17 Mart 2013 Pazar

Osmanlı ve Modernite

İslam hukuku ve İslam düşünce tarihi sahasındaki çalışmalarıyla tanınmış bir akademisyen olan Wael b. Hallaq ile yapılmış bir mülakattan Osmanlı'ya dair kısmı üzerinde tasarrufta bulunarak iktibas ediyorum [1]:

Osmanlı imparatorluğu bana göre emsalsiz bir imparatorluktur. Hem İslam dünyası, hem Avrupa açısından. Osmanlı, Avrupa'da olup bitenden haberdar olan tek İslam imparatorluğuydu. Sadece bu değil tabi, 15. ve 16. asırlarda Osmanlı imparatorluğu önde olan bir Avrupa imparatorluğuydu aynı zamanda. Ayrıca, Osmanlı imparatorluğu İslamî olduğu kadar Avrupaiydi. Bunu, Avrupa mantığı ile işlediği manasında değil, Avrupa’da olup bitenden haberdar olması anlamında kullanıyorum. Osmanlı Avrupa ile irtibat halindeydi. İtalyanların kuzeyleriyle (Moor) ve İspanya’nın Avrupa ile meşgul olduğu kadar.

....

Osmanlı İmparatorluğu, ilk başlarda modern projeyi geliştirmeye başladı. Daha sonra belli bir noktada durdurdu. Başka bir ifade ile belli bir noktaya kadar moderniteyi kabul etti. Sonra da bu noktadan öteye geçmedi. Bunun sebebi, İslâmiyetin ruhundan vazgeçmek istememesiydi. Bu noktadan sonra ‘ahlâksız’ (immoral) denmese bile, ahlâk sahası dışına (amoral) giriliyordu. Pazarların korunmasını (protectionism of the market) misal verelim. Osmanlı İmparatorluğu pazarın ve fiyatların korunması politikasında ısrar etti. [Çünki halkın, bilhassa fakirlerin himayesi gerekiyordu.] Avrupa’da ise böyle bir anlayış yoktu. Para kazandırdığı sürece, herkes birbirini yiyip tüketebilirdi. Sermaye birikimi için toplum düzeni kurban edilebilirdi. Bu, modernitenin de esasıdır. Günümüzde devasa anonim şirketlerinin de izahıdır. Bunlar toplumdaki en ahlâksız (immoral) kuruluşlardır. Modern devlete göre, daha da immoraldir.

....


Modernitenin en büyük iki projesi üzerinde duralım. Bunlardan hangisi önceliklidir, bunun tartışmasını başka bir konuşmaya bırakalım. Bu iki proje, kapitalizm ve devlettir. Bu ikisi de birbiriyle ilişki içerisindedir. Her ikisi de, hem ayrı ayrı, hem de birlikte, modern projeyi tanımlar.

1896 senesinde İsviçre'deki işçi-işveren münasebetini konu edinen bir karikatür [2]

Kapitalizm ve modern devlet, İslâm dünyası üzerinde en olumsuz etkiyi bırakmıştır. 19. asırda, yani Osmanlı  İmparatorluğunun son yüzyılında, öncelikle İslâm’ın bütün müesseselerini sarsmıştır. Bu bir yüzyıl boyunca devlet ile kapitalizm birbirinin destekçisi olmuştur. Az önce söylediğimiz gibi, bu ikisi İslâm’ın eğitiminden ekonomisine, mesela vakıf gibi bütün müesseselerini tahrip etmiştir. Bu ise, Müslüman hayat tarzına aykırı hayat tarzlarının ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Çünkü devlet ve kapitalizm, toplumu ekonomik, sosyal ve psikolojik birimler hâlinde parçalar. Bu bile başlı başına yeterli bir sebeptir. Kapitalizmin yalnız İslam’a değil, bütün dünyaya yaptıklarına  burada hiç girmeyelim.

İslâm dünyasında bizler, rekabete dayalı bir ekonomi geliştirirsek, yani Batıyla rekabet edecek bir yöntem geliştirirsek, sonunda güçleneceğimizi ve bu şekilde de güçlü hale gelip, kapitalizmin dünyasında kendi mükemmel ekonomimizi inşa edeceğimizi ve daha sonra da dünyaya kendi İslâmî değerlerimizi empoze edebileceğimizi düşünüyoruz. Şunu unutmamak gerekir ki bir şeye aşırı şekilde inanmayı gerektiren bir sistem, o şey olmadan varlığını sürdüremez. Başka bir deyişle, eğer geleceğin cemiyetini rekabet ekonomisine ya da kapitalizme dayalı olarak kuruyorsanız, gelecekte bir gün gelip de “Şimdi güçlüyüm ve şimdi benim güçlü olmamı sağlayan şeyi bırakacağım” diyemezsiniz. Yani bir defa bu gerçekleşti mi, şeytanla el sıkışıp anlaşmışsınız demektir. Şeytan sizin elinizi bir daha bırakmayacaktır. Buna inandığınız müddet, bu anlaşmanız devam edecektir. Bunu başarmanın tek yolu, hem ekonomik hem de ahlâkî açıdan gelişimi sağlayacak yeni ve değişik bir model ortaya koymaktır.




Referanslar:

[1] "Wael B. Hallaq ile İslam Hukuku ve İslamî İlimler Üzerine Bir Söyleşi", Haz. F. Betül Güney Altıntaş, İslam Hukuku Araştırmaları Dergisi, sayı 18, s. 143-155, 2011. Mülakatın tercümesinin tamamına buradan ulaşılabilir. Mülakatın orjinal halini paylaşan Betül Hanımefendiye teşekkürlerimi sunarım.

[2] Neuen Postillon, Zürich, Schweiz, 1896. Karikatürün başlığı "Das neue Verhältnis zwischen Arbeiter und Unternehmer (İşçiler ve işverenler arasındaki yeni münasebet)" .

25 Şubat 2013 Pazartesi

Unutulmaya Devam Eden İthaf

14 Mart 2011 tarihli yazı, 1885-1887 tarihleri arasında İstanbul'da görev yapan Amerika Birleşik Devletler Temsilcisi  Samuel S. Cox'un Diversions of a diplomat in Turkey [1] adlı kitabının Türkçe tercümesine dairdi.
Kitabın 1893 senesindeki baskısının kapağı

Kitabın başında Cox, Sultan II. Abdülhamid'e hitaben yazdığı Osmanlıca ve İngilizce mektupları, tercümede sadece Osmanlıcası (latinize edilmeden) verilmişti; İngilizcesi ise hiç tercüme edilmemişti. Bunun üzerine, mektubun İngilizcesini tercüme ederek neşretmiştim. Mektubun, Osmanlıca ve latinize edilmiş halleri ise aşağıdadır: 
Kitabın xii. sayfasında neşredilen mektubun Osmanlıcası.

Şehriyâr-ı ‘âlî-şiâr Şevketlû Mehâbetlû Sultân Abdülhamid Hân-ı Sânî hazretlerinin atebe-i ulyâ-i mülûkânelerine, 

Pây-i taht-ı saltanat-ı seniyyelerine iki sene devâm-ı müddet-i ikâmet-i çâkerânemde  meşhûdum olan arâziyye-i latîfe bendenize cidden hayretbahş olmakla berâber, memleketin vaz’iyyet-i tabi’iyyesi umûmî bir merkez-i ticâret olmağa müsta’id görünmüşdür. Nezd-i âlî-i Şehriyârîlerine me’mûriyyet-i sefâretde bulunduğum müddetçe memleketim hakkında  izhâr buyurulan âsâr-ı teveccüh ve nik-hâhi-i mülûkâneleri bendelerini garîk-i lücce-i hişyârî ve seâdet eylediği gibi çâkerleri ve zevcem câriyeleri hakkında râyegân buyrulan iltifat ve  ta’zimat-ı reh-i?-nüvâzî-i Şehriyârîleri her  ikimize bâis-i  fahr-ü şeref masdaku’l-gâye?  olmuştur. Nâil olduğum iş bû iltifat bendeleri şimdi bulunduğum me’muriyyet-i âcizânemin iştiğâlât-ı meyânında herbir yâd-ı  hâtırgüzâr-ı çâkerânem  olmakdadır. Amerika’ya avdet-i çâkerânemden  beri şarkın hâtırâ-i lezîzesi ve ale’l-husûs zât-ı şevket-simât-ı mükerremeleri ile cereyân eden münâsebât-ı çâkerânemin vecîbe-i şükranımı hiçbir vakt zihnimden çıkmamakdadır. Memâlik-i şâhânelerinin mürekkeb olduğu akvâm-ı muhtelifenin sûret-i teşekkül ve irâdesiyle hilâfete ve siyâsete hükümdâr-ı zî-şânı teb’a-ı şâhânlerinin imtizâc-ı menâfı’ına nasıl bir teyakkuz ve istikâmet ve mahâretle çalışmakda bulunduğuna dâir bir eser kaleme alarak eser-i mezkûrede şîme-i celîle-i Cenâb-ı Mülûkâneleri olan adâlet-i ma’rûfâne ile bekâ-i sulh-ı umûmî için meşhûd bâsıra için ittihâz olunan mesâi ve gayret-i insaniyet-perverâne-i şehriyârîlerinin bihakkın inzâr-ı âmmeye vüs’-i? sarf-ı mâ hasal gayret eylerim. İşbu eser-i çâkerânemin nâm-ı nâme-i Cenâb-ı Şehriyârîleriyle takdîmine inâyet ve müsâade-i seniyye-i Cenâb-ı mehâbetlerinin tevzi’ buyurulmasını istirhâma cür’et eylerim. Her halde ve kâtıbe-i ahvalde emr-ü fermân ve lütf-u bî pâyân Hazret-i Veliyy-ül emr efendimizindir.

an  Newyork / 5  Kânûnu Sânî 1887

Kulları Koks (Cox)


Referanslar

[1] Samuel S. Cox, Diversions of a diplomat in Turkey, New York:C.L. Webster, 1893. Kitabın pdf haline buradan ulaşılabilir.

17 Şubat 2013 Pazar

Osmanlı Medreselerinin Serencamına Dair Bir Anekdot

Osmanlı Devleti'nin en mühim müesseselerinden biri medreselerdir. Bunların üzerinde yapılacak araştırmalar, Osmanlı Devleti'nin siyasî, adlî, ilmî ve dinî yapısı ve bu yapıların zamanla nasıl ve ne ölçüde değiştiği hakkında önemli ipuçları verecektir. Düzgün işleyen her sistemde, belli bir müddet sonra bu sisteme gösterilen ihtimamın azalması sebebiyle, ortaya çıkan arızalar giderilmez olur. Bu sebeple bozulma kaçınılmazdır. Ancak bozulma rahatsız edici boyuta ulaştığında, bu sefer ıslah çalışmaları başlar. Anlaşılan medreselerde benzer akıbete uğramıştır. Peki medreselerde ortaya çıkan aksaklıklara neler sebep olmuştur?

Son devirde medreseler üzerinde yapılacak ıslah çalışmalarına dair dergi ve gazetelerde epey yazılar neşredildi. Bunlardan birinde, Şeyhülislam Musâ Kâzım Efendi (v. 1920), medrese tedrisatının ıslâhına dair medrese talebelerine karşı yaptığı konuşmada bir medrese talebesinin "İyi ama biz nasıl geçineceğiz?" sualine şöyle cevap vermiştir [1]:

" O yönü biz düşüneceğiz. Orası size ait değil. Emin olunuz, sizin geliriniz pek çoktur. Fakat ötekinin berikinin elinde kalmış. Talebeye tahsis edilmiş vakıflar, tamamıyla kendilerine bırakılsa, beş bin talebe varsa, zannederim üçer lira düşer. Bundan başka milletin de size karşı fedakârlık göstereceği muhakkaktır. Umulur ki, siz bir mevcudiyet gösterirsiniz. Yoksa geleceğin ne olacağı kesindir. Ancak size düşen, bu ihtiyacı bilerek bunu gidermeye çalışmaktır." 

Vakıf gelirleri sayesinde hem medreselerin masrafları hem de talebenin ihtiyaçları karşılanmaktaydı. Medreselerin ekonomik açıdan, sıkıntıda olması, hem müderris hem de talebe üzerinde menfî tesir yapmıştır. Aslında mesele, Celâlî isyanlarına (XVI. asır) kadar gitmektedir. Ekonomik buhran esnasında, insanlar çocuklarını, barınabilecekleri en iyi yer olarak düşündükleri medreselere göndermişler. Ayrıca, medrese talebelerinin askerlikten muaf tutulması da benzer tesir yapmıştır. Bunlar da, medreselerin alabileceklerinden fazla talebeyle dolmasına sebep olmuştur. [2]

Musâ Kâzım Efendi'nin işaret ettiği gibi, medreselerin sahip oldukları vakıflar, belki gözden düşmeleri sebebiyle başka taraflara kanalize edilmiştir. Ancak, geçinme korkusunun olduğu bir yerde tedrisatın ne kadar verimli olabileceğini anlamak zor değildir.


Referanslar:

[1] Musâ Kâzım, "Kelam Kitaplarının Asrın İhtiyaçlarına Göre Düzeltilmesi ve Yazımı, Müslümanlar Arasındaki Farklı Mezheplerin Birleştirilmesi, Medreselerdeki Eğitim Öğretimin Islahı", Yazan. Eşref Edip, Sad. Hulusi Arslan, Hikmet Yurdu, Cild 3, Sayı 5 , s. 393-407, Ocak-Haziran 2010. Makaleye buradan ulaşılabilir. Bu makalenin orjinali, Sırat-ı Müstakîm dergisinin 52 (s. 403-406), 53 (s.5-6), 54. (s.22-23) sayılarında “Kütübü Kelâmiyyenin İhtiyâcât-ı Asra Göre Islah ve Te’lîfi, Beyne’l-Müslimîn Mezâhib-i Muhtelifenin Tevhîdi, Medreselerde Tedrîsâtın Islâhı”adıyla neşredilmiştir.

[2] Benzer şikayetler, Beyânü'l-hak dergisinde medreseler ve ıslahına dair neşredilen yazılarda da görülmektedir. Ramazan Boyacıoğlu, "Beyanü'l-Hak'ta Ulema, Siyaset ve Medrese", Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cild 2, Sayı 1, 1998. Makeleye buradan ulaşılabilir.

5 Şubat 2013 Salı

"Siyâsete Müteallik Âsâr-ı İslâmiyye"

Bursalı Mehmed Tâhir (1861-1925), biyografi ve bibliyografi türünden eserler kaleme almış velûd bir yazardır (hayatı ve eserleri için bkz. [1]). Siyâsete Müteallik Âsâr-ı İslâmiyye kitapçığı biyografik eserlerindendir. Aşağıda bu kitapçığın mukaddimesinin transkripsiyonu verilmiştir [2]:

Bir kaç gün evvel ezkiyâdan bir muharrir ile görüştüm. Eslâfımızın âsarı hakkında bir meclisde duyduğu şeyleri nakl etti: Güya âsar-ı mezkûrenin en çoğu sarf, nahv, mantık, me'âni; kelâm, fıkıh ve buna mümâsil fenlerin usul ve kavâidini şerh ve beyandan ve kısmen de fâide-i neşriyye hilâfında edâ’ ve izhâr-ı fazilete müteallık mebâhisden ibaret imiş! İdareye, siyasete, ictimaiyete dair hiç bir eserlerine tesadüf olunmuyormuş!

"İlm-i ahval-ı kütüb" ile iştiğal ettiğim cihetle bu babda mütaalamı sordu. Müstehdarâtıma binaen âsar-ı eslâf hakkındaki zan ve ikan doğru olmadığını ve buna delil-i kati olmak üzere netice-i tetebbuat-ı hâdıramı hâvi bir cedvel müdevvinât neşr edeceğimi kendisine söyledim. 

Vakıa, sahaflarda ve sâir kitabçılarda o gibi efkara sapanları ilzâma medâr olacak âsara çokluk tesâdüf olunmuyor. Fakat, bir kere erbâb-ı hayrın yadigar kıymetdârı olan hazâin-i nefâis itlakına şayan bulunan umumî ve hususî kütübhaneler devam ve tetebbuata ikdâm olunsun. Kavâid-i maluma ile beraber siyasî, idarî, ictimaî her kısımda görülecek müdevvenât fart-ı hayreti mûceb olur.

Ne çare ki tetebbuat ve terakkiyata hâhişkar olanlar için her türlü âsarı tedarik itmek kütübhanelerde vakit geçirmek pek de mümkün olmadığı cihetle müellifât-ı sâlifenin enva' ve ecnâsına peyda-ı ıtla' bi't-tabi' kâbil olamaz. Bu sebeble eslâfın ehlâfa ni'am-ı murûsesi olan âsar ber-güzideleri herkes için bir fikr-i vâsi' hâsıl olamıyor. Gerçi zamanımızda iktisadı, ictimaı vesâir bir çok âsarın saha-i telifatı tezyin etmekte olduğu görülüyorsa da  erbab-ı tetebbu’u müstefid etmekle beraber tezayüd-i malumata inkişaf-ı efkâra hâdim olan o müsüllü müdevvinât-ı sabıkanın mütaalası da ayrıca tenvir-i efkârı mûcib olur.

İşte terakkicüyan vatana bir hizmet-i naçizane olmak üzere o muharrire verdiğim sözü yerine getiriyor, şimdiye kadar fünun-u mebhusun anha hakkında müttali’ olabildiğim âsar-ı eslâfın isimlerini hâvi ber-vechi-zir bir cedvel neşr ediyorum. İş bu fünuna müteallık olub daire-i ittıla’ıma vüsul-u müyessir olmayan daha bir çok eserlerin mevcud olduğu şübhesizdir. Bunu da sâir hâdimîn-i marifet tedkik ve irâe ederlerse ahlafa bir himmet-i maarifmendâne ifâ etmiş olurlar. Cedvel-i mezkûre ser levha ittihaz ettiğim şu makalecik Derseadetde ve taşrada vücudlarıyla iftihar olunan hukukiyyun ve mütetebbinin daire-i mechuliyetinde kalan müellifat-ı müfideyi istifadegah-ı ename-i irâeye şevk ve himmetletini tahrik maksadına mebnidir. Ümid iderim ki naçizane açdığımız bu çığırda maarifperverân vatanımızın mesai-yi münevvereleri mütevaliyen incilâ pezîr olurda müştakîn-i ilm ve irfân olanların ve istikbalen memleketimize nâfia olacak malumatları bir kat daha tezayüd ve tevessü’ ider ve min Allahi’t-tevfîk.

Sene 1332


Referanslar

[1] Âdem Ceyhan, "Biyografi ve Bibliyografya Âlimi Bursalı Mehmed Tâhir Bey'in Eserleri", Celal Bayar üniversitesi Sosyal Bilimler, cild 8, sayı 2, s.1-16, 2010. Makaleye buradan ulaşılabilir.

[2] Muallim Vecî, Bursalı Tâhir Bey, Matbaa-i Orhaniye, 1334, s. 106-108. Bu kitaba buradan ulaşılabilir. Ayrıca kitapçığın sadeleştirilmiş hali için bkz. Gürbüz Deniz, "Bir Osmanlı Aydını Bursalı Mehmet Tahir Bey ve Siyaset'e Müteallik Âsâr-ı İslamiye adlı Risalesi", İslâmî Araştırmalar Dergisi, cild 12, sayı 1, s.59-64, 1999. Bu makaleye buradan ulaşılabilir.

30 Eylül 2012 Pazar

İslâm İlim Geleneğinde Elğâz


İslâm medeniyeti, ilimle temayüz ettiğinden, ilmin aktarım vasıtalarından biri olan kitaba ehemmiyet verilmiştir. İlimlerin kitaplara aktarılması sadece nesir şeklinde olmamış, manzum eserler de kaleme alınmıştır. “İslâm İlim Geleneğinde Şiir” başlıklı yazıda bu mesele ele alınmış ve her ilim sahasından misaller vermeye çalışılmıştı. 

İlmin genç nesillere sevdirilmesi ve onların tahsil hayatlarının evvelinde, ağır ve itici metinler ihtiva eden kitaplar ile ilimden soğutulmaması günümüz ilim adamlarının da üzerinde çalıştıkları bir sahadır. Son zamanlarda, bilgisayar teknolojisi sayesinde, artık kitaplar interaktif hale getirilmiş; ders konuları video ve animasyonlar eşliğinde takdim edilir olmuştur. 

Elbette bundan asırlar evvel de ilim adamları ilme yeni başlayan talebenin merakını arttıracak ve eğlenerek öğrenmeye vesile olacak vasıtaları imkanlar dahilinde üretmişlerdir. Bunlardan biri elğâz  türünden eserlerdir. Elğâz kelimesi Arapça olup, muamma, bilmece manasına gelen luğz (lam ğayn ze) kelimesinin çoğul halidir.

Aşağıda farklı ilmî sahalarda yazılmış elğâz kitaplarına misaller verilmiştir [1].

Nahv

el-Ezherî, el-Elğazu'n-Nahviyye fî İlmi'l-Arabiyye
Suyutî, et-Tırâz fi’l-Elğâz
Zemahşerî, el-Muhâcât bi'l-Mesâili'n-Nahviyye
Ebu’l-Me'âlî el-Varrâk, el-İcâz fi'l-Ehâcî ve'l-Elğaz
Ebu’l-Kâsım el-Harîrî, Elğâzü’l-Harîrî ve Ehâcîhî fi Mâkâmâtihî
İbni Hişam, el-Elğâzu’n-Nahviyye

Fıkh

Abdülaziz el-Cîlî, el-İcâz fi’l-Elğâz
İbn Fârid el-Hamevî, el-Elğâz
İbn Ferhûn, Durretü’l-Ğavâs fi Muhadarati’l-Havâs
el-Cerrâ'î, Hilyetu’t-Tirâz fi Halli Mesâili’l-Elğâz
Sadruddin İbnü’l-İzz el-Hanefî, et-Tezhîb li Zihni’l-Lebîb
İbnü'ş-Şıhne (v. 890/1485), ez-Zehairü'l-Eşrefiyye fi'l-Elğazi'l-Hanefiyye. Matbu olarak mevcut.
İbn Ğalbûnn,  et-Tuhfe fî İlmi’l-Mevârîs
Karaçelebizâde Abdülazîz Efendi (v. 1068/1658),  Kitâbü'l-Elgâz fî Fıkhi'l-Hanefiyye. Osmanlı Devleti'nin 33. Şeyhülislâm'ıdır. Kitabın yazma nüshasına ulaşamadım.
Mehmed Zihni Efendi (v. 1332/1913), Elğâz-ı Fıkhiyye. Matbu olarak mevcut.

Kıraat

Şemseddin b. Muhammed el-Cezerî, Elğâzü’l-Cezerî  veya el-Akdü’s-Semîn fi Elğâzi’l-Kur’âni’l-Mübîn
Alaaddin b. Nasır et-Trablûsî, Elğâzü’l-Alâiyye
Ömer el-Eskâtî, Kitabu Ecvibeti’l-Mesâil fî İlmi’l-Kıraât

Hesab

Musa el-Harizmî, Kitâbü'l-Muhtasar fî Hisabi’l-Cebr ve’l-Mukâbele
Ebû Abdillah b. Gâzî el-Miknâsî, Buğyetu’t-Tullâb fî şerhi Münyeti’l Hisâb


Bu kitaplardan Elğâz-ı Fıkhiyye, Mehmed Zihnî Efendi’nin tercüme-şerh şeklinde yazmış olduğu bir kitaptır[2]. Mehmed Zihnî Efendi (v. 1332/1914) hem edebiyat hem de fıkıh yönü olan bir ilim adamıdır. Fıkıhta tercüme-şerh mahiyetinde olan Nimet-i İslam adlı ilmihal kitabı meşhurdur. Günümüzde de müracaat edilen eserler arasındadır.

Elğâz-ı Fıkhiyye, her ne kadar fıkıh ilmine tahsis edilmiş olsa da, içersinde hesab ve zeka ile alakalı luğazlar da vardır. Kitap hazırlanırken, Hanefî fakihlerinden İbn Nüceym'in Eşbah kitabının luğâzla alakalı bahsi esas alınmıştır. Sadeleştirilerek günümüz Türkçesiyle neşredilmiştir [3]. Ancak bu neşirde, orjinalinde olan açıklamalar alınmamıştır. 


Referanslar

[1] İbrahim Usta, "Arap Literatüründe Luğaz/Elğâz Kültürü", Journal of Academic Social Science Studies, vol. 2, no. 1, pp. 89-99, 2009.

[2] Mehmed Zihnî, Elğâz-ı Fıkhiyye, İstanbul, 1309.

[3] Mehmed Zihnî, Fıkıh Bilmeceleri, Sad. İbrahim Halil Can, 1978, İstanbul.

28 Nisan 2012 Cumartesi

Öklid ve Hendese

Hendese (geometri) yeryüzünü ölçme manasına gelen bir kelimedir. Mısırlıların, Nil nehrinin her sene taşmasıyla arazilerinin kaybolan hududlarını tayin konusundaki gayretleri, hendesenin amelî kısmında uzmanlaşmalarına sebeb oldu. Ayrıca, eski cemiyetlerde, hendeseye ihtiyaç duyan astronomi ilmi de ehemmmiyet verilen ilimlerdendi. 

Yunanlılar, hendesenin amelî (pratik) kısmında ilerlemiş olan Mısırlılardan bu ilmi öğrenip, bu ilmi nazarî (teorik) olarak ele aldılar. Bu nazarî çalışmalardan en meşhuru Öklid’in M.E. 300 senesinde yazdığı Elementler kitabıdır ve günümüze dek okunmuştur. Geometri, Öklid geometrisi ve Öklid olmayan geometri olmak üzere iki kısma ayrılır. Elementler kitabındaki meseleler sadece, matematikle meşgul olanları değil, filozofları da celbetmiştir [1]. Hatta Eflatun’un (Platon) Akademia’sının girişinde “geometri bilmeyen buraya uğramasın” ifadesinin bulunduğu rivayet edilir [2]. Öklid, Elementler’i 13 kitap olarak yazmıştır (kitap ifadesi fasl olarak düşünülebilir). I. Kitabın evvelinde, tanım, postüla ve aksiyomları tanımlar. Sonrasında, teoremleri ve ispatlarını vererek devam eder. Filozoflar, kitabın evvelindeki tanım, postüla ve aksiyomlar üzerinde epey söz sarfetmiştir. Mısırlıların meseleleri ele alışı istikra (induction) olarak ifade edilebilir. Öklid ise ta’lîl (deduction) metotu ile teoremleri ispatlar. Öklid’in ilk üç postülası tecrübe ile elde edilemez [3]. Dördüncü postüla biraz kafa karıştırıcıdır. Beşinci postüla ise öncekilerden epey karmaşıktır. Postülalardan sonra, beş aksiyom sıralar. Öklid’e göre, postülalar ve aksiyomlar arasındaki esas fark,  postülalar özellikle geometri ile alakalı iken, aksiyomlar daha umumi prensipleri ifade eder. Ayrıca, postülaları inkar eden biri, diğer ilimler hakkında rahatlıkla akıl yürütebilirken, aksiyomları inkar eden biri ise entelektüel mevzularda kendini mesnetsiz bulacaktır. Postüla ve aksiyomlar ispata lüzum olmadan kabul edilebilecek prensipleri ifade eder. Öklid, bundan sonraki ispatlarını, bu ispatı yapılmamış prensiplere dayandırır. 

Öklid’in Elementler kitabı, Halife Harun Reşid zamanında Arapçaya tercüme edilmiş ve üzerine şerhler yazılmıştır. Osmanlı medreselerinde müfredatta yerini alan hendese, o zamanın lingua francası olan Arapça kitaplardan talim edilmiştir. Bu kitaplardan bazıları, Nasirüddin Tûsî’nin Tahrirü’l-usûl li-Uklidîs’i, Şemseddin Semerkandî’nin Eşkâlü’t-Te’sîs’i ve Kadızâde Rûmî’nin Semerkandî’nin kitabına yaptığı şerhidir [4]. Hendese, kelâm ilmi ile alakalı kitapların tedrisinde de mevzubahis olmaktadır. Son devir Osmanlı âlim ve münevverlerinden hususî dersler ile hendeseyi öğrenenler de vardır [5]. Taşköprülüzâde Mevduatü'l-Ulûm adlı ilimler tasnifini yaptığı ansiklopedik kitabında, hendesenin faydalarını şu şekilde izah etmektedir: “Görüşü keskinleştirir. Zihni açar. İnsanı nüfûz ve otorite sahibi yapıp, bununla düşüncesini kuvvetlendirir. Çeşitli ilim ve derin bilgiler ile, sual soranlar meydanını ve müşkil ve zor geçitleri aşar. Akranlar arasında yarışı kazanır ve âlimler arasında parmakla gösterilir. Zira, ilimlerin delil ve ispat bakımından en kuvvetlisi hendese ilmi olduğunda söz birliği vardır” [6].

Elementler’in Türkçeye tercümesi, Mühendishâne-i Berr-i Hümayûn Başhocası Hüseyin Rıfkı Tâmânî  (1750?-1817) tarafından mühtedî bir İngiliz mühendis Selim Efendi ile beraber İngilizce tercümesinden yapılarak, Tercüme-i Usulü'l-Hendese adıyla neşredilmiştir [7]. Tâmânî, tercümede tasarruflarda bulunmuş, yer yer itirazlarını dile getirmiştir. Ancak kitabda, pratik amaca hizmet edeceği kaygısından olsa gerek, itirazlar belli bir seviyede tutulmuştur. Tercüme edilecek kaynak kitabın seçiminde de pratik gayeler gözetilmiş olacak ki Royal Military Academy’nin hocalarından John Bonnycastle tarafından İngilizceye yapılan tercüme seçilmiştir. Tâmânî’nin tercümesi üzerinde doktora çalışması yapan Ali Rıza Tosun, “Elementler’in tamamının hâlâ günümüz Türkçesine tamamen tercüme edilmemiş olmasını düşünürsek, bugün 1790’lı senelerin çok ilerisinde olduğumuzu rahatlıkla söyleyebilir miyiz?” demektedir.


Referans ve Notlar

[1] Alman matematikçi ve filozof Frege'e (1848-1925) atfedilen söz, hendesenin felsefedeki yerini ortaya koymaktadır. "A philosopher who has nothing to do with geometry is only half a philosopher, and a mathematician with no element of philosophy in him is only half a mathematician. These disciplines have estranged themselves from one another to the detriment of both -- Geometriyle uğraşmayan filozof yarım bir filozoftur. Felsefeyle alakası olmayan bir matematikçi yarım kalmış bir matematikçidir. Bu iki disiplinin birbirinden uzaklaşması her ikisinin de zararına olmuştur". James Robert Brown, Philosophy of Mathematics: A Contemporary Introduction to the World of Proofs and Pictures, New York, 2008, sayfa xi.

[2] VI. asırda İskenderiye’de yaşamış Joannes Philoponus, XII. asırda yaşamış Bizans’lı yazar Joannes Tzetzes ve başkaları rivayet etmektedir.

[3] Postülalar: 1) Herhangi bir noktadan diğer herhangi bir noktaya düz bir çizgi çizilebilir. 2) Sınırlı bir düz  çizgi aynı istikamette istenildiği kadar uzatmak mümkündür. 3) Verilen herhangi bir nokta ve uzunluk için, o noktayı merkez alan ve yarıçapı verilen uzunluk olan bir çember çizilebilir. 4) Bütün dik açılar birbirine eşittir. 5) Eğer bir düz çizgi, diğer iki düz çizgiyi keserse, öyle ki, şu halde iki düz çizgi yeterince uzatıldığında, bu açıların olduğu ilk çizginin aynı kenarında kesişirler. Aksiyomlar: 1) Aynı şeye eşit olan şeyler, birbirlerine eşittirler. 2) Eşit şeylere eşit şeyler eklenirse, toplamları eşit olur. 3) Eşit şeylerden eşit şeyler çıkarılırsa, kalanlar eşit olur. 4) Birbirleriyle çakışan şeyler, birbirleriyle eşittir. 5) Bütün parçasından büyüktür.  Stephen F. Barker, Philosophy of Mathematics (Matematik Felsefesi), Trc. Yücel Dursun, Ankara, 2003, s. 38.

[4] Osmanlı medreselerinde okutulan hendese kitapları hakkında tafsilat için bkz. Cevat İzgi, Osmanlı Medreselerinde İlim, Cild I (Riyazî ilimler), İstanbul, 1997, s. 274-329. Medici 

[5] Bu âlimlerden biri Ahmed Cevdet Paşa’dır. Cevat İzgi, a.g.e., s. 273. 

[6] Taşköprülüzâde, Mevduatü'l-ulûm (İlimler Ansiklopedisi), Sad.Mümin Çevik, Cild-I, İstanbul, 1975, s. 302.

[7] Ali Rıza Tosun, Hüseyin Rıfkı Tâmânî ve Elementler Çevirisi, Ankara, 2010. Kitap, doktora çalışmasının neşredilmiş halidir. Tezin pdf haline buradan ulaşılabilir. Tercüme edilen kitaba buradan ulaşılabilir.

4 Mart 2012 Pazar

Osmanlı'yı Ecnebi Seyyah ve Sefirlerden Anlamak!

Hatıratlar, tarih ilminin aslî kaynaklarından olmasa da tâli kaynakları arasındadır. Hal böyle iken, sadece hatıratlar üzerinden hüküm vermek ilmin hududlarını aşmak anlamına gelmektedir. Bu sebeple, Avrupalı sefir veya seyyahların hatıratları üzerinden İslam dünyası hakkında genellemeler yapmak hatalı neticelere yol açabilir.

Bilim tarihçisi Sevim Tekeli, 16'ıncı Asırda Osmanlılarda Saat ve Takiyüddin'in "Mekanik Saat Konstrüksüyonuna Dair En Parlak Yıldızlar" Adlı Eseri'nin giriş bölümünde böyle bir genellemeyi aktarmaktadır [1]. Osmanlı hakkında kalem oynatan sefirlerden biri, İmparator Ferdinand'ın sefiri olarak 1554 senesinde İstanbul'a gelen Busbecq'dir. 1560 tarihli mektubunda şöyle yazar: "Dünyada hiçbir millet, onların top ve havan topu kullanmalarının kanıtladığı üzere, yabancıların faydalı keşiflerini ve Hıristiyanların keşfettiği başka birçok şeyi kendilerine yararlı kılma konusunda Türklerden daha istekli davranmamıştır. Ne var ki, matbaayı kullanmaya ya da meydan saatleri yapmaya ikna edilmeleri henüz mümkün değil, çünki kutsal yazıları -yani kutsal kitapları- eğer basılırsa artık kutsal yazı olmaktan çıkar ve eğer meydan saatleri ortaya çıkarılırsa, bu suretle müezzinlerinin otoritesi ve onların kadim ayinleri zafiyete uğrarmış". Bu iktibası kullanan yerli ve yabancı yazarlar benzer genellemeleri yapmışlar. Bu müelliflerden biri Adnad Adıvar Osmanlı Türklerinde İlim adlı kitabında bu iktibası aktardıktan sonra şunları ileri sürmüştür: "Avrupa ile sıkı temaslarımız olan bu devirde bile şu iki faideli icadın Türkiyeye girmemesi, o devirde ilmin pratik sahadaki eserlerine bile rağbet olunmadığını gösteriyor". Bernard Lewis Modern Türkiye'nin Doğuşu adlı kitabında Bucbecq'den iktibas yaptıktan sonra şöyle der [2]: "Ateşli silahlar makbuldü, çünkü onlar İslamiyet adına kafirlere karşı Kutsal Savaş'ta işe yarıyordu; matbaa ve saat ise makbul değildi, çünkü böyle bir amaca hizmet etmiyorlardı ve İslam'ın cemiyet dokusuna zarar verebilirdi. Busbecq'in tasvir ettiği zihnî tavır pek çok örneklerle doğrulanmıştır. Padişahlardan biri, ele geçirilen bir Venedik kadırgasının hem yapılışını hem de silah donanımını alıp tatbik etmek istediğinde, böylesi bir küffar mukallitliğine karşı itirazlar yükselmiş, ulema ise buna karşılık Kutsal Savaş uğruna kafirlerden yine onlara karşı savaşta kullanılacak yeni yöntemlerin öğrenilmesinin caiz olduğuna hükmetmişti. Oysa İspanya'dan gelen Yahudi mülteciler Türkiye'de matbaa kurmak için izin itediklerinde II. Beyazid Türkçe ya da Arapça hiçbir kitap basmamaları, sadece İbranicce ve Avrupa dilleriyle sınırlı kalmaları şartıyla razı olmuştu".

Busbecq'in düşünce yapısının asırlar geçmesine rağmen meşhur bir ilim adamında da devam etmesi manidar. Bernard Lewis'in ifadeleri, Osmanlı'nın sadece savaşa odaklanmış bir devlet olduğu intibaı veriyor. Halbuki bir İslam Devleti'nde asl olan sulh halidir. Ancak her devlet gibi İslâm Devleti de muhtemel saldırılardan korunmak ve gerekirse savaş ilan etmek amacıyla ordusunu daima hazır tutar. Matbaanın reddedilmesi hadisesine daha önceki yazılarda da temas etmiştim. İslam Medeniyetindeki mevcut olan umuma açık veya şahsî kütüphanelerdeki kitap sayısı nazara alındığında, kitap üretimi konusunda bir sıkıntı yaşanmadığı rahatlıkla söylenebilir. Müstensihler sadece ihtiyaç duyulan kitapları yazmakla kalmayıp,  kitaba sanat değeri de katmaktaydılar. Şu hatıra gelebilir. Bir talebe için kitap istinsah ettirmek maliyetli olabilir. Bunun için Osmanlı'da talebenin hem ihtiyacı olan kitapları istinsah etmeleri hem de giyinme, temizlik ve yeme gibi ihtiyaçlarını temin etmeleri amacıyla, haftada iki gün tatil verilmiştir. Yahudi mülteciler, Osmanlı ilim hayatına renk katmıştır. Ancak, beraberlerinde getirdikleri her şeyin kabul edilmesi beklenmemelidir. Matbaanın Osmanlı'ya ilk gelişi bir taleb üzerine değildir. Osmanlı haklı olarak, topraklarına iltica etmiş bir milletin matbaa kurma talebini engellememekle birlikte, işin kontrolü henüz elinde olmadığından, Yahudilere Türkçe ve Arapça basma müsaadesi vermemiştir. Daha sonra, müslümanlardan gelen talep üzerine devrin şeyhülislâmı Abdullah Efendi tarafından matbaanın lüzumu ve faidesi mevzuunda fetva verilmiştir. Önüne gelen herşeyi  düşünmeden kabul etme, İsmail Cem'in Türkiye'de Geri Kalmışlığın Tarihi adlı kitabında zikrettiği gibi "piyango kültürü" oluşmasına sebep olur. Bu da sömürgeleşme için önemli bir basamaktır.

Acaba bu genellemeleri yapan yazarlar "piyango kültürü"nden mi taraflar?


Referanslar

[1] Sevim Tekeli, 16'ıncı Asırda Osmanlılarda Saat ve Takiyüddin'in "Mekanik Saat Konstrüksüyonuna Dair En Parlak Yıldızlar" Adlı Eseri, Ankara, 1966, s. 1-2. Bu kitap, mekanik saatin tarihçesini ve Takiyuddin'in eserinin Arapça kritik ediyonu ile Türkçe ve İngilizce tercümesini havidir.

[2] Bernard Lewis, Modern Türkiye'nin Doğuşu, 3. Baskıdan Trc. B. Babür Turna, Ankara, 2008, s. 59.