Bâtıl davânın müdafii,
Tahrif eder hakikati!
Mevlid kandili ve diğer
kandillerin âlimler ve Müslümanlar nazarındaki kıymeti ortadadır. Hazret-i
Peygamber devrinden itibaren kıymet gören bu günler, Selefilik veya modernizm
tesirinde kalmış kesimler taraftan değersizleştirilmeye ve İslâm dışıymış gibi gösterilmeye
çalışılmaktadır. Ancak bunu yapmaya çalışanlar, tahriften başka bir şeye müracaat
edemiyorlar.
Buna misal olarak, bir videodaki
iddia ve bu iddianın tahlili ele alınacaktır. İddia sahibi şöyle demektedir [1]:
“Böyle bir geleneğin içerisinde 20
yılı aşkın bir süre bulunmuş biri olarak söylüyorum. O zamanlar İmâm Rabbânî’nin
Mektûbât’ını birkaç sefer okumuşluğum vardır. Arapça aslından okumak zevk
verdiği için öyle onu okurdum. Şunu da söyleyelim o dönem itibariyle bugünkü
bunların bu ritüellerinin çoğu kattıklarının hemen hemen tamamına yakını yok.
Daha zühd diyeceğimiz, İslâm’ın zühd hali. Sonradan ihdas edilen, uydurulan,
eklenen şeylerin çoğunun olmadığı bir dönem.
Orada bir mektup var. Bir
öğrencisinden, halifesinden bir mektup geliyor kendisine. Mektupta halifesi diyor
ki: Efendim geçenlerde bir Mevlid-i şerîfte bulunduk. Biliyorum siz
hoşlanmıyorsunuz böyle bir merasimden. - İmâm Rabbânî hoşlanmıyormuş böyle bir
merasimden. Bunu Şer’-i şerîfe uygun bulmuyor. Böyle bir ibadet biçimi yok
diyor. Bu şiiri böyle okuyorsunuz. Şiirde anlatılanın çoğunun aslı esası yok. Buna
bir ibadet havası veriyorsunuz. Belli zamanlara, mekanlara, artık
periyotlarını, yani namaz gibi böyle yeri ve zamanı da belli. Şu zamanda
okunur. Ölünün şöyle gününde okunur, böyle zamanlarda okunur - Siz
beğenmiyorsunuz ama geçenlerde böyle bir merasim yaptık biz. Orada perde açıldı
ben Resulullah’ı gördüm. Çok da memnundu kendileri.
İmâm Rabbânî cevaba geçiyor. Çok
sert bir cevap hafızam beni yanıltmıyorsa. Diyor ki hakkın önünde o kadar çok
perde var ki, sen de o kadar uzaktasın ki, Şer’-i şerîfe uymadığına göre, ki en
önemli ölçüt o. Senin bu gördüğün bırak Resulullah şeytanın ta kendisi olmalı
ve senin gibi adamın da işte böyle bir şeyler söylüyordu. Devamını
hatırlamıyorum. Neden benim gibi birine ihtiyacı var, yol göstericiye, mürşide
falan. Çünkü diyor bulunduğun durum, seviye ortada.”
İddia sahibi, Mevlid gecesini
tes’idin (kutlamanın) ve Mevlid-i şerîf okumanın meşru olmadığını göstermek
üzere, İslâm âlimlerinin büyüklerinden İmâm-ı Rabbânî’nin Mektûbât isimli
kitabındaki bir mektubu referans gösteriyor. İddianın mesnetsiz bir iftira
olduğunu göstermeden evvel Mektûbât ve İmâm-ı Rabbânî’nin tasavvuf telakkisi
üzerinde kısaca temas etmekte fayda var.
Mektûbât
Mektûbât, Hindistan’da yaşamış ve
Hicrî 1034 (M. 1624) senesinde vefat etmiş âlim ve mutasavvıf İmâm-ı Rabbânî ismiyle
maruf Ahmed Serhendî’nin mürîdlerine ve dostlarına yazdığı toplam 536 mektuptan
oluşan üç ciltlik ekseriyeti Farsça bir eserdir. Bu eserin takriben yüzde
beşlik bir kısmı Arapçadır [2].
Birinci cild, üç yüz on üç mektûbu hâvidir. İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin mürîdi olan Hâce Yâr Muhammed Bedahşî Tâlekânî tarafından tertip olunmuştur. Bu cild, Dürrü’l-Ma’rife nâmıyla isimlendirilmiş ve İmâm-ı Rabbânî’nin emriyle, 313 mektûbla ikmâl edilerek, Hicrî 1025 (M. 1616) senesinde hitâma erdirilmiştir.
İkinci cild, Nûru’l-Halâik nâmıyla isimlendirilmiş olup, 99 mektûbu hâvîdir. Hâce Abdülhay tarafından tertip edilmiştir.
Üçüncü cild ise Hicrî 1031 (M. 1622) yılında Hâce Muhammed Hâşim Kişmî tarafından tertip olunmuş olup, 124 mektûb ihtivâ eder. Bu cild, Ma’rifetü’l-Hakâik nâmıyla meşhûr olmuştur. 1977 yılında, Hüseyn Hilmi Işık Efendi tarafından İstanbul’daki Hakikat Kitabevi’nde, üç cild bir arada olmak üzere iki cild halinde ve toplamda 1270 sayfa olarak tıpkıbasımı yapılmıştır.
İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât’ında
İslâmî kâidelere ve Ehl-i sünnete bağlı kalmanın ehemmiyetini sıkça vurgulamış,
yaşadığı tasavvufî hâlleri ve seyr u sülûk esnasındaki ruhî tecrübelerini
aktarmış, ayrıca vücûd meselesini derinlemesine ele almıştır. Mektuplarında
zaman zaman Hindistan’daki dinî ve içtimâî hayattaki hatalara da işaret eden
İmâm-ı Rabbânî, bu meselelerde idarecileri ikaz etmiş ve yapılan doğru
tatbikatları teşvik etmiştir [3].
Mektûbât, Hicrî 1302 (M. 1887)
senesinde Muhammed Murad el-Kâzânî tarafından iki cilt olarak Arapça’ya tercüme
edilmiştir. Bu tercüme Hicrî 1316 (M. 1901) yılında Mekke’de basılmıştır. Mektûbât’ın
Türkçe’ye ilk tercümesi Hicrî 1158 (M. 1745) yılında Müstakimzâde Süleyman
Sâdeddin Efendi tarafından aslından yapılmıştır. Günümüz Türkçesine yapılan tercümelerin
biri hariç tamamı, Murad el-Kâzânî’nin Arapça tercümesi esas alınarak
yapılmıştır. Bu sebeple, Arapça tercümedeki mühim bir hata, bu tercümeyi esas
alarak Türkçeye yapılan tercümelerde de tekrar edilmiştir [4].
Günümüz Türkçesindeki en başarılı
tercüme ise, Arapça ve Farsçaya vukufu yanı sıra, fen ve İslamî ilimlere ve bilhassa
tasavvufa olan hâkimiyetiyle tanınmış Hüseyn Hilmi Işık Efendi tarafından aslı olan
Farsça’dan yapılmıştır [5].
Onun tercümesi, adeta İmâm-ı Rabbânî Türkçe yazmış gibi akıcı ve tesirlidir.
Bid’atler ve Sünnet-i Seniyye
İmâm-ı Rabbânî, sünnet-i seniyyeye
büyük bir hassasiyetle bağlıdır. Dinde sonradan ortaya çıkarılan bid’atlerin
her türlüsünden sakınılmasının ehemmiyetini mektuplarında sıklıkla vurgulamıştır.
Müceddid-i Elf- i Sâni (ikinci bin yılın müceddidi/yineleyicisi) lakabını
almasının sebeplerinden biri de budur. İmâm-ı Rabbânî, bu müceddidlik vasfı
ile, İslamiyette bulunmayıp, sonradan ortaya çıkan yenilikleri, sünnete
uymayan, ters düşen bid’atleri, yani inanç, amel ve sözleri temizleyerek, dini
aslî hâline döndürmeye çalışmıştır [6].
Fıkıh ve Tasavvuf
İmâm-ı Rabbânî ve kurucusu olduğu
Müceddidiye yolunda tasavvuf, fıkıh ile şekillenmiştir. Bu yolun esaslarından
biri, fıkhın rehberliğinde bir tasavvuf telakkisinin kabul edilmesidir. Tasavvufun,
Ehl-i sünnet itikâdından ve İslâmiyyetin emirlerinden başka şeylere kavuşmak
için olmadığı vurgulanır [7].
Fıkıh olmadan tasavvufun hidayete değil, dalalete sevk edeceği üzerinde ısrarla
durulmuş, fıkha muvafık olmayan her türlü işe karşı çıkılmıştır [8].
Diğer bir lakabı olan “Sıla” (birleştirici) da, tasavvufu fıkıh ilmiyle
birleştirdiği için devrin âlimleri tarafından kendisine verilmiştir.
Müteaddit mektuplarında bu hususa
işaret vardır. Mesela Ahmed Berkî’ye yazdığı mektupta, “Sizin bu nimete
kavuşmanız, İslâmiyet bilgilerini öğretmekle ve fıkıh hükümlerini yaymakla
olmuştur” diyor [9]. Bir
mektupta fıkıh kitaplarının tasavvuf kitaplarından öncelikle okunmasına işaret
ederek, “kıymetli toplantılarınızda, tasavvuf kitapları okunulduğu gibi, fıkıh kitaplarının
da okunulması ve öğrenilmesi lâzımdır. … Hattâ tasavvuf kitapları okunmasa da
zararı olmaz; çünkü, tasavvuf bilgileri hâl ile, zevk ile, tadını tadarak elde
edilir. Okumakla, dinlemekle anlaşılmaz. Fıkıh kitaplarını okumamak ise,
zararlı olabilir” yazmaktadır [10].
Başka bir mektupta Müslümanların
vazifeleri içinde fıkıh öğrenmenin ehemmiyeti şu şekilde ifade edilir [11]:
“Müslümanların birinci vazîfesi, i’tikâdı düzeltmektir. Ehl-i sünnet
ve’l-cemâ’at âlimlerinin bildirdiklerine uygun olarak inanmaktır. Çünkü,
Cehennemden kurtulacağı bildirilmiş olan bir fırka bunlardır. İkinci olarak,
lâzım olan şey, fıkıh bilgilerini öğrenmek ve her şeyi bu bilgiye göre
yapmaktır. İki kanat gibi olan bu i’tikâd ve amel elde edildikten sonra,
mukaddes âleme uçmalıdır.”
Ehem-Mühim
İmâm-ı Rabbânî, ehem-mühim
prensibini talebelerine ve sevenlerine kazandırmayı şiar edinmiş büyük bir
İslâm âlimidir. Nitekim Osmanlı son devir âlimlerinden Seyyid Abdülhakîm Arvâsî
hazretlerinin buyurduğu gibi, “tasavvuf, ehemmi mühimme tercih etmektir” [12].
Yani, mühim bir iş, daha az mühim olanın önüne alınmalıdır.
Bu prensibin tatbikatının bir
neticesi, yukarıda bahsi geçen, i’tikâd ve fıkıh bilgilerinin tasavvuftan öne
alınmasında görülebilir. Ayrıca zamanı mühim işlerde değerlendirme noktasında
dakikaların dahi dikkate alınmasını tavsiye etmektedir [13].
Mevlid-i şerîf
Gelelim Mevlid-i şerîf münasebetiyle
yapılan merâsimlere... İddia sahibinin, Mektûbât’ı birkaç defa okuduğunu
söyleyerek kitabın muhtevasına hâkim olduğunu göstermeye çalışırken kullandığı
bir ifadeye bilhassa dikkat etmek gerekir: “Arapça aslından okumak…”. Oysa,
Mektûbât’ın aslı Farsça olup, yalnızca takriben %5’lik küçük bir kısmı
Arapça’dır. Bu hal, iddia sahibinin aslında okuduğu metnin Farsça’dan Arapça’ya
yapılmış tercümesi olduğunu dahi fark etmediğini göstermektedir.
İddia sahibinin Mevlid-i şerîfi
ve buna dair merasimleri İslâm dışı göstermek için söylediklerinde, Mektûbât’ın
ilk cildinin 273. mektûbundaki ifadeler tahrif edilmiştir.
Şöyle ki İmâm-ı Rabbânî’nin, Mevlid-i
şerîf merâsiminden hoşlanmaması ve bunu Şer’-i şerîfe uygun bulmaması iddiası,
273. ve diğer mektûblar dikkatle okunduğunda hakikate muhaliftir. 273. mektûbda sual edilen mesele şudur [14]:
“Teganni ile okumayı ve dinlemeyi sıkı yasak ettiğimiz gibi, Mevlidi de yasak
edecek miyiz?”. Suale “Kıymetli
kardeşimiz Muhammed Nu’mân ve buradaki sevdiklerimizden birkaçı, Resulullah
sallallahü aleyhi ve sellem efendimizin bu mevlid cemiyetlerini çok
beğendiklerini rüyada görmüşlerdir” şeklinde bir ifade de eklenmiştir.
İmâm-ı Rabbânî cevapta ilk olarak
rüyalara göre değil de mürîdlerin rehberinin sözlerine göre hareket etmeleri
lüzumunu ifade eder. Rüyada görülenin Resulullah aleyhisselâm olup olmadığının
bilinemeyeceğine dikkat çekerek, rüyalara hüküm çıkaracak şekilde kıymet
atfetmenin doğru olmadığını uzunca izah eder. Sonrasında meseleye dair şunları
yazar:
“Yolumuza uymayan şey şarkı,
raks, dans olsun veya mevlid, kasîde, gazel okumak olsun birdir. Her yolun
maksûda kavuşturan özel şartları vardır. Bu tarîkde maksada kavuşabilmek, bu
işleri yapmamaya bağlıdır. Bu yolda ilerlemek isteyenlerin bu yola uygun
olmayan şeylerden sakınması lâzımdır. Başka yollarda yapıldığına bakmaması
lâzımdır. Behâüddîn-i Buhârî ‘kuddise sirruh’ buyurdu ki, (Biz bu işi yapmayız
ve kötü de bilmeyiz). Yani bu iş, bizim yolumuza uygun olmadığı için yapmayız.
Fakat başka tarîkatlerin büyükleri yaptıkları için, inkâr da etmeyiz” [15].
Buradaki ifadelere dikkat
edilirse, İmâm-ı Rabbânî mevlid okumanın tasavvufî seyrü süluk çerçevesinde kendi
yollarında uygun olmadığını, diğer tariklerde yapılmasına da karşı
çıkmadıklarını açıkça beyan buyurmaktadırlar. Böylece, iddia sahibinin İmâm-ı
Rabbânî’ye atfederek ortaya attığı mevlidin Şer’-i şerîfe uymadığı sözleri mezkûr
mektupla tenâkuz halindedir.
İmâm-ı Rabbânî, mevlid
cemiyetlerinde teganni ile okumaya karşıdır. Bir mektubunda bunu şu şekilde
izah eder: “Kur’ân-ı kerîmi, kasîdeleri ve mevlidi güzel sesle okumak câizdir.
Harâm olan, nağme yapmak, yani sesi mûsikî perdelerine uydurmaktır ki, harfler
değişmekte, mana bozulmaktadır. Bunları, nağme yapmadan ve Allah rızâsı için okumak
şartı ile, güzel sesle okumak câizdir. Fakat, dinlerini kayırmayanlar, bu
şartları gözetmiyeceklerinden, buna da müsâade etmemek, bu fakîre daha uygun
geliyor” [16].
Ayrıca 266. mektûbda da müfessir
ve fakihlerden iktibaslarla teganninin âyet-i kerîmelerle yasak edildiğini
uzunca izah etmektedir. İçinde teganni olmayan şiir ve kaside, yani Mevlid-i
nebî, okumayı bile “başkalarına bırakıp, sessizce, bâtındaki nisbeti muhafaza
etmeye” çalışılmasının lüzumuna dair nasihatte bulunmaktadır [17].
Kaside okumanın bazen faydalı olabileceği, ancak şartlarının gözetilmemesi
halinde zararlı olacağı da ifade edilmektedir [18].
Birinci cilt 176. mektubda
talebelerinden Muhammed Sıddık’a şöyle yazıyor: “Zamanları kıymetlendirmek
lâzımdır. Böylece, fâidesiz, boş yere vakit öldürmekten kurtulmuş olursunuz. Şiir,
kasîde yani Mevlid-i nebî okumağı düşmanlara bırakıp, sessizce, bâtındaki
nisbeti muhâfaza etmeğe çalışmalıdır.”
İmâm-ı Rabbânî, Şeyh Saîd el-Bûsîrî’nin
Hazret-i Peygamber için yazdığı ve Kasîdetü’l-Bürde ismiyle meşhur olan
kasidesini talebeliğinde okumuş ve Kâdı Behlûl Bedahşânî’den icazet almıştır [19].
Bütün bunlar dikkate alındığında,
İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin, ehemmi mühimme tercih etme düsturu mucibince muayyen
şartları hâiz olmayan mevlid cemiyetlerini tasvip etmediği görülmektedir. Mevlide
muhalif olmadığı, Mektûbât’ından yapılan nakillerle açıkça anlaşılmaktadır.
Müceddidiye yolunun büyükleri
mevlid cemiyetlerinde bulunmuş, mevlid okutup dinlemişlerdir [20].
Aralarında Ömer Ziyaeddin Dağıstanî gibi mevlid kasidesi yazanlar bile vardır. Son
olarak, İmâm-ı Rabbânî’nin son temsilcilerinden Seyyid Abdülhakîm Efendi’nin,
mevlid okumanın Hazret-i Peygamber zamanında bulunmadığı ve bu sebeple bid'at
olduğu bâtıl kanaatinde bulunan Vehhâbî meşreblileri ikaz için Mevlid-i şerîf okumanın
meşruiyetine dair risâle kaleme almıştır.
İlmî haysiyet (probité intellectuelle)
Bir ilim adamı, bilhassa dinî bir
meseleyi ele alırken, kendi kabullerini, sanki okuduğu metinlerde mevcutmuş
gibi atfetme hatasına düşmemelidir. Bu, ilmî haysiyetin asgari gereğidir.
[1] H. Aydemir meal dersinden: “03.07.2017 6 – En’am
Suresi 125 – 2” https://youtu.be/pHqVbsuNKKg?si=5ZGa46NLEl77ZJBb&t=252
[2]
Mehmet Atalay, “Mektûbât-ı İmâm-ı Rabbânî’nin Arapça Nüshasında Bir Tercüme
Hatası ve ‘Önemi’”, Kilis 7 Aralık Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi,
2019, cilt: VI, sayı: 11, s. 769-794.
[3]
Necdet Tosun, İmâm-ı Rabbânî, İstanbul: Kaynak Yayınları, 2006, s. 46.
[4] Mehmet
Atalay, a.g.m.
[5]
Hüseyn Hilmi Efendi’nin hayatı, tahsili ve eserlerine dair bkz. Ekrem Buğra
Ekinci, Ebedî Seâdet Yolunda Bir Ömür – Hüseyn Hilmi Işık, 3. tab, İstanbul: İhlâs Vakfı Yayınları, 2021.
[6]
Ekrem Buğra Ekinci, “İmâm-ı Rabbânî’nin Tecdid Anlayışı ve Müceddidliği”,
Uluslararası İmâm-ı Rabbânî Sempozyumu Tebliğleri, 2018, s. 121-128.
[7]
İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât Tercemesi, trc. Hüseyn Hilmi Işık, cild I, İstanbul:
Hakîkat Kitabevi, 2005, s. 379 (266. mektûb).
[8]
a.g.e., s. 296 (237. mektûb). Bu mektûbda sağlam bir Ehl-i sünnet itikadı ve
fıkıh altyapısı olmadan tasavvufta ilerlemenin felakete yol açacağı şu şekilde ifade
edilir: “Ehl-i sünnet i’tikâdı ve fıkıh bilgilerine uygun işler, tayyârenin iki
kanadı gibidir. Bu iki kanat sağlam olmadıkça, maddesiz, zamansız âleme
uçulamaz. Bu iki kanat elde edilmeden, ahvâl ve mevâcid hâsıl olursa, felâket
uçurumuna doğru yuvarlanıldığı anlaşılmalıdır.”
[9] a.g.e.,
s. 402 (275. mektûb).
[10]
a.g.e., s. 49 (29. mektûb). Benzer nasihat 193. mektûbda da yapılmaktadır (s.
230): “İ’tikâdı düzelttikten sonra halâl, harâm, farz, vâcib, sünnet, mendûb,
mekrûh olan şeyleri de fıkıh kitaplarından öğrenmek ve her işi bunlara göre
yapmak da lâzımdır. Talebeden birkaçına emir buyurunuz da Fârisî dilinde
yazılmış fıkıh kitaplarından birisini, toplandığınız zaman okusunlar. Mecmû’a-i
Hânî ve Umdetü’l-İslâm adındaki kitapları okumak çok uygun olur.”
[11]
a.g.e., s. 139 (91. mektûb). Benzer ifadeler 94,177 ve 210. mektûblarda da yer
almaktadır. Hatta 177. mektûbda tasavvuf yolunda ilerlemenin şartları olarak
bunlar sayılır (s. 218): “Her şeyden önce, i’tikâdı, Ehl-i sünnet âlimlerinin
bildirdiklerine göre düzeltmek lâzımdır. İkinci olarak fıkıh bilgisini
öğrenmeli ve işleri, bu bilgiye uygun yapmalıdır. Ancak bunlardan sonra,
tasavvuf yolunda ilerlemeye sıra gelir. Bunları yapabilen, felâketlerden
kurtulur. Yapmayanlar kurtulamaz”. Benzer şekilde 210. mektûbda aynı sıralama
verilir (s.252): “Önce, i’tikâdı düzeltmek lâzımdır. Dinden olduğu tevâtür yolu
ile, yani çok kimselerin söylemesi ile zarûrî olarak bilinen şeylere inanmak
elbette lâzımdır. Bundan sonra, fıkıh kitaplarında yazılı olan şeyleri öğrenmek
ve yapmak zarûrîdir. Bundan sonra da tasavvuf yolunda ilerlemek gelir”.
[12]
Ekrem Buğra Ekinci, Hayatı ve Hâtıralarıyla Seyyid Abdülhakîm Arvâsî, 4. tab,
İstanbul: Arı Sanat Yayınevi, 2022, s. 168.
[13]
İmâm-ı Rabbânî, s. 216 (174. mektûb): “Tembelliği, gericiliği çirkin bilirler.
Kıymetli dakikaları, yaldızlı pislikler için elden kaçırmazlar. Ömür
sermayesini, sonu gelmez hayâller arkasında geçirmezler. Yüksekleri bırakıp,
alçaklara bakmazlar. Beğenileni verip, gadab olunanı, kızılanı almazlar.” Ayrıca başlığında “dakikaları kıymetlendirmek
lazım olduğu” ifadesi yer alan 176. mektûbda şu nasihatleri yapar: “Hadîs-i
şerîfde, (Bir kimsenin iyi Müslüman olduğu, lüzumlu şeylerle uğraşıp, fâidesiz
şeylerden uzaklaşması ile belli olur) buyuruldu. Bunun için, zamanları
kıymetlendirmek lâzımdır. Böylece, fâidesiz, boş yere vakit öldürmekten
kurtulmuş olursunuz” (s.217). Dünya hayatının kısalığına temas edilen
mektûblarda şu nasihatler yapılır: “Yavrum! Dünyâda kalmak zamanı pek azdır. Bu
kısa zamanın çoğu da boş yere geçmiş bulunuyor. Pek azı kalmıştır. Âhiret
zamanı ise sonsuzdur” (210. mektûb, s. 252,). “Aklı olan, tâli’li bir kimse,
dünyânın birkaç yıllık hayâtını fırsat bilir, ni’met bilir. Bu kısa zamanda, dünyânın
çabuk tükenen ve hepsinin sonu sıkıntı ve azâb olan, geçici zevklerine, tadına
aldanmaz. Bunlarla vakti kaçırmaz. Bu kısa zamanda tohumunu eker. Bir tane iyi
iş yaparak, sayısız meyveler elde eder” (214. mektûb, s. 257). “Dünyâ hayâtı
çok kısadır. Sonsuz azâblar, buna karşılıktır. Bu zamanı, lüzûmsuz, boş şeyleri
ele geçirmekte kullanan ve böylece sonsuz acılara yakalanan kimseye yazıklar
olsun!” (226. mektûb, s. 278).
[14] a.g.e.,
s. 398-399 (273. mektûb).
[15] a.g.e.,
s. 400 (273. mektûb).
[16] a.g.e.,
s. 382. Mütercim tarafından Mektûbât’ın üçüncü cildindeki 72. mektûbdan
nakledilmiştir.
[17] a.g.e.,
s. 217 (176. mektûb).
[18] a.g.e.,
s. 418 (285. mektûb).
[19]
M. Haşim Kişmî, Berekât Zübdetü’l-Makâmât – İmâm-ı Rabbânî ve Yolundakiler,
trc. A. Fârûk Meyân, 5. tab, İstanbul: Berekât Yayınevi, 1980, s. 122.
[20] Müceddidiye büyüklerinden Abdullah Dehlevî (v. H. 1240/ M. 1824), Mekâtib-i Şerîfe kitabındaki Farsça 85. mektubunda şöyle yazmaktadır: “Simâ’ı tasavvuf büyükleri dinlemişlerdir. Ama bu şiir, kasîde ve ilahîler söylenirken çalgı âleti bulunmamak lâzımdır. Sultân-ı meşâyıh [Nizâmüddîn-i Dehlevî]nin sohbetinde, meclisinde hiçbir çalgı, hiçbir zaman görülmedi. O sohbette bulunanlar, gizlice ağlar, ciğerleri yanardı. Fevâidü’l-Füâd ve Siyerü’l-Evliyâ kitâbları bunu uzun anlatmaktadır. Tasavvuf büyüklerinin yolundan ayrılmak kalbi karartır. O büyükler, kalbde hâsıl olan kabzı, bast hâline çevirmek için veya inbisâtı yani bast, rahatlık, ferahlık hâlini arttırmak için simâ’a izin vermişlerdir. Simâ’ kalbdeki Allah sevgisini ve rikkati arttırır buyurmuşlardır. Gâfillerin yani kalblerinde Allah sevgisi bulunmayanların simâ’ları câiz değildir. Böyle simâ’ meclisleri, toplantıları, fısk [günâh] meclisi olur. Her Müslüman böyle simâ’lardan sakınmalıdır. Tasavvufçulardan, [ney gibi] çalgılara câiz diyenler oldu ise de bunu aşk ve muhabbet sarhoşluğu hâlinde söylemişlerdir. İslamiyet’in yasak ettiği böyle sözlere uyulmaz.” Şah Ğulâm Ali Dehlevî, Mekâtib-i Şerîfe, İstanbul: Hakîkat Kitâbevi, 2010, s. 110-111. Türkçe tercümesi için bkz. Hüseyn Hilmi Işık, Tam İlmihâl, İstanbul: Hakîkat Kitâbevi, 2003, s. 767.