21 Mart 2025 Cuma

Bir Din Tahrifçisine Cevap

Bâtıl davânın müdafii,

Tahrif eder hakikati!

Mevlid kandili ve diğer kandillerin âlimler ve Müslümanlar nazarındaki kıymeti ortadadır. Hazret-i Peygamber devrinden itibaren kıymet gören bu günler, Selefilik veya modernizm tesirinde kalmış kesimler taraftan değersizleştirilmeye ve İslâm dışıymış gibi gösterilmeye çalışılmaktadır. Ancak bunu yapmaya çalışanlar, tahriften başka bir şeye müracaat edemiyorlar.

Buna misal olarak, bir videodaki iddia ve bu iddianın tahlili ele alınacaktır. İddia sahibi şöyle demektedir [1]:

“Böyle bir geleneğin içerisinde 20 yılı aşkın bir süre bulunmuş biri olarak söylüyorum. O zamanlar İmâm Rabbânî’nin Mektûbât’ını birkaç sefer okumuşluğum vardır. Arapça aslından okumak zevk verdiği için öyle onu okurdum. Şunu da söyleyelim o dönem itibariyle bugünkü bunların bu ritüellerinin çoğu kattıklarının hemen hemen tamamına yakını yok. Daha zühd diyeceğimiz, İslâm’ın zühd hali. Sonradan ihdas edilen, uydurulan, eklenen şeylerin çoğunun olmadığı bir dönem.

Orada bir mektup var. Bir öğrencisinden, halifesinden bir mektup geliyor kendisine. Mektupta halifesi diyor ki: Efendim geçenlerde bir Mevlid-i şerîfte bulunduk. Biliyorum siz hoşlanmıyorsunuz böyle bir merasimden. - İmâm Rabbânî hoşlanmıyormuş böyle bir merasimden. Bunu Şer’-i şerîfe uygun bulmuyor. Böyle bir ibadet biçimi yok diyor. Bu şiiri böyle okuyorsunuz. Şiirde anlatılanın çoğunun aslı esası yok. Buna bir ibadet havası veriyorsunuz. Belli zamanlara, mekanlara, artık periyotlarını, yani namaz gibi böyle yeri ve zamanı da belli. Şu zamanda okunur. Ölünün şöyle gününde okunur, böyle zamanlarda okunur - Siz beğenmiyorsunuz ama geçenlerde böyle bir merasim yaptık biz. Orada perde açıldı ben Resulullah’ı gördüm. Çok da memnundu kendileri.

İmâm Rabbânî cevaba geçiyor. Çok sert bir cevap hafızam beni yanıltmıyorsa. Diyor ki hakkın önünde o kadar çok perde var ki, sen de o kadar uzaktasın ki, Şer’-i şerîfe uymadığına göre, ki en önemli ölçüt o. Senin bu gördüğün bırak Resulullah şeytanın ta kendisi olmalı ve senin gibi adamın da işte böyle bir şeyler söylüyordu. Devamını hatırlamıyorum. Neden benim gibi birine ihtiyacı var, yol göstericiye, mürşide falan. Çünkü diyor bulunduğun durum, seviye ortada.”

İddia sahibi, Mevlid gecesini tes’idin (kutlamanın) ve Mevlid-i şerîf okumanın meşru olmadığını göstermek üzere, İslâm âlimlerinin büyüklerinden İmâm-ı Rabbânî’nin Mektûbât isimli kitabındaki bir mektubu referans gösteriyor. İddianın mesnetsiz bir iftira olduğunu göstermeden evvel Mektûbât ve İmâm-ı Rabbânî’nin tasavvuf telakkisi üzerinde kısaca temas etmekte fayda var.

Mektûbât

Mektûbât, Hindistan’da yaşamış ve Hicrî 1034 (M. 1624) senesinde vefat etmiş âlim ve mutasavvıf İmâm-ı Rabbânî ismiyle maruf Ahmed Serhendî’nin mürîdlerine ve dostlarına yazdığı toplam 536 mektuptan oluşan üç ciltlik ekseriyeti Farsça bir eserdir. Bu eserin takriben yüzde beşlik bir kısmı Arapçadır [2]. 

Birinci cild, üç yüz on üç mektûbu hâvidir. İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin mürîdi olan Hâce Yâr Muhammed Bedahşî Tâlekânî tarafından tertip olunmuştur. Bu cild, Dürrü’l-Marife nâmıyla isimlendirilmiş ve İmâm-ı Rabbânî’nin emriyle, 313 mektûbla ikmâl edilerek, Hicrî 1025 (M. 1616) senesinde hitâma erdirilmiştir.

İkinci cild, Nûrul-Halâik nâmıyla isimlendirilmiş olup, 99 mektûbu hâvîdir. Hâce Abdülhay tarafından tertip edilmiştir.

Üçüncü cild ise Hicrî 1031 (M. 1622) yılında Hâce Muhammed Hâşim Kişmî tarafından tertip olunmuş olup, 124 mektûb ihtivâ eder. Bu cild, Marifetü’l-Hakâik nâmıyla meşhûr olmuştur. 1977 yılında, Hüseyn Hilmi Işık Efendi tarafından İstanbul’daki Hakikat Kitabevi’nde, üç cild bir arada olmak üzere iki cild halinde ve toplamda 1270 sayfa olarak tıpkıbasımı yapılmıştır.

İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât’ında İslâmî kâidelere ve Ehl-i sünnete bağlı kalmanın ehemmiyetini sıkça vurgulamış, yaşadığı tasavvufî hâlleri ve seyr u sülûk esnasındaki ruhî tecrübelerini aktarmış, ayrıca vücûd meselesini derinlemesine ele almıştır. Mektuplarında zaman zaman Hindistan’daki dinî ve içtimâî hayattaki hatalara da işaret eden İmâm-ı Rabbânî, bu meselelerde idarecileri ikaz etmiş ve yapılan doğru tatbikatları teşvik etmiştir [3].

Mektûbât, Hicrî 1302 (M. 1887) senesinde Muhammed Murad el-Kâzânî tarafından iki cilt olarak Arapça’ya tercüme edilmiştir. Bu tercüme Hicrî 1316 (M. 1901) yılında Mekke’de basılmıştır. Mektûbât’ın Türkçe’ye ilk tercümesi Hicrî 1158 (M. 1745) yılında Müstakimzâde Süleyman Sâdeddin Efendi tarafından aslından yapılmıştır. Günümüz Türkçesine yapılan tercümelerin biri hariç tamamı, Murad el-Kâzânî’nin Arapça tercümesi esas alınarak yapılmıştır. Bu sebeple, Arapça tercümedeki mühim bir hata, bu tercümeyi esas alarak Türkçeye yapılan tercümelerde de tekrar edilmiştir [4].

Günümüz Türkçesindeki en başarılı tercüme ise, Arapça ve Farsçaya vukufu yanı sıra, fen ve İslamî ilimlere ve bilhassa tasavvufa olan hâkimiyetiyle tanınmış Hüseyn Hilmi Işık Efendi tarafından aslı olan Farsça’dan yapılmıştır [5]. Onun tercümesi, adeta İmâm-ı Rabbânî Türkçe yazmış gibi akıcı ve tesirlidir.

Bid’atler ve Sünnet-i Seniyye

İmâm-ı Rabbânî, sünnet-i seniyyeye büyük bir hassasiyetle bağlıdır. Dinde sonradan ortaya çıkarılan bid’atlerin her türlüsünden sakınılmasının ehemmiyetini mektuplarında sıklıkla vurgulamıştır. Müceddid-i Elf- i Sâni (ikinci bin yılın müceddidi/yineleyicisi) lakabını almasının sebeplerinden biri de budur. İmâm-ı Rabbânî, bu müceddidlik vasfı ile, İslamiyette bulunmayıp, sonradan ortaya çıkan yenilikleri, sünnete uymayan, ters düşen bid’atleri, yani inanç, amel ve sözleri temizleyerek, dini aslî hâline döndürmeye çalışmıştır [6].

Fıkıh ve Tasavvuf

İmâm-ı Rabbânî ve kurucusu olduğu Müceddidiye yolunda tasavvuf, fıkıh ile şekillenmiştir. Bu yolun esaslarından biri, fıkhın rehberliğinde bir tasavvuf telakkisinin kabul edilmesidir. Tasavvufun, Ehl-i sünnet itikâdından ve İslâmiyyetin emirlerinden başka şeylere kavuşmak için olmadığı vurgulanır [7]. Fıkıh olmadan tasavvufun hidayete değil, dalalete sevk edeceği üzerinde ısrarla durulmuş, fıkha muvafık olmayan her türlü işe karşı çıkılmıştır [8]. Diğer bir lakabı olan “Sıla” (birleştirici) da, tasavvufu fıkıh ilmiyle birleştirdiği için devrin âlimleri tarafından kendisine verilmiştir. 

Müteaddit mektuplarında bu hususa işaret vardır. Mesela Ahmed Berkî’ye yazdığı mektupta, “Sizin bu nimete kavuşmanız, İslâmiyet bilgilerini öğretmekle ve fıkıh hükümlerini yaymakla olmuştur” diyor [9]. Bir mektupta fıkıh kitaplarının tasavvuf kitaplarından öncelikle okunmasına işaret ederek, “kıymetli toplantılarınızda, tasavvuf kitapları okunulduğu gibi, fıkıh kitaplarının da okunulması ve öğrenilmesi lâzımdır. … Hattâ tasavvuf kitapları okunmasa da zararı olmaz; çünkü, tasavvuf bilgileri hâl ile, zevk ile, tadını tadarak elde edilir. Okumakla, dinlemekle anlaşılmaz. Fıkıh kitaplarını okumamak ise, zararlı olabilir” yazmaktadır [10].

Başka bir mektupta Müslümanların vazifeleri içinde fıkıh öğrenmenin ehemmiyeti şu şekilde ifade edilir [11]: “Müslümanların birinci vazîfesi, i’tikâdı düzeltmektir. Ehl-i sünnet ve’l-cemâ’at âlimlerinin bildirdiklerine uygun olarak inanmaktır. Çünkü, Cehennemden kurtulacağı bildirilmiş olan bir fırka bunlardır. İkinci olarak, lâzım olan şey, fıkıh bilgilerini öğrenmek ve her şeyi bu bilgiye göre yapmaktır. İki kanat gibi olan bu i’tikâd ve amel elde edildikten sonra, mukaddes âleme uçmalıdır.”

Ehem-Mühim

İmâm-ı Rabbânî, ehem-mühim prensibini talebelerine ve sevenlerine kazandırmayı şiar edinmiş büyük bir İslâm âlimidir. Nitekim Osmanlı son devir âlimlerinden Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretlerinin buyurduğu gibi, “tasavvuf, ehemmi mühimme tercih etmektir” [12]. Yani, mühim bir iş, daha az mühim olanın önüne alınmalıdır.

Bu prensibin tatbikatının bir neticesi, yukarıda bahsi geçen, i’tikâd ve fıkıh bilgilerinin tasavvuftan öne alınmasında görülebilir. Ayrıca zamanı mühim işlerde değerlendirme noktasında dakikaların dahi dikkate alınmasını tavsiye etmektedir [13].

Mevlid-i şerîf

Gelelim Mevlid-i şerîf münasebetiyle yapılan merâsimlere... İddia sahibinin, Mektûbât’ı birkaç defa okuduğunu söyleyerek kitabın muhtevasına hâkim olduğunu göstermeye çalışırken kullandığı bir ifadeye bilhassa dikkat etmek gerekir: “Arapça aslından okumak…”. Oysa, Mektûbât’ın aslı Farsça olup, yalnızca takriben %5’lik küçük bir kısmı Arapça’dır. Bu hal, iddia sahibinin aslında okuduğu metnin Farsça’dan Arapça’ya yapılmış tercümesi olduğunu dahi fark etmediğini göstermektedir.

İddia sahibinin Mevlid-i şerîfi ve buna dair merasimleri İslâm dışı göstermek için söylediklerinde, Mektûbât’ın ilk cildinin 273. mektûbundaki ifadeler tahrif edilmiştir.

Şöyle ki İmâm-ı Rabbânî’nin, Mevlid-i şerîf merâsiminden hoşlanmaması ve bunu Şer’-i şerîfe uygun bulmaması iddiası, 273. ve diğer mektûblar dikkatle okunduğunda hakikate muhaliftir.  273. mektûbda sual edilen mesele şudur [14]: “Teganni ile okumayı ve dinlemeyi sıkı yasak ettiğimiz gibi, Mevlidi de yasak edecek miyiz?”.  Suale “Kıymetli kardeşimiz Muhammed Nu’mân ve buradaki sevdiklerimizden birkaçı, Resulullah sallallahü aleyhi ve sellem efendimizin bu mevlid cemiyetlerini çok beğendiklerini rüyada görmüşlerdir” şeklinde bir ifade de eklenmiştir.

İmâm-ı Rabbânî cevapta ilk olarak rüyalara göre değil de mürîdlerin rehberinin sözlerine göre hareket etmeleri lüzumunu ifade eder. Rüyada görülenin Resulullah aleyhisselâm olup olmadığının bilinemeyeceğine dikkat çekerek, rüyalara hüküm çıkaracak şekilde kıymet atfetmenin doğru olmadığını uzunca izah eder. Sonrasında meseleye dair şunları yazar:

“Yolumuza uymayan şey şarkı, raks, dans olsun veya mevlid, kasîde, gazel okumak olsun birdir. Her yolun maksûda kavuşturan özel şartları vardır. Bu tarîkde maksada kavuşabilmek, bu işleri yapmamaya bağlıdır. Bu yolda ilerlemek isteyenlerin bu yola uygun olmayan şeylerden sakınması lâzımdır. Başka yollarda yapıldığına bakmaması lâzımdır. Behâüddîn-i Buhârî ‘kuddise sirruh’ buyurdu ki, (Biz bu işi yapmayız ve kötü de bilmeyiz). Yani bu iş, bizim yolumuza uygun olmadığı için yapmayız. Fakat başka tarîkatlerin büyükleri yaptıkları için, inkâr da etmeyiz” [15].

Buradaki ifadelere dikkat edilirse, İmâm-ı Rabbânî mevlid okumanın tasavvufî seyrü süluk çerçevesinde kendi yollarında uygun olmadığını, diğer tariklerde yapılmasına da karşı çıkmadıklarını açıkça beyan buyurmaktadırlar. Böylece, iddia sahibinin İmâm-ı Rabbânî’ye atfederek ortaya attığı mevlidin Şer’-i şerîfe uymadığı sözleri mezkûr mektupla tenâkuz halindedir.

İmâm-ı Rabbânî, mevlid cemiyetlerinde teganni ile okumaya karşıdır. Bir mektubunda bunu şu şekilde izah eder: “Kur’ân-ı kerîmi, kasîdeleri ve mevlidi güzel sesle okumak câizdir. Harâm olan, nağme yapmak, yani sesi mûsikî perdelerine uydurmaktır ki, harfler değişmekte, mana bozulmaktadır. Bunları, nağme yapmadan ve Allah rızâsı için okumak şartı ile, güzel sesle okumak câizdir. Fakat, dinlerini kayırmayanlar, bu şartları gözetmiyeceklerinden, buna da müsâade etmemek, bu fakîre daha uygun geliyor” [16].

Ayrıca 266. mektûbda da müfessir ve fakihlerden iktibaslarla teganninin âyet-i kerîmelerle yasak edildiğini uzunca izah etmektedir. İçinde teganni olmayan şiir ve kaside, yani Mevlid-i nebî, okumayı bile “başkalarına bırakıp, sessizce, bâtındaki nisbeti muhafaza etmeye” çalışılmasının lüzumuna dair nasihatte bulunmaktadır [17]. Kaside okumanın bazen faydalı olabileceği, ancak şartlarının gözetilmemesi halinde zararlı olacağı da ifade edilmektedir [18].

Birinci cilt 176. mektubda talebelerinden Muhammed Sıddık’a şöyle yazıyor: “Zamanları kıymetlendirmek lâzımdır. Böylece, fâidesiz, boş yere vakit öldürmekten kurtulmuş olursunuz. Şiir, kasîde yani Mevlid-i nebî okumağı düşmanlara bırakıp, sessizce, bâtındaki nisbeti muhâfaza etmeğe çalışmalıdır.”

İmâm-ı Rabbânî, Şeyh Saîd el-Bûsîrî’nin Hazret-i Peygamber için yazdığı ve Kasîdetü’l-Bürde ismiyle meşhur olan kasidesini talebeliğinde okumuş ve Kâdı Behlûl Bedahşânî’den icazet almıştır [19].

Bütün bunlar dikkate alındığında, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin, ehemmi mühimme tercih etme düsturu mucibince muayyen şartları hâiz olmayan mevlid cemiyetlerini tasvip etmediği görülmektedir. Mevlide muhalif olmadığı, Mektûbât’ından yapılan nakillerle açıkça anlaşılmaktadır.

Müceddidiye yolunun büyükleri mevlid cemiyetlerinde bulunmuş, mevlid okutup dinlemişlerdir [20]. Aralarında Ömer Ziyaeddin Dağıstanî gibi mevlid kasidesi yazanlar bile vardır. Son olarak, İmâm-ı Rabbânî’nin son temsilcilerinden Seyyid Abdülhakîm Efendi’nin, mevlid okumanın Hazret-i Peygamber zamanında bulunmadığı ve bu sebeple bid'at olduğu bâtıl kanaatinde bulunan Vehhâbî meşreblileri ikaz için Mevlid-i şerîf okumanın meşruiyetine dair risâle kaleme almıştır.

İlmî haysiyet (probité intellectuelle)

Bir ilim adamı, bilhassa dinî bir meseleyi ele alırken, kendi kabullerini, sanki okuduğu metinlerde mevcutmuş gibi atfetme hatasına düşmemelidir. Bu, ilmî haysiyetin asgari gereğidir.


Referans ve Notlar

[1]  H. Aydemir meal dersinden: “03.07.2017 6 – En’am Suresi 125 – 2” https://youtu.be/pHqVbsuNKKg?si=5ZGa46NLEl77ZJBb&t=252

[2] Mehmet Atalay, “Mektûbât-ı İmâm-ı Rabbânî’nin Arapça Nüshasında Bir Tercüme Hatası ve ‘Önemi’”, Kilis 7 Aralık Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2019, cilt: VI, sayı: 11, s. 769-794.

[3] Necdet Tosun, İmâm-ı Rabbânî, İstanbul: Kaynak Yayınları, 2006, s. 46.

[4] Mehmet Atalay, a.g.m.

[5] Hüseyn Hilmi Efendi’nin hayatı, tahsili ve eserlerine dair bkz. Ekrem Buğra Ekinci, Ebedî Seâdet Yolunda Bir Ömür – Hüseyn Hilmi Işık, 3. tab, İstanbul: İhlâs Vakfı Yayınları, 2021.

[6] Ekrem Buğra Ekinci, “İmâm-ı Rabbânî’nin Tecdid Anlayışı ve Müceddidliği”, Uluslararası İmâm-ı Rabbânî Sempozyumu Tebliğleri, 2018, s. 121-128.

[7] İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât Tercemesi, trc. Hüseyn Hilmi Işık, cild I, İstanbul: Hakîkat Kitabevi, 2005, s. 379 (266. mektûb).

[8] a.g.e., s. 296 (237. mektûb). Bu mektûbda sağlam bir Ehl-i sünnet itikadı ve fıkıh altyapısı olmadan tasavvufta ilerlemenin felakete yol açacağı şu şekilde ifade edilir: “Ehl-i sünnet i’tikâdı ve fıkıh bilgilerine uygun işler, tayyârenin iki kanadı gibidir. Bu iki kanat sağlam olmadıkça, maddesiz, zamansız âleme uçulamaz. Bu iki kanat elde edilmeden, ahvâl ve mevâcid hâsıl olursa, felâket uçurumuna doğru yuvarlanıldığı anlaşılmalıdır.”

[9] a.g.e., s. 402 (275. mektûb).

[10] a.g.e., s. 49 (29. mektûb). Benzer nasihat 193. mektûbda da yapılmaktadır (s. 230): “İ’tikâdı düzelttikten sonra halâl, harâm, farz, vâcib, sünnet, mendûb, mekrûh olan şeyleri de fıkıh kitaplarından öğrenmek ve her işi bunlara göre yapmak da lâzımdır. Talebeden birkaçına emir buyurunuz da Fârisî dilinde yazılmış fıkıh kitaplarından birisini, toplandığınız zaman okusunlar. Mecmû’a-i Hânî ve Umdetü’l-İslâm adındaki kitapları okumak çok uygun olur.”

[11] a.g.e., s. 139 (91. mektûb). Benzer ifadeler 94,177 ve 210. mektûblarda da yer almaktadır. Hatta 177. mektûbda tasavvuf yolunda ilerlemenin şartları olarak bunlar sayılır (s. 218): “Her şeyden önce, i’tikâdı, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiklerine göre düzeltmek lâzımdır. İkinci olarak fıkıh bilgisini öğrenmeli ve işleri, bu bilgiye uygun yapmalıdır. Ancak bunlardan sonra, tasavvuf yolunda ilerlemeye sıra gelir. Bunları yapabilen, felâketlerden kurtulur. Yapmayanlar kurtulamaz”. Benzer şekilde 210. mektûbda aynı sıralama verilir (s.252): “Önce, i’tikâdı düzeltmek lâzımdır. Dinden olduğu tevâtür yolu ile, yani çok kimselerin söylemesi ile zarûrî olarak bilinen şeylere inanmak elbette lâzımdır. Bundan sonra, fıkıh kitaplarında yazılı olan şeyleri öğrenmek ve yapmak zarûrîdir. Bundan sonra da tasavvuf yolunda ilerlemek gelir”.

[12] Ekrem Buğra Ekinci, Hayatı ve Hâtıralarıyla Seyyid Abdülhakîm Arvâsî, 4. tab, İstanbul: Arı Sanat Yayınevi, 2022, s. 168.

[13] İmâm-ı Rabbânî, s. 216 (174. mektûb): “Tembelliği, gericiliği çirkin bilirler. Kıymetli dakikaları, yaldızlı pislikler için elden kaçırmazlar. Ömür sermayesini, sonu gelmez hayâller arkasında geçirmezler. Yüksekleri bırakıp, alçaklara bakmazlar. Beğenileni verip, gadab olunanı, kızılanı almazlar.”  Ayrıca başlığında “dakikaları kıymetlendirmek lazım olduğu” ifadesi yer alan 176. mektûbda şu nasihatleri yapar: “Hadîs-i şerîfde, (Bir kimsenin iyi Müslüman olduğu, lüzumlu şeylerle uğraşıp, fâidesiz şeylerden uzaklaşması ile belli olur) buyuruldu. Bunun için, zamanları kıymetlendirmek lâzımdır. Böylece, fâidesiz, boş yere vakit öldürmekten kurtulmuş olursunuz” (s.217). Dünya hayatının kısalığına temas edilen mektûblarda şu nasihatler yapılır: “Yavrum! Dünyâda kalmak zamanı pek azdır. Bu kısa zamanın çoğu da boş yere geçmiş bulunuyor. Pek azı kalmıştır. Âhiret zamanı ise sonsuzdur” (210. mektûb, s. 252,). “Aklı olan, tâli’li bir kimse, dünyânın birkaç yıllık hayâtını fırsat bilir, ni’met bilir. Bu kısa zamanda, dünyânın çabuk tükenen ve hepsinin sonu sıkıntı ve azâb olan, geçici zevklerine, tadına aldanmaz. Bunlarla vakti kaçırmaz. Bu kısa zamanda tohumunu eker. Bir tane iyi iş yaparak, sayısız meyveler elde eder” (214. mektûb, s. 257). “Dünyâ hayâtı çok kısadır. Sonsuz azâblar, buna karşılıktır. Bu zamanı, lüzûmsuz, boş şeyleri ele geçirmekte kullanan ve böylece sonsuz acılara yakalanan kimseye yazıklar olsun!” (226. mektûb, s. 278).

[14] a.g.e., s. 398-399 (273. mektûb).

[15] a.g.e., s. 400 (273. mektûb).

[16] a.g.e., s. 382. Mütercim tarafından Mektûbât’ın üçüncü cildindeki 72. mektûbdan nakledilmiştir.

[17] a.g.e., s. 217 (176. mektûb).

[18] a.g.e., s. 418 (285. mektûb).

[19] M. Haşim Kişmî, Berekât Zübdetü’l-Makâmât – İmâm-ı Rabbânî ve Yolundakiler, trc. A. Fârûk Meyân, 5. tab, İstanbul: Berekât Yayınevi, 1980, s. 122.

[20] Müceddidiye büyüklerinden Abdullah Dehlevî (v. H. 1240/ M. 1824), Mekâtib-i Şerîfe kitabındaki Farsça 85. mektubunda şöyle yazmaktadır: “Simâ’ı tasavvuf büyükleri dinlemişlerdir. Ama bu şiir, kasîde ve ilahîler söylenirken çalgı âleti bulunmamak lâzımdır. Sultân-ı meşâyıh [Nizâmüddîn-i Dehlevî]nin sohbetinde, meclisinde hiçbir çalgı, hiçbir zaman görülmedi. O sohbette bulunanlar, gizlice ağlar, ciğerleri yanardı. Fevâidül-Füâd ve Siyerül-Evliyâ kitâbları bunu uzun anlatmaktadır. Tasavvuf büyüklerinin yolundan ayrılmak kalbi karartır. O büyükler, kalbde hâsıl olan kabzı, bast hâline çevirmek için veya inbisâtı yani bast, rahatlık, ferahlık hâlini arttırmak için simâ’a izin vermişlerdir. Simâ’ kalbdeki Allah sevgisini ve rikkati arttırır buyurmuşlardır. Gâfillerin yani kalblerinde Allah sevgisi bulunmayanların simâ’ları câiz değildir. Böyle simâ’ meclisleri, toplantıları, fısk [günâh] meclisi olur. Her Müslüman böyle simâ’lardan sakınmalıdır. Tasavvufçulardan, [ney gibi] çalgılara câiz diyenler oldu ise de bunu aşk ve muhabbet sarhoşluğu hâlinde söylemişlerdir. İslamiyet’in yasak ettiği böyle sözlere uyulmaz.” Şah Ğulâm Ali Dehlevî, Mekâtib-i Şerîfe, İstanbul: Hakîkat Kitâbevi, 2010, s. 110-111. Türkçe tercümesi için bkz. Hüseyn Hilmi Işık, Tam İlmihâl, İstanbul: Hakîkat Kitâbevi, 2003, s. 767.


1 Aralık 2024 Pazar

“The New Turkish - Yeni Türkçe”

İttihad ve Terakki Cemiyeti’nde vazife almış, Ankara Hareketi’ni desteklemiş, TBMM'de milletvekilliği yapmış olan gazeteci ve yazar İsmail Habib Sevük (v. 1954), “Dil davasında kat’î karara doğru - Fecaat safhası” başlıklı makalesinde Türkçe üzerinde yapılan tahribata dikkat çekmektedir. Tercümesini okuyacağınız Türkolog Hony’nin makalesinden {H. C. Hony, “The New Turkish”, The Journal of the Royal Asiatic Society of Great Britain and Ireland, No. 2, 1947, pp. 216-221} ise Sevük’ün bu yazısı vesilesiyle haberdar oldum. Sevük, yazısında Hony’den şu şekilde bahseder:

Mekteb tecrübe tahtası mı?

Mektebi nasıl tecrübe tahtası yaptığımızı anlatmak için yazının başında rahmetli Cemal Nadir’in karikatüründen bahsettim. Yazıyı bitirirken İngiliz müsteşriki H. C. Hony’nin de dilimize dair “Asya Kraliyet Cemiyeti Gazetesi”nde neşrettiği etüde Cemal Nadir’in aynı karikatürüyle başladığını işaret edeyim. O ki yalnız müsteşrik değil türkologdur, yazısına o karikatürü neye baş tacı yapmış?

Bir Avrupalının havsalasına sığmayacak şey, mektebi tecrübe tahtası yapmaktır da onun için. Bütün medeni milletlerde mektebe “acaba?” girmez. Mekteb klasik yer, oraya ancak katileşen hakikatlerle acabası kalkmış bilgiler girer. Her yeni nazariye, her yeni ıstılah, her şey müzakere ve münakaşa safhaları bitip iyice tebellür ettikten sonradır ki onlara karşı mektebin kapısını açarlar.

Bunun tersine, bizdeki gibi, mektebin tecrübe tahtası yapılması istikballe oynamak demektir. Garb medeniyeti sağlam temelli mektebden doğdu. Sallantılı mektebden ancak hüsran doğar. Hem medeniyet kervanına katılmak davası hem o medeniyetin ana temeline karşı aykırı hareket; hiç olmazsa büyük bir tenakuza düştüğümüzü görelim.

Hony’nin makalesi kısa olmasına rağmen, “Dil Devrimi”nin dışarıdan bir gözle tahlil ve İngilizce ile mukayese edilerek kaleme alınmış olması, ehemmiyetini daha da arttırmaktadır.


Yeni Türkçe

H. C. Hony

Elimde, bu yıl başlarında zamansız bir şekilde vefat eden kabiliyetli Türk karikatürist Cemal Nadir’in bir karikatürü var. Bu karikatürde bir kadın muallim, kara tahtada tebeşirle çizilmiş bir “artı” işaretini (+) gösteriyor ve bir çocuğa bu işaretin ne olduğunu soruyor. Çocuk şu cevabı veriyor: “Üç yıl önce buna cem deniyordu, iki yıl önce zaid, geçen yıl toplama; şimdi ne dediklerini gerçekten bilmiyorum.”

Bu karikatür, modern Türk çocuğunun karşılaştığı müşkülleri biraz mübalağalı bir şekilde tasvir etmektedir. Derslerini almak için gittiği yer, mektep muallimlerinin ve sair resmî zevatın huzurunda “okul” diye telaffuz etmesi gereken bir mahaldir. Lakin, ebeveynleri ve halk umumiyetle oraya “mektep” der; zira bu tabir, Türkler arasında böyle müesseselerin mevcudiyetinden beri “school” manasında kullanılagelmiştir. Gazetelerde ise, bu çocuk kimsenin günlük konuşmada kullanmadığı ve ebeveyninin dahi anlamakta müşkülât çekeceği bazı kelimelerle karşılaşacaktır.

Bütün bunlar, Türk lisanını reforme etmek için başlatılan bir hareketin neticesidir. Bu ihtiyacın hissedilmesi takriben seksen sene evvel başlamış, ancak 1908 tarihindeki Kanun-ı Esasi’den sonra tatbik sahasına konulmuştur. 1928’de gerçekleştirilen harf inkılâbı ile birlikte Cumhuriyetin tesisiyle gelen umumî Garplılaşma cereyanı sayesinde büyük bir hız kazanmıştır. Bu vakte kadar yapılmış olan reformlar, edebiyat erbabının tabii surette gerçekleştirdiği faydalı teşebbüslerdir.


Lisan, canlı bir varlıktır. Tabii bir tekâmül ve inkişafa sahiptir. İçerisinde meydana gelen değişiklikler kendiliğinden olduğu müddetçe, daha mükemmel bir hâle gelmesi ihtimali vardır. Ancak büyük müdahaleler, lisanın sıhhatini tehlikeye atabilir. Küçük müdahalelerin bile, ehil olmamak şöyle dursun, mütehassıslar tarafından icrası elzemdir.

Şimdi, harflerin değiştirilmesinden sonra, lisana müdaheleler “Dil Kurumu” namındaki bir müessese tarafından üstlenilmiştir. (Bu kısımda köşeli parantez içerisinde “Yeni İngilizce”deki muadilleri verilmekte ve bunların Türkçe’dekilerinden daha az gülünç olmadığı ifade edilmektedir.) Bu müessese, ekseriyetle siyasilerden müteşekkildir ve bunlar umumiyetle mütehassıs değildir. Bu cemiyetin raporları, güya akademik bir müessesenin raporlarından daha absürttür.

Mesela, bir raporun üçte biri, “silindir” kelimesinin Fransızca “cylindre” kelimesinden türemediğini, aksine Türkçe “silindirmek” (düzleştirmek) fiilinden türediğini ispat etmeye ayrılmıştır; muhtemelen aynı kelimenin “silindir şapka” manasında da aynı kökten geldiği iddia edilecektir!

Bir diğer paragrafta ise “atlet” (Fransızca “athlète”) kelimesinin Yunanca kökenli olmadığı, bunun yerine Türkçe “atlamak” (zıplamak) fiilinden türediği kati bir şekilde iddia edilmektedir.

En tuhafı ise “sportmen” (sporcu) kelimesinin “one who disports himself - kendini eğlendiren kimse” manasında değil, eski Tatarca “sıbırmak” (avlanmak) kökünden geldiğinin savunulmasıdır!

Bu denli saçma iddialardan sonra, Dil Kurumu’nun bir lisanı ıslah gibi hassas bir ameliyeyi icra liyakatine sahip olup olmadığını sorgulamak gayet makuldür.


Türk lisan inkılabının esas gayesi, Arapça ve Farsça menşeli tüm kelimeleri ortadan kaldırmaktır. Şimdi, bir İngiliz, böyle bir hareketin tesirlerini değerlendirmede hususi bir ehliyeti haizdir. İngilizce, eski Anglo-Sakson aslına dayanmakla birlikte, İngilizlerin medeniyetlerini elde ettikleri lisanlardan alınan geniş bir kelime hazinesiyle zenginleştirilmiştir. Keza, Türkçe de eski ve orijinal bir Türkçe temeline dayanır ve Türklerin medeniyetlerini ekseriyetle borçlu oldukları Arapça ve Farsça lisanları ile zenginleştirilmiştir.

Eğer biz {İngilizler} lisanımızı reforme (?) etmek maksadıyla, Latin ve Yunanca menşeli tüm kelimeleri çıkarıp, bunların yerine Anglo-Sakson köklerden türetilmiş ve mevcut manalarından saptırılmış kelimeler koymaya kalkışsaydık, Türklerin başına gelenlere benzer bir neticeyle karşılaşırdık. Ancak, burada adil olmak icap eder. Zira İngilizcedeki Latince ve Yunanca kelimeler ekseriyetle Anglo-Saksonlaşmış bir forma bürünmüştür. Buna mukabil, Türkçe’deki Arapça ve Farsça kelimeler, umumiyetle orijinal formlarını muhafaza etmiş (farklı bir telaffuzla olsa dahi) ve çoğu kez orijinal yapılarında, bilhassa izafet ile kullanılmıştır. {Hakikatte böyle mi?}

1908’e kadar, bu kelimeler ve terkiplerin kullanılışı o derece yaygındı ki, yazılı lisan ancak yüksek tahsil görmüş kimseler tarafından anlaşılabiliyordu. İşte, buna misal olarak ne resmi bir vesikadan ne de yüksek bir edebi eserden değil, bir mizahi roman olan Araba Sevdası’ndan bir pasaj alalım. Bu eser, 1889’da Türk edebiyatını modernleştirmeye öncülük eden yazarlardan biri olan Recaizade Mahmut Ekrem tarafından kaleme alınmıştır:

“Dünya yüzünde hiçbir kimseden nail olamayacağı bu tesliyet-i hâmuşâne-i merhametkârâneyi mader-i mihribanının o şule-i nazar-ı şefkatinde buldu. Mader-i mihriban ise ferzend-i hevesperestinin saika-i heveskâri-i şebâb ile vâki olan her bir kusurunu affedip unuttuktan sonra varını yoğunu da selâmeti uğrunda fedâ etmek için oğlundan hiss-i nedameti müş'ir edna bir vaz ü nümâyişe müftekir ve muntazır bulunuyordu. İşte bu nümâyişi nûr-i didesinin o cilve-i nigâh-ı memnuniyetinde gördü.”

(“Dünyada hiçbir kimseden alamayacağı bu sessiz teselliyi, şefkatli bir annenin merhamet dolu bakışında buldu. O şefkatli anne, oğlunun gençliğin arzularıyla işlediği her kusuru affetmiş ve unutmuş, onun kurtuluşu için her şeyini feda etmeye hazır bir şekilde, oğlundan gelecek en ufak bir pişmanlık işaretini bekliyordu. Ve şimdi, bu işareti sevgili evladının mutluluk dolu bakışında gördü.”)

Elbette, bu gibi bir vaziyet için bir şeyler yapılması icap etmekteydi. Bu öyle bir surette yapıldı ki, bugün tahsilli Türk gençlerinin ekseriyetinin dahi yukarıdaki pasajı anlamaktan âciz kalacağı tahmin edilebilir. Hakikaten, Dil Kurumu sahneye çıkmadan evvel, lüzumlu olan esaslı ıslahatlar, tabiî ve zorlama olmaksızın gerçekleştirilmişti. Mesela, Ömer Seyfeddin, Yakup Kadri, Halide Edip, Refik Halit ve Reşat Nuri gibi muharrirler, evvelki asrın absürtlüklerinden tamamen münezzeh, lakin Arapça ve Farsçanın sağladığı kelime zenginliğini muhafaza eden güzel Türkçe eserler kaleme almışlardı.

Yeni reformlar, üç kısma ayrılabilir ve bunları sırayla ele alacağım:

(a) Mevcut Türkçe kelimelerin manalarının değiştirilmesi suretiyle, bazı Arapça kelimelerin çıkarılması. Bu, en fazla itiraz edilesi usuldür. Zira mevcut bir kelimenin iki veya hatta üç vazifeyi birden görmesini mecburi kılarak lisanın fakirleşmesine sebebiyet verir. Güzel bir misal, savaş kelimesidir. Savaş aslen bir mücadele, bir kavga manasına gelir; ancak şimdi harp (war) ve muharebe (battle) kelimelerinin yerine de kullanılmaktadır. Benzer şekilde, barış, ki “reconciliation – uzlaşma” veya “peace between neighbours - komşular arasındaki sulh” manasına gelir, şimdi sulh (peace) kelimesinin manasını da üstlenmiştir. 

Tetkik etmek (to examine) şimdi incelemek olmuştur ki, Sami Bey ve Redhouse gibi iki büyük otoriteye göre, incelmek gibidir ve bu kelime “nazik (fine) veya ince (slender) olmak”, hatta “fazla incelik (over-refined) göstermek” manalarına gelir. Tab' etmek (to print) ise basmak olmuştur ki, zaten hâlihazırda fazla yüklü olan bu kelimeye bir vazife daha eklenmiştir. İşte bu yeniliklerden birkaçı:

boşaltmak (to empty), tahliye etmek (to evacuate) yerine; azlık (paucity),  ekalliyet (minority) yerine; yabancı (stranger), ecnebi (foreigner) yerine; seçim (choice), intihap (election) yerine; sağlamak (to render safe or secure), temin etmek (to ensure) yerine; yaymak (to spread),  neşretmek (publish) yerine.

Bazı değişiklikler tam manasıyla gülünçtür: Mesela, tartışma (a weighing each other, or a trial of strength - birbirini tartma veya güç denemesi), münakaşa (dispute - tartışma, discussion - müzakere) yerine;  bağımsızlık (lack of ties - bağlardan yoksunluk), istiklal (independence) yerine; yorumcu (interpreter of dreams - rüya yorumlayan kimse), “commentator – yorumlayan” veya “spokesman – sözcü” yerine kullanılmaktadır. Şayet Dil Kurumu bir miktar mizah anlayışına sahip olsaydı, Nazi Almanyası ve Sovyet Rusya’nın “commentators – yorumcuları” için bilhassa bu tabiri seçtiklerini düşünmesini isterdim; fakat böyle değildir.

Yeni vekillik/bakanlık (minister) isimleri en gülünç değişikliklerden bazılarını teşkil etmektedir; yaklaşık İngilizce karşılıkları şu şekildedir: Hariciye Vekili (Foreign Minister), Dış işleri Bakanı [Looker of Outside Affairs] olmuştur. Bu, son derece talihsiz bir tercihtir; çünkü yalnızca Dışişleri, çoğunlukla tek kelime olarak yazılmakta ve Türkçe ahenk kurallarına aykırı olmaktadır, ayrıca “ı” harfine bir nokta eklenmesi veya sesin hafifçe değişmesiyle bu kişi "dişçi" (Dişişleri Bakanı = Looker of Teeth Affairs) hâline gelebilir! Dahiliye Vekili, İçişleri Bakanı [Looker of Inside Affairs] olmuştur; Nafia Vekili (Minister of Public Works), Bayındırlık Bakanı [Looker of Prosperity] olmuştur; Ziraat Vekili (Minister of Agriculture), Tarım Bakanı [Looker of Agerdurning (Danca'daki Agriculture kelimesinden türetilmiş olup, tarım kelimesi bir Çağatayca kökene dayanmaktadır)] olmuştur. Maarif Vekili (Minister of Education), Eğitim Bakanı [Looker of Opdragging (Danca opdrage kelimesinden, yani "terbiye etmek" manasına gelmekte olup; eğitim kelimesi, Çağatayca'daki eğitmek fiilinden türetilmiş bir Türkçe formundadır)] olmuştur. Ticaret Vekili, Tecim Bakanı [Looker of Good Management (tecimek, “iktisad etmek” veya “kendi işlerini iyi idare etmek” manasına gelen mahallî bir kelimedir; maalesef, buna tekabül eden bir İngilizce mahallî kelime bulamadığımdan dolayı üzgünüm)] olmuştur. İnhisarlar Vekili (Minister of Monopolies), Tekel Bakanı [Looker of Singlehold] olmuştur. {Tecim ve cim kelimelerinden tesadüfen terkip edilmiştir.}

(b) Mevcut Türkçe köklerden kelime türetmek. Tabii ki, yeni türetmeler için bu metoda itiraz edilemez— zira bütün lisanlar bu usulü tatbik etmek mecburiyetindedir. Uçmak (to fly) kelimesinden uçak (aeroplane) güzel bir tercihtir ve daha evvel kullanılan Arapça tayyare (a child's kite - çocuğun uçurtması) kelimesinden daha evladır. Fakat, asırlardır tamamen Türkçeleşmiş bir kelimeyi atmak, yerine Türkçe görünümlü sun’i (uydurma) bir kelime koymak ve buna öz Türkçe demek akıldan uzaktır. Mesela, mektep gibi tamamen Türkçeleşmiş bir kelimeyi neden İngilizcedeki “school” karşılığında okul [teachit] olarak değiştirelim? İşte diğer bazı misaller: mevzu (subject), konu [underthrow]; maznun (suspected or accused), sanık [suppose] olmuştur.

(c) Ecnebi kelimelerin, bilhassa Fransızca kelimelerin iktibası. Daha evvel kullanılan ağır Arapça terimlerin yerine, ecnebi teknik terimlerin ikamesi faydalı görülebilir. Oksijen (oxygen), şüphesiz ki müvellidülhumuza kelimesinden daha makbuldür. Lakin, mesele, rekolte (harvest), rötar (delay - gecikme, lateness of a train - trenin geç kalması vs.), metot (method) gibi kelimelerin kullanımı meselesine geldiğinde değişmektedir.

Bu kelimeleri Arapça menşeli kelimelerin yerine kullanmak, ancak kızartma tavasından ateşe atlamak {yağmurdan kaçarken doluya tutulmak} gibidir. Dahası, tamamen Türkçeleşmiş kelimeler yerine bu tür ecnebi kelimeleri tercih etmek, yalnızca bir tür entelektüel züppelik addedilir. Evvelki Türk nesillerini eğlendiren ve bir o kadar da sinirlendiren züppelik anlayışının yeniden canlanmasıdır.

Bence, bu zengin ve ahenkli lisanın karşı karşıya bulunduğu gerçek tehlikeyi göstermek için yeterince izahat verdim. (Burada bilhassa “sonorous – ahenkli” kelimesini kullandım, zira Türkçenin birçok güzelliklerinden biri, Arapçanın o boğumlu ve genizden gelen seslerini telaffuz edememesi neticesinde kelimelere kazandırdığı asalet ve zarafettir.)

Bu makalenin gayesi, bu değişim arzusunun altında yatan sebeplerin daha derinlemesine tetkikine müsait değildir. Ancak, birbiriyle bir dereceye kadar mütenakız/çelişen üç ana sebep mevcuttur: (a) Geçmişle tamamen bir kopuş temin arzusu, Osmanlı İmparatorluğu ile alakalı her şeyi kökünden söküp atma isteği; (b) Avrupa milletler cemiyetinin bir ferdi olarak kabul edilme isteği; (c) Dar ve şiddetli bir milliyetçilik anlayışı.

Bu temel sebeplere, Dil Kurumu’nun elindeki hatırı sayılır miktardaki mali imkânlar da eklenmelidir ki, bu hal bazı kimseleri samimi bir dil reformu arzusundan ziyade maddi sebeplerle harekete geçirmiş olabilir.

Şu anda bu sakat ve sunî lisan, konuşmada kullanılmamaktadır; ancak yalnızca resmî dairelerde ve ikinci sınıf gazeteciler tarafından kullanılmaktadır. Fakat mekteplerde öğretilmekte olduğundan, asıl tehlike burada yatmaktadır.

Eğer İngiltere’de böyle bir lisan reformuna teşebbüs edilmiş olsaydı, alay mevzuu olur ve tamamen itibarsızlaştırılırdı. Şimdi, Türklerin mizah anlayışı son derece kuvvetlidir ve başka milletlere nazaran İngilizlerin mizah anlayışına daha yakındır. O hâlde, neden bu hareket İngiltere’deki benzer bir girişimin karşılaşacağı akıbeti yaşamamıştır?

Bunun cevabı şudur: Türkiye’de muallimler ve profesörler birer devlet memurudur ve Türkiye henüz bizim anladığımız manada tam olarak hür bir memleket değildir. Islahatlara açıktan karşı çıkan veya bunlarla alay eden herhangi bir öğretmen veya profesör, işini kaybetme veya en azından “reactionary - gerici/irticacı” olarak damgalanma riskiyle karşı karşıya kalacaktır.

Netice itibariyle, bu Türklerin lisanıdır; bırakınız, kendileri kurtarsın! Hayırlı olsun!


18 Temmuz 2024 Perşembe

Sosyal medyada “İlim talebesine” tuzak!

İlim talebesi ihtisas yaptıkça belli meselelerde diğer insanlardan temayüz eder ve farklılaşır. Bu farklılaşma, talebede bir itimat-ı nefs hasıl edebilir. Bu, biraz da birşeyler öğrenmiş olmanın verdiği bir hissin neticesidir. Bundan ancak ilmin gayesini anlamış olup ilimde belli bir merhale kat edenler kurtulabilir. 

Şimdi gelelim sosyal medyaya. Sosyal medya bir ilim talebesine nasıl ve ne tür tuzaklar kuruyor? Bu neden pek fark edilmiyor ve neredeyse bir hastalığa dönüşüyor? Çaresi nedir?

Bu mecralardayken israf edilen zamanın zararı aşikâr. Ancak, belki bundan daha da tehlikeli bir mesele var: Öğrendikleri ile diğer insanlara faydalı olmak için, Twitter, Youtube veya buna benzer mecralarda faaliyet göstermek. Bunda ne gibi bir tuzak/tehlike var? Aslında problem yeni değil. Burada tarihte de muhtelif hadiselerde çok defa görüldüğü gibi kitlelerin psikolojisi ortaya çıkıyor. 

Kitle mevzubahis olduğunda, akıl değil budalalık devrededir [1]. Kitle, kendini oluşturan fertlerden akılca geridedir. Ancak, kitlenin hissettikleri ve bu hislerin tahrik ettiği fiiller, kitlenin ne şekilde şartlandığına bağlıdır [2]. Hipnoz olmuş biri gibi artık fiillerinin de farkında olmayabilir [3]. 

Tüm bunlar dikkate alındığında, kitlenin ayırt edici hususiyetleri olarak şunlar sayılabilir: “fevrilik, asabiyet, akıl yürütmedeki kabiliyetsizlik, muhakeme ve tenkit eksikliği, hislerin aşırılaştırılması” [4].

İşte ilim talebesi, sosyal medyada elde ettiği takipçiler ile bir kitle haline gelebilmektedir. Ne yazık ki, ilme ve o ilmin hasıl edeceği vakara göre hareket etmek yerine kitlenin/güruhun sevk ve idaresine girer ve böylece bir kitle insanı olur. 

Kitle insanı ise kendini mükemmel kabul eder. Ancak bu kabulü, mağrur olması sebebiyledir; boş gururdan doğar. Kitledekilere ihtiyacı vardır ve onlardan kendisi hakkında söylenmesini istediği fikirlerin desteklenmesini bekler [5]. 

Kitlenin kendinden olmayana karşı tavrı da serttir; öldüresiye nefret eder [6]. Kendini muktedir hissettiğinde, yapabileceği tek şey linçtir [7].  

İlim talebesi, “açmadan solmaması” için, kitlenin sevk ve idaresine girmemelidir!


Referanslar 

[1] Gustave Le Bon, Kitleler Psikolojisi, trc. Elif Kanur, İstanbul, 2021, s. 32.

[2] a.g.e., s. 36.

[3] a.g.e., s. 34.

[4] a.g.e., s. 37.

[5] José Ortega y Gasset, Kütlelerin İsyanı, trc. Nejat Muallimoğlu, İstanbul, 2016, s. 72.

[6] a.g.e., s. 79.

[7] a.g.e., s. 118.


3 Mart 2024 Pazar

The Kharijite Mentality and Shaykh al-Islam Ibn Kemal's Advice to Muslims

"Revealed religion vs. fabricated religion"??? This is not a simple slogan. It is to accuse Muslims who do not believe as they do of following a "fabricated religion", which means 'takfir' (accusing one's opponents of unbelief).... Yes, some of those who came up with this slogan [1] may not resemble ISIS in appearance. They may even have different ways of acting. It cannot be denied that the geography and society they live in play a role in this. However, these two groups have one thing in common: Kharijite mentality. So what is this Kharijite mentality?

Shahristānī, in his book al-Milal wa al-Nihāl, in which he deals with the history of religions and sects, defines Khārijism as the rebellion against the legitimate caliph/imām (government) in which the ummah was united [2]. This is also the name of the first schism in Islamic history under the guise of religion. The Khārijites opposed the 'arbitration (tahkim) event', that is, the settlement of the political dispute between Hadrat Ali and Mu'awiya through the arbitrator. They not only rejected the Muslim consensus on the appointment of an arbitrator, but also condemned as apostates those who were involved in this matter, i.e. the companions of the Prophet, on the grounds that they were acting contrary to the verses of Allahu ta'âlâ. When we look at this, the meaning of the Kharijite mentality becomes even clearer. Ibn  bidin, one of the late Ottoman scholars, in his famous work Radd al-Mukhtar [3], uses the expression "those who condemn as apostates Muslims who oppose them" when describing Khārijism [4]. However, the scholars of the Ahl al-Sunnah did not accuse them of apostasy in response to this act of takfir by the Khārijites. Considering that the Khārijites had interpreted the Qur'anic verse incorrectly, the scholars of the Ahl al-Sunnah applied the ruling of the rebels to them [5].  

One of the main principles of Ahl al-Sunnah is not to takfir Ahl al-Qibla [6]. That is, not to condemn as apostates those who do not deny the matters that are the fundamentals of the religion and which are essential to know/believe. All the mujtahid jurisprudents are unanimous on this [7]. This principle is stated by Imam Abu Hanifa in his book al-Fiqh al-Absat [8]. Imam al-Ghazali also dealt with the issue of takfir in his treatise Faysal al-Tafriqa Bayna al-Islam wa al-Zendeqa. It is clear from the books of these mujtahid scholars how sensitive the Ahl al-Sunnah is on the issue of takfir because "al-Kufr shayun 'azimun - kufr/blasphemy is a great/dangerous thing" [9].

Well, what should be the attitude of a Muslim in such a turmoil where everyone speaks in the name of religion and even accuses each other of disbelief? In his book Risala al-Munīrah, written  in Arabic five centuries ago, Sheikh al-Islam Kemalpaşazâde, one of the greatest Ottoman/Islamic scholars, gives an answer to this question and provides guidance for today's Muslims [10]:

If you say, "I am not a scholar, how can I do my deeds and words in accordance with the Shari'ah?", I say in reply, "Follow a scholar who knows the way to the Hereafter better than you do, and do as he does. In fact, Allahu ta'âlâ commands this and says in the 43rd verse (al-ayah al-karima) of chapter (surah) al-Nahl: "If you do not know, ask those who know". In other words, when you do not know something in the affairs of the Hereafter (religion), ask those who know it well." 

If you say, "I do not know which scholar knows the knowledge and affairs of the Hereafter better, and if I did, I would follow him," let me teach you the qualities of the scholar whom you should follow in religious affairs: What he states from al-Qur'ân al-karîm and al-hadîth al-sharîf is true. It is permissible to be in the assembly of such a person. A scholar is a person who fears Allahu ta'âlâ. He follows al-Qur'ân al-karîm and the Sunnah of our Prophet sall-Allahu 'alaihi wa sallam. He avoids minor and major sins. He stays away from things that are doubtful [things that cannot be known well whether they are halâl (permissible) or haram (forbidden)]. He does not commit bid'ah [innovations introduced as religion]. This person knows the knowledge of the Hereafter and religion. He has righteous deeds. It is obligatory for you to obey him, to follow him, to believe that what he informs you about the knowledge of religion is true, and to be present in his meeting. According to the Shari'ah, such a person is called a muti', just, righteous, faqih, sheikh or murshid. For this reason, our Prophet sall-Allahu 'alaihi wa sallam said: "The scholars who do good deeds with their knowledge are the trustworthy servants and ummahs of Allahu ta'âlâ and His Messenger on earth as long as they are not attached to the world. When they are attached to the world, beware of them in religion".  

In the end times (akhir zaman), those who practice with their knowledge will have signs and omens: Their detractors will outnumber their praisers in matters of religion. For this reason, our Prophet sall-Allahu 'alaihi wa sallam said: "There will be various groups of people in the end times. They will argue with the scholars of my Ummah about religion. Those who command good (maruf) and forbid wrong-doing (munkar) will not be able to do it among them." In another al-hadîth al-sharîf, he said, "The religion of Islam began as gharib (weak). It will go as gharib as it started. Good tidings to those gharibs!".  

If you cannot find a scholar with these qualities, avoid following anyone else! Allahu ta'âlâ says in the 28th verse (al-ayah al-karima) of chapter (surah) al-Kahf: "Do not follow those who make their hearts forgetful of the remembrance of Us, and follow the desires of their nafs (ego), and whose work is loss and harm". Repent from all sins, never to do them again. Make all your enemies, whether believers or disbelievers, welcome you. Free your heart from arrogance, i.e., self-importance, conceit, hatred, jealousy and stinginess. Make up the past obligations (fard) and duties (wajib) on you. Then spend the remaining days of your life in worshipping your Lord. What you love and like for yourself, love and like for your brother in religion. In this way, you will gain the pleasure of your Lord and be sure of what you fear. 

... 

O my brother and sister! ... If you learn the knowledge of the faith from Imam Azam's al-Fiqh al-Akbar and his testament to his companions and other valuable religious books [such as Nuhbat al-Laâli, the commentary on the Ode of al-Amâli, Birgivi's Commentary on the Testament of Birgivi, Kâdızâde's Commentary on the Faith, Mawlânâ Halid's Itiqadnâmah, etc.], your faith will be free from bid'ah and deviation. On the other hand, if you follow your mind with your desires and say, "Let me learn the knowledge of the faith from books that suit your ego," you will become ignorant, deluded and perverse. You will also lead others astray. 

After learning the knowledge of belief, you must obey the commandments and prohibitions of Allahu ta'âlâ. You should learn these commands and prohibitions from the following precious books: Qudūrī, al-Jāmi'u al-Sağir, al-Hidāyah and its commentary, Fatāwā Qādihan, Hulāsa [Radd al-Mukhtar, Halebi-i Sağir, MawkufatMiftah al-Jannah, Majmū'a-i Zuhdiyyah, Nimet-i Islam, Islam Yolu] and similar books whose authors are mujtahids or scholars whose knowledge and righteousness in religion are known.

Kemalpaşazâde's important warnings and advice show that, just as when one is ill, one should seek an expert physician, so in religious affairs, the safest way is to read the books of scholars who have been trusted by the ummah for fourteen centuries and whose knowledge and virtue (taqwa) have earned the trust of the ummah. These books are written in Arabic, Persian and Ottoman Turkish. A Muslim who cannot read them can read them translated or transcribed into his/her own mother language by competent scholars.

Reference and Notes

[1] For example, Y. N. Öztürk, A. Bayındır, M. Islamoğlu, C. Taslaman in Turkey.

[2] Shahristānī, Terceme-i Milal wa Nihāl, trans. Into Ottoman Turkish: Nuh bin Mustafa, Istanbul: Tabʾhane-i Āmire, 1279, p. 50.

[3] Radd al-Mukhtar is an authoritative and voluminous fiqh book found in the home of every Ottoman scholar and frequently consulted for issuing fatwas. Reis al-ulemâ [the head of scholars] Yusuf Ziyaeddin Efendi of Tikveş, an Ottoman scholar, [who was the teacher of Ömer Hilmi Efendi, a member of the Council of Mecelle], refers to Radd al-Mukhtar as "one of the books not missing in any scholar's house." Muhammad Zāhid al-Kawsarī, Maqālat al-Kawsarī, Cairo: Matbaat al-Anwār, 1373, p. 107. Ahmed Davudoglu, who translated Radd al-Mukhtar into Turkish, also mentions the book as a guide for scholars, highlighting one of its key qualities. This Turkish translation consists of 17 volumes, the first 10 of which were translated by Ahmed Davudoglu. Such a translation is a tremendous service considering the opportunities of his time. However, the translation is not a complete translation; some parts have been omitted, and others abridged. There are  few translation errors that impact the meaning. It is obvious that it would be a great service to revise and republish the translation.  

[4] Allāme Ibn ʿAbidin explains the phrase "they accuse the Companions [of the Prophet] of unbelief" which was said about the Khārijites as follows: "You know that this [their takfir of the Companions] is not a condition for naming the Khawārij. This condition is to identify those who opposed Hadrat 'Ali. For them to be called Khawâraj, it is enough for them to condemn as apostates the Muslims who oppose them. Like the followers of Ibn 'Abd al-Wahhab, who appeared in Najd in our time and took over Harameyn [Makkah al-Mukarram and Madinah al-Munawwara]. They claimed to be the followers of Hanbali madhhab. However, they believed that only they were Muslims and those who opposed their beliefs were polytheists. For this reason, they considered it permissible to kill Ahl as-Sunnah Muslims and scholars until Allahu ta'âlâ annihilated their power and destroyed their country. The [Ottoman] soldiers of the Muslims became victorious in 1233 [Hijri/1817 A.D.]." Radd al-Mukhtar, Derse'âdet: Matbaat al-Osmaniyya, 1324, III/427-428. 

[5] Ibn 'Abidin, Radd al-Mukhtar, III/427.

[6] Ahl al-qibla are those who take the Ka'bah as their qibla, and those who are in the misguidance (bid'ah) sect and have not fallen into disbelief in their beliefs and deeds. Ekrem Bugra Ekinci, Dini Lugat - İzahlı, Misalli Metinlerle [Theological Dictionary - With Explained, Exemplary Texts], Istanbul, 2018.

[7] Ibn 'Abidin, Radd al-Mukhtar, III/428. Ibn Munzir reports this ijma of the fuqaha. It is clarified in Radd al-Mukhtar that the jurists here mean the mujtahid jurists. It goes on to say, "The word of the one who is not a mujtahid is not credible."

[8] When Imam Azam was asked about fiqh al-akbar, he said: "It is not to takfir anyone from the Ahl al-Qibla because of his sin." Zāhid al-Kawsarī makes the following footnote about fiqh al-akbar: "The science related to the correction of belief is meant. In the opinion of Imam Abu Hanifa, fiqh is in general comprehensive of belief, deeds and ethics. In fact, he defines fiqh as ma'rifat al-nafsi mā lehā wa mā aleyhā (one's knowledge of what is in his/her favor and what is against him/her)." Imam Abu Hanifa, al-Fiqh al-Absat - Riwayat al-Abi Muti (in al-'Alim wa al-Muta'alim), ed: Muhammad Zāhid al-Kawsarī, 1368, p. 40.

[9] Ibn 'Abidin, Radd al-Mukhtar, III/393.

[10] Kemalpaşazâde, Risalah al-Munīra, Istanbul: Matbaatü Cemal Efendi, 1308, pp. 17-18, 20. Additions are in square brackets.



24 Şubat 2024 Cumartesi

On the Matter of Classics

During the last period of the Ottoman Empire, translations from foreign languages, especially French, brought the issue of "classics" to the agenda. What is a classic? What are classical works? Answers to these questions were sought in the periodicals at that time. According to Necîb Âsım's expression, classics are works that "cannot be imitated or written in a similar way, and that have a simple style and pure thought" [1].

The following text is quoted and translated from the section titled "A Classical Book" in the introduction of the Ottoman Turkish book "Zebân-i Fârisî" [2]:

For those who spend time in the world of writing and publishing, not much detail is needed. The books that come out of the skilled pens of writers, no matter what field they belong to, are divided into many classes.

Some of them are written for complete beginners in the field they belong to, while others are prepared in a simpler and introductory manner for people who are experts in that field.

First class books are also divided into two parts. The first part is based on the basic knowledge in the field to which this book belongs, and is prepared to give an idea or, if it is to go into a little more detail, to explain the information in that field in a way that is pleasing to the curious. Most of the books written are of this type.

The other class is also prepared for beginners, but the books are prepared in such a way that they contain serious and accurate information for students who will move beyond the basic knowledge in that field and move towards specialization. Such books are written in such a way that they are extremely useful in the field, in a way that the student can learn easily.

Europeans call such books "classics". In our tradition, the texts of the higher sciences [‘ulûm-i âliye] are also considered classical books, but when we say "text [metn]", we also understand it as a concise and concise expression. Classics, on the other hand, in addition to the concise expression, require that the book be organized and arranged in a beautiful style that is unparalleled in the field to which it belongs, without the need for commentaries and glosses.

Although thousands of books are written and published every year, classical works are quite rare. Even if some works are considered classics because there are no better ones, experts in the field see their deficiencies and aspects that need to be completed. As efforts are made to write more perfect works to overcome these deficiencies, books of the same kind keep multiplying.

It is one of the most difficult tasks to classify the basic subjects of a branch of science class by class, to determine which subject will serve as a key to learn other subjects, and to organize which subject will unlock the mysterious lock with that key. Such works require the author to have a long period of education and experience in that branch of science, beyond his or her high personal knowledge and extraordinary intelligence. That is why, once the classic works from each nation have been identified, they continue to attract attention and use for many years to come.

For French grammar, Chapsal and Noël's grammar books are of this kind, and for Arabic, the five famous texts from Bina to Kâfiye (Bina, Maqsûd, Avâmil, Izhâr, Kâfiye) are classics that have not lost their special importance for centuries, and risale-i erbaa [the four treatises] are among these important works.

Reference and Notes

[1] Ramazan Kaplan, Klâsikler Tartışması - Başlangıç Dönemi [Classics Debate - The Beginning Period], Ankara, 1998, p. 13.

[2] Muallim Feyzî, Zebân-ı Fârisî [Persian Language], 12th edition, Istanbul, 1329. The book was written for the teaching of Persian in the second grades of Idâdî [secondary] and Rüşdiye [high] schools. The book was given as a gift by my beloved late hodja, from whom I had studied fiqh (Islamic law) and Arabic nahw (syntax). May Allâhu ta'âlâ make his rank even higher.