her dâim bütün işlerinde melhuz ve es-Seb'u'l-Mesâni ile mahfuz olsun. Allahü teâlâ izzetle ve ikbal içinde mülkünü daim eylesin. Bütün dünyayı onun mülkü eylesin. Onu ve askerlerini yardımın davamıyla kuvvetlendirsin. Zikri [Kuran-ı kerim] muhafaza ettiği gibi onun saltanatını da muhafaza eylesin. 
Âmin  Taha ve Yasin hürmetine. 
Allahü teâlânın salât ve selâmı Peygamber Efendimiz ve tayyib ve tâhir Âli ve Eshab-ı kirâmı üzerine olsun. 
Hamd âlemlerin rabbi olan Allahü teâlâya mahsustur.


Referanslar

[1] Ekrem Buğra Ekinci, Sultan Abdülhamid'in Son Zevcesi Behice Sultan'la Altı Ay, İstanbul, 2017, s. 126-127.

[2] Muhammad ibn Muhammad Hasan Zâfir, en-Nûru's-Sâtıʻ ve'l-Burhânü'l-Kâtıʻ,  İstanbul: el-Matbaatü'l-Behiyyetü'l-Osmaniyye, 1301, s.58

12 Nisan 2017 Çarşamba

Vakfın Ehemmiyeti

Ahmed Cevdet Paşa'nın "Asrımızın İmam-ı A'zamı" dediği Ömer Hilmi Efendi (1307/1887), vakıflara dair kaleme aldığı eserinin ifâde-i mahsusasında vakfın ehemmiyetini bir hadîs-i şerîfin tefsiri ile beyân etmektedir [Ömer Hilmi Efendi, İthâfu'l-Ahlâf fî Ahkâmi'l-Evkâf, İstanbul: Matbaa-ı Âmire, 1307, s.9-10]:

Ez-cümle (İzâ mâte'l-insânü inkata'a amelühu illâ min selâsetin min sadakatin câriyetin ev ilmin yüntefe'u bihi ev veledin sâlihın yed'û lehu) hadîs-i şerîfdir.  Hadîs-i şerîf-i mezkurun terceme ve tefsîri:

İnsân vefât etdikde ameli münkatı' [kesilmiş] olub, artık defter-i a'mâline mesûbât [sevablar] kayd olunmaz olur. Fakat üç şeyden nâşî [dolayı] olan ameli münkatı' olmayub ondan dolayı ile'l-ebed defter-i a'mâline sevâb kayd olunur. 

Bu üç şeyden evvelkisi, ilâ yevmi'l-kıyâme cârî ve bâkî olan sadakadır ki vakf suretiyle inşâ olunan âsâr-ı hayriyedir [hayr eseleri]. Çünki hayatında bezl-i mâl [mâl sarfetme] ile âsâr-ı hayriye inşasına muvaffak olarak vefât eden insânın âsârıyla halk intifâ' ve istifâde etdikce, halk tarafından dâima hayr ve rahmet ile yâd edileceğinden bu sûretle ol insânın vefâtıyla ameli münkatı' olmayub ilâ-kıyâmı's-sâ'ati defter-i a'mâline mesûbât kayd olunur. 

İkincisi, kendisiyle intifâ' olunan ilmdir. Şöyle ki bir âlim ulûm-ı nâfi'adan [faideli ilimlerden] bir ilmi teşnegân-ı zülâl-i ilm ve ma'rifet [ilm ve marifet suyuna susamış] olan tüllâb-ı ulûma [ilim talebelerine] ta'lim ve tedris veyahud ulûm-ı nâfi'aya dâir bir eser-i müfid te'lifine muvaffak olarak vefât ederse, hayâtında kendisinden telakkî-i ilm etmiş olan şâkirdânı ol ilmi tâlibîne neşr ve ifâde veyahud ol âlimin hayatında te'lif etmiş olduğu eserinden erbâb-ı mütâla'a intifâ' ve istifâde etdikce ondan hâsıl olacak ücûr-ı cezileden [çok ecirler] ol âlim-i müteveffâ dahi hissemend olacağı cihetle öyle bir âlimin vefâtıyla ameli münkatı' olmuş olmaz. Ulûm ve ma'ârifin neşri hakkında bundan ziyâde teşvik ve tergib olamaz.

Üçüncüsü, vâlidin irtihalinden sonra ona hayr duâ eder veled-i sâlihdir. Zirâ bir insan hayatında salâh üzerine terbiye etmiş olduğu veledinin a'mâl-i sâliha ve de'avât-ı hayriyesinden ba'de'l-vefât müstefid olacağı cihetle hayru'l-halefe nâil olan pederin vefâtıyla ameli münkatı olmaz. İntehâ.