Hadis İlmi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hadis İlmi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Nisan 2017 Çarşamba

Vakfın Ehemmiyeti

Ahmed Cevdet Paşa'nın "Asrımızın İmam-ı A'zamı" dediği Ömer Hilmi Efendi (1307/1887), vakıflara dair kaleme aldığı eserinin ifâde-i mahsusasında vakfın ehemmiyetini bir hadîs-i şerîfin tefsiri ile beyân etmektedir [Ömer Hilmi Efendi, İthâfu'l-Ahlâf fî Ahkâmi'l-Evkâf, İstanbul: Matbaa-ı Âmire, 1307, s.9-10]:

Ez-cümle (İzâ mâte'l-insânü inkata'a amelühu illâ min selâsetin min sadakatin câriyetin ev ilmin yüntefe'u bihi ev veledin sâlihın yed'û lehu) hadîs-i şerîfdir.  Hadîs-i şerîf-i mezkurun terceme ve tefsîri:

İnsân vefât etdikde ameli münkatı' [kesilmiş] olub, artık defter-i a'mâline mesûbât [sevablar] kayd olunmaz olur. Fakat üç şeyden nâşî [dolayı] olan ameli münkatı' olmayub ondan dolayı ile'l-ebed defter-i a'mâline sevâb kayd olunur. 

Bu üç şeyden evvelkisi, ilâ yevmi'l-kıyâme cârî ve bâkî olan sadakadır ki vakf suretiyle inşâ olunan âsâr-ı hayriyedir [hayr eseleri]. Çünki hayatında bezl-i mâl [mâl sarfetme] ile âsâr-ı hayriye inşasına muvaffak olarak vefât eden insânın âsârıyla halk intifâ' ve istifâde etdikce, halk tarafından dâima hayr ve rahmet ile yâd edileceğinden bu sûretle ol insânın vefâtıyla ameli münkatı' olmayub ilâ-kıyâmı's-sâ'ati defter-i a'mâline mesûbât kayd olunur. 

İkincisi, kendisiyle intifâ' olunan ilmdir. Şöyle ki bir âlim ulûm-ı nâfi'adan [faideli ilimlerden] bir ilmi teşnegân-ı zülâl-i ilm ve ma'rifet [ilm ve marifet suyuna susamış] olan tüllâb-ı ulûma [ilim talebelerine] ta'lim ve tedris veyahud ulûm-ı nâfi'aya dâir bir eser-i müfid te'lifine muvaffak olarak vefât ederse, hayâtında kendisinden telakkî-i ilm etmiş olan şâkirdânı ol ilmi tâlibîne neşr ve ifâde veyahud ol âlimin hayatında te'lif etmiş olduğu eserinden erbâb-ı mütâla'a intifâ' ve istifâde etdikce ondan hâsıl olacak ücûr-ı cezileden [çok ecirler] ol âlim-i müteveffâ dahi hissemend olacağı cihetle öyle bir âlimin vefâtıyla ameli münkatı' olmuş olmaz. Ulûm ve ma'ârifin neşri hakkında bundan ziyâde teşvik ve tergib olamaz.

Üçüncüsü, vâlidin irtihalinden sonra ona hayr duâ eder veled-i sâlihdir. Zirâ bir insan hayatında salâh üzerine terbiye etmiş olduğu veledinin a'mâl-i sâliha ve de'avât-ı hayriyesinden ba'de'l-vefât müstefid olacağı cihetle hayru'l-halefe nâil olan pederin vefâtıyla ameli münkatı olmaz. İntehâ.  


11 Ekim 2011 Salı

"Arapça Yazma Eserlerde İcâzet"*

İcazet, yazmaların genellikle colophon’a {neşr bilgisinin bulunduğu yer} yakın veya kapak sayfasına yazılmış okuma veya işitme sertifikasıdır. Bu sertifika sahibine metni nakletme (aktarma), okutma veya fetva verme hakkı sağlamaktadır. Bir anlamda okumanın yapıldığına şahitlik etmektedir. İcâzetü’t-tedris okutmaya müsaade etmektedir; icâzetü’s-semâ’ ise okumaya iştirak edildiğini ve okunan metni nakletmeye müsaade edildiğini göstermektedir {Avrupalı tarihçiler, modern üniversitelerdeki doktoranın izini Ortaçağ'da latince licentia docendi olarak adlandırılan öğretim üyeliği belgesine kadar sürmüşlerdir. Aslında licentia docendi, Ortaçağ Hıristiyan üniversitesinde ortaya çıkışından uzun süre önce aynı isimle, icâzetü't-tedrîs veya el-icâze bi't-tedrîs (öğretme izni) tabiriyle İslâm dünyasında ortaya çıkıp gelişmiş durumdaydı [1] }. Bu iki icâzet bir birine karıştırılmamalıdır. Bu makalede icâzetü’s-semâ’ ele alınacak ve okuma celsesinin tutanakları üzerinde durulacaktır. Bu tutanaklar genellikle metne eklenmektedir. Böylelikle metinlerin nakledilmesinde insan faktörü hakkında geniş bilgi elde edilebilmektedir. 

{Osmanlı eğitim sisteminde de öğrenciler, âmm (genel) ve hâss (özel) olmak üzere iki türlü icâzet almaktaydılar. Bir talebe hocasından okuduğu bütün ilimleri okutma yetkisini aldığı icâzetnâmelere genel icâzetnâme (icâzet-i ‘âmme); belli bir ilim dalıyla alakalı olarak okuduklarını okutma yetkisini aldığı icâzetnâmelere de özel icâzetnâme (icâzet-i hâssa) deniliyordu [2].}

İcâzet Arapça yazmaların (manuscript) dikkat çeken bir özelliğidir. Bir metnin eğitim, ilim veya kültür çevresinde nasıl faaliyette bulunduğunu göstermektedir. İcâzetler üzerinde yapılacak araştırma kullanılan metin veya yazmalarda insan  unsuru hakkındaki malumatımızı arttıracaktır. İcâzeti daha iyi anlamak için, İslâmî ilimlerin nakledilmesinde ferd ve şahıs unsurunun farkında olmak da önemlidir. Bundan dolayı önce bu mesele ele alınacaktır. Sonrasında Arapça yazmalarda icâzetü’s-semâ’ derlemesi ve analizi için bir plan önerilecektir.

Şahsî yaklaşım ve İslamî ilimlerde süreklilik

İslam dünyasında, Hırıstiyanlıktaki kiliseye benzeyen hiyerarşik bir yapı yoktur. Açıkçası bu doğrudur. İslam, Allah ve inanan arasında bir yer işgal ettiğini iddia eden, dinî ayinleri yöneten ve inanılacak esasları belirlemede tekel olduğunu farzeden ne  yanılmaz bir papaya  ne de karmaşık bir hiyerarşik sistem içerisindeki ruhbanlara sahiptir. Bu elbette İslam’da dinî bir organizasyonun tamamen olmadığı anlamında gelmez. Organizasyon sürekliliği sağladığından İslam’daki sürekliliğin dinamiği farklı yolda gelişmiştir. İslam’da Allah ile kul arasında bir aracıya gerek yoktur. Tıpkı bir müslümanın Allah ile irtibatının doğrudan ve şahsî olması gibi, dinî bilgilerin elde edilme yolu da böyledir. İslam dünyasında hoca talebe ilişkisi şahsîdir. Böyle bir sistem, kuşaklar boyu kendi sürekliliğini garanti altına alan güçlü bir itici güç üretmiştir.

Zamanla bu ferdî ve şahsî hali yansıtan muhtelif alanlarda İslam literatürü gelişmiştir. Bu, hadîs ilminin ortaya çıkmasıyla çok erken dönemde başladı. Hadîsin metni kadar metnin önünde bulunan râviler zinciri yani isnâd da önemlidir. Erken devir hadis kitapları sadece konuya göre değil aynı zamanda şeyhlere {hadisin alındığı raviler} göre de tasnif edilmiştir. Böyle hadisin alındığı şeyhlere göre tasnif edilen hadis kitaplarına müsned denir. Hadis ilminin yarısı ravilerin durumunu ele alan alan ilmü’r-ricâl’dir {İmam Buharî'nin şeyhlerinden olan Ali b. el-Medînî (v. 234/843), hadis ilmini ikiye ayırmıştır: hadis metinlerini anlamak ve hadis ricâlini tanımak.    Bu görüşe göre ilm-i ricâl hadis ilminin yarısı olmaktadır}. Sikâ (güvenilir) şeyhlerin oluşturduğu sahih bir silsile hadis metnini muteber kılar. Bu olmaksızın, ilk devir Müslüman âlimlere göre böyle bir hadis askıda kalır ve eksiktir. Pratik sebeplerden dolayı bu hadis metinleri ve râvi zincirleri yazıya geçirilmiştir. Ancak eski ideallere göre dinî ilimler en iyi şifahen aktarılmaktadır. Bundan dolayı isnadlar ilmin nakledildiği müteakip oturumların tutanakları olarak okunabilir. Dolayısıyla hadisin yazımı hadis ilminin bir boyutunu teşkil etmektedir. Aktarımdaki insan unsuru ve ilmin sürekliliği kaydedilen mesajın kendisi kadar önemlidir. “İlim sudurlardadır/hazıfalardadır, satırlarda/kitaplarda değil (el-ilmü fî's-sudûr lâ fî's-sutûr)” sözü bu düşünceyi yeterince özetlemektedir. 

İslam’ın hızlı yayılması ve farklı ilim dallarının çoğalması şifahî aktarımın ilmin tek nakil vasıtası olarak devam etmesine imkan vermemiştir. Savaş meydanlarında hâzıfların ölmesi Allah kelamının yazılmasını zorunlu kılmıştır. Daha sonraki safhada, tarihî ve hadis metinleri kaleme alındı {Hz. Peygamber'in sözlerinin bazı sahabeler tarafından Hazret-i Peygamber hayatta iken yazıldığı kaynaklarda geçmektedir. Ayrıca Kuran-ı Kerim'de kalem ve kitabete dair ayet-i kerimeler yazmaya verilen önemi göstermesi açısından manidardır}. Başlangıçta şahsî defterler kaleme alınırken sonraları bunlar daha geniş kitleleri düşünerek daha organize olmuş kolleksiyonlara dönüşmüştür. Nihayet, kitaplar olağan araçlar kabul edilmesine rağmen, ferdî ve şahsî yaklaşım bozulmadan devam etti. Bugün bizim yaptığımız gibi bir kitabın muhtevasını anlamak için okumak kâfi değildir. Klasik dönemde bir kitabın ya bir hoca ile, tercihen kitabın müellifi ile okunması gerektiği; bu olmaz ise yetkin ve itibarlı bir hocadan tedris edilmesi gerektiği düşünülüyordu. Okuma daha doğrusu tahsil tek başına yapılan bir faaliyet değildi. Bilakis göreceğimiz üzere içtimaî bir faaliyetti.

Ferdî ve şahsî yaklaşımın sonuçlarından biri olarak biyografi literatürü İslam dünyasında ortaya çıktı {Bu literatüre zemin hazırlayan faktörlerden biri de araplar arasında neseb ilmine (ilmü'l-ensâb) verilen önemdir. Araplar atalarının şecerelerini ezberliyorlardı. Bu sayede uzak ve yakın akrabalarını tayin edebiliyorlardı. Hatta şecere konusunda uzman olanlar (nessâbe) sadece kendi şecerelerini değil, diğer kabilelerin şecerelerini de ezberliyorlardı. Bu nessâbeler ezberledikleri şecerelerdeki şahıslar hakkında da istenildiğinde tarihî malumat naklediyorlardı [3]}. Bu tarz literatür Akdeniz medeniyetleri için yeni sayılmazdı. Klasik antik devirde, Plutarch’ın Paralel Hayatlar adlı eseri gibi biyografik literatür tarihî, didaktik, ahlakî ve bazende ideolojik amaçlara hizmet etmiştir. İslamî biyografik literatürünün bazısı benzer amaçlara sahipti; ancak ilave bir boyutu vardı. İlmü’r-ricâl ilmî salahiyetin (otoritenin) değerlendirilmesi için tenkitçi bir method haline geldi {İlk devir âlimlerinin "Allah, bu ümmeti, daha önceki hiçbir ümmete verilmeyen isnad, ensâb ve i'râb ile diğerlerinden ayırdı" dedikleri nakledilmektedir. Abdullah b. Mübarek'in "İsnad dindendir. O olmasaydı, herkes dilediğini söylerdi" dediği rivayet edilir. Ayrıca Abdülfettah Ebu Gudde isnad ile alakalı olarak el-İsnâd mine'd-dîn adlı kitap neşretmiştir}. Çok sayıdaki biyografik eserlerde ilmî ağlar ve nakil zincirleri ele alınmıştır. Buna iyi bir örnek olarak sikâ hadis ravilerini içeren ve biyografik bir sözlük  {tabakât} olan İbn Hacer el-Askalanî’nin (v. 852/1449) Tezhîbü’t-Tezhîb adlı eseri  verilebilir. {İbn Abdilber el-Kurtubî’nin (v. 463/1071) el-İstiâb fî-Ma’rifeti’l-Ashâb’ı 3500 Sahâbe’nin biyografi ve ağ bilgisini içermektedir. İbnü’l-Esîr el-Cezerî’nin (v. 630/1233) Üsdü’l-Ğâbe fî-Temyîzi’s-Sahâbe’si son cildi hanım Sahâbîlere ayrılmak üzere 8000 civarında kayıt içermektedir. İbn Hacer el-Askalanî’nin el-İsâbe fî-Temyîzi’s-Sahâbe’si 12279 Sahâbî hakkında malumat vermektedir. Ayrıca Zehebî’nin (v. 748/1347) Târîhu’l-İslâm ve Vefeyâtü’l-Meşâhir ve’l-A’lâm adlı eserinde meşhur erkekler ve kadınlar hakkında 70 tabaka halinde düzenlenmiş 40000 civarında kayıt bulunmaktadır. Bu eserin yazma nüshası 20 büyük cilt tutmaktadır [4]}. 

Devamı var....


Referans ve Notlar

* Bu makale, Jan Just Witkam’ın The Codicology of Islamic Manuscripts (Editör Yasin Dutton,  London, 1995, s. 123-136) adlı kitapta neşredilen “The Human Element Between Text and Reader - The Ijaza in Arabic Manuscripts” makalesinin türkçeye notlar ilave edilerek yapılan tercümesidir. Tercüme, birebir aktarmadan ziyade mânâ odaklı yapılmaya çalışılmıştır. Eklediğim notlar, { } işaretleri arasına alınarak ana metinden ayrılmıştır. Makalenin orjinal haline buradan ulaşılabilir.

[1] George Makdisi, The Rise of Humanism in Classical Islam and the Christian West (İslâm'ın Klasik  Çağında ve Hıristiyan  Batı'da Beşerî Bilimler), Trc. H. Tuncay Başoğlu, İstanbul, 2009, s. 32.

[2] Cevat İzgi, Osmanlı Medreselerinde İlim, İstanbul 1997, cild 1, s. 203.

[3] Ayhan Tekineş, Geleneğin Altın Zinciri, İstanbul, 2006, s. 43-47.

[4] Recep Şentürk, Narrative Social Structure (Toplumsal Hafıza: Hadis Rivayet Ağı 610-1505), Trc. M. Fatih Serenli, İstanbul, 2004, s. 115.

23 Nisan 2009 Perşembe

Ahmet Cevdet Paşa'nın Tıp Tarihi Derlemeleri

Osmanlı son döneminin önde gelen şahsiyetlerden biri olan Ahmed Cevdet Paşa (1822-1895), çok yönlü kişiliği ile bilinmektedir. Hukukçu kimliği ile Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye heyeti reisliği yapmış, tarihçi ve sosyolog kimliği ile Tarih-i Cevdet, Tezâkir, Ma’ruzât ve Kısas-ı Enbiyâ ve Tevârih-i Hulefâ, eğitimci kimliği ile Kavâid-i Türkî, Mecmua-i Âliye, Mi’yâr-ı Sedâd ve Âdâb-u Sedâd fi-İlmi’l-Âdâb eserlerini kaleme almış ve devlet adamı kimliği ile vâlilik, nâzırlık, yüksek meclis âzâlığı gibi görevlerde bulunmuştur [1,2]. 

Ahmed Cevdet Paşa’nın Sultan II. Abdülhamid’e sunulmak üzere hazırladığı tıp tarihi ile ilgili evrakın transkripsiyonu Ahmet Zeki İzgöer tarafından yapılarak Yeni Tıp Tarihi Araştırmaları dergisinde neşredilmiştir [3]. 


Evrakta mikroplarla ilgili bölümün ilk sayfası

Evrakta kolera, veba, zehirler ve mikroplar hakkında malumat bulunmaktadır. Aşağıdaki yazılar evrakın veba ve mikroplar ile ilgili kısımlarındandır:

“Ashâb-ı kirâmın vebâ hastalığı hakkında vâki olan muâmelerinin arz-ı atebe-i ulyâ kılınması şifâhen şerefyâb-ı telakkî olduğum emr-u fermân-ı hümâyûn-ı hazret-i Hilâfet-penâhî îcâbı celîlinden olmağla mazbata ve mâ-hazar olan mâlumât-ı kemterânemin bervech-i âtî arzına ibtidâr olunur. 

Vebâ maraz-ı âm yani umûmî bir hastalık demekdir. Tâ’ûn’a vebâ denildiği gibi bazen bi’l-akis ale’l-umûm vebâya dahi tâ’ûn denilür.

Meşâhir-i muhaddisînden İbn Esir’in ve diğer muhaddisînin beyanlarına göre Şam’da hicret-i Nebeviye’nin on sekizinci senesi pek şiddetli bir vebâ hastalığı vukû’ buldu. Ekâbir-i ashâb-ı kirâmdan pek çok zâtlar fevt oldu. İbtidâ Amvas karyesinde zuhûr ettiğinden bu vebâya tâ’ûn-ı Amvas denildi.

"Emîru’l-Mü'minîn Ömer bin el-Hattâb radıyallâhu anhü’l-Vehhâb hazretleri Şam'daki ashâb-ı kirâmın hallerini tahkîk etmek üzre Medîne-i Münevvere'de bulunan muhâcirîn ve ensâr ile birlikde cânib-i Şam'a azimet eyledi. Serg nâm karyeye vürûdunda ümerâ-yı Şam ya’ni aşere-i mübeşşereden emîru’l-ümerâ olan Ebû Ubeyde bin el-Cerrâh ve rüfekâsı olan Halid bin Velid ve Zeyd bin Ebî Süfyan ve Şurahbil bin Hasene ve Amr bin el-Âs radıyallâhu anhüm hazerâtı ana karşu geldiler ve Şam'da vebânın şiddetini beyân etdiler. Hazret-i Ömer: "Bana muhâcirîn-i evvelîni çağır" deyü Abdullah bin Abbas radıyallâhu anh hazretlerine emretmekte o dahi anları çağırmış, geldiklerinde Hazret-i Ömer anlara Şam'da vebâ vukû’ bulduğunu haber vermiş ve Şam'a varmak yâhûd geri dönmek husûsunda anların re'yini sormuş ba'zıları:  "Sen buraya rızâ-i  Bâri içün geldin. Buna bir şey mâni’ olamaz" deyüp ba'zıları da: "Bakıyye-i nâs yâ’ni ashâb-ı Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem seninle berâberdir. Anları bu belâya sevketmenizi re'y etmeyiz" deyü geri dönmek re'yinde bulundular. Hazret-i Ömer anlara: "Siz kalınız" dedi ve: "Bana ensârı çağır" deyü Abdullah bin Abbas'a emretdi.

Ensâr gelüp anlar da ol vechile ihtilâf edince Hazret-i Ömer anlara da: “Kalkınız” dedi ve: “Bana feth-i Mekke senesi muhacirlerinin ihtiyarlarını çağır” deyü İbn-i Abbas'a emretdi. Anlar gelüp bi’l-ittifak geri dönmeği re'y etdiler. Bu cihetle geri dönmek şıkkında ekseriyet-i ârâ vukû’ buldu. Hazret-i Ömer dahi yarın ale's-sabâh avdet olunacağını i’lan etdi. Rüfekâsı dahi sabâhleyin binüp avdete âmâde oldular. Ebû Ubeyde Hazret-i Ömer’e: “Allah’ın kaderinden firâren mi dönüp gidiyorsun?” deyince Hazret-i Ömer: “Yâ Ebâ Ubeyde! Kâşki bu sözü senden başka biri söyleseydi. Evet! Allah’ın kaderinden Allah’ın kaderine firar eyleriz. Senin bir deven olup da bir yakası otu bol ve diğer yakası kahtlık olan bir vâdîye inse sen anı otu bol olan tarafda otarırsan Allah’ın kaderiyle otarmış olursun ve kahtlık tarafında otarırsan Allah'ın kaderiyle otarmış olursun değil mi? Bana haber ver” dedi. Aşere-i mübeşşereden Abdurrahman bin Avf radıyallahu anh hazretleri li-hâcetihî bir mahalle gitmiş idüğünden zikr olunan meşveretde bulunmamış idi. Bu esnada geldi. Bu ihtilâf itdiğiniz mes’eleye ilmim var. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri: “Bir yerde tâ’ûn olduğunu işitdiğinizde oraya gitmeyiniz ve bulunduğunuz yerde vukû’ bulursa andan firâren çıkmayınız” der iken işitdim, dedi. Hazret-i Ömer dahi kendüsünün ve ekser-i ashâb-ı güzînin ictihâdlarının hadîs-i şerîfe muvâfakatinden nâşî Cenâb-ı Hakk’a hamd etdi. Ba’dehû dönüp Medîne-i Münevvere’ye gitdi” deyü Abdullah bin Abbas rivâyet eylemişdir.

Bu rivâyetin isnâdı sahîhdir. Zîrâ anı İmâm Buhârî aleyhi rahmetü’l-Bârî ve İmâm Müslim aleyhi rahmetü’l-Mün’im Sahîh’inde îrâd eylemişdir.

….

Pastör’ün keşfiyyâtından mâdûd olan mikrob usûlünce suların yüz dereceyi tecâvüz edecek kadar kaynadılması tavsiye olunuyor.

Hâlbuki lisân-ı Arabî’de mikroblara cerâsîm denilür ve etıbbâ-yı Arab tarafından cerâsîmin ihlâki içün suların mükerreren galeyâna getürülmesi tavsiye olunuyordu. Hattâ etıbbâ-yı Mısrıyye’den meşhûr İbn Rıdvan’ın bu bâbda 460 sene-i hicriyesinde cerâsîmden bahs ile bu bâbda mübalâğa ederek cerâsîmi ilhâk içün suyu uzun müddet müstemirren kaynatmak lâzım olduğunu beyân etmiş olduğu Mısır’da tab’ olunan el-Müeyyed gazetesinin bu kere Dersâdet’e vârid olan 1188 numerolu nüshasında tafsîl olunmuştur.

Ol asırlarda ümm-i medeniyet olan Bağdad’da dahi sıuların cerâsîmden tathîri efkârı olduğuna şu kıssa delâlet eyler ki hulefâ-yı Abbâsiyye’den 575 senesinde câlis-i serîr-i hilâfet-ü saltanat olup hilâfeti 47 sene kadar mümted olan İmâm Nâsır’ın içeceği sular Bağdad’ın üst tarafında yedi sâ’at mesâfesi olan mahalden hayvânlar ile nakl olunup yedi def’a kaynatdıktan sonra su kaplarına konup içermiş. ”


Sâhih-i Buhârî’de Hazret-i Peygamber’den rivâyet edilen hadîsin tercümesi:

Üsâme İbn-i Zeyd radiyallahu anhumâ’dan gelen rivâyete göre, Üsâme’ye:
      - Tâûn hakkında Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den ne duydun? Diye sorulmuş. Üsâme de:
      - Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu işittim, demiş:
      -Tâûn bir azâbtır. Benî İsrâil’den bir kavme, yahut sizden önce geçen bir ümmete gönderilmiştir. Siz bir yerde o(nun çıktığı)nı duydunumuz mu, o tâûnlu yere gitmeyiniz!. İçinde bulunduğunuz bir yerde tâûn zuhûr ederse, ondan kaçarak oradan çıkmayınız!. 

Hadîsin îzâhında Kâmil Miras şunları yazmaktadır: Peygamber Efendimiz’in bir azâb, bir âfet olmak üzere tavsîf buyurduğu bu müstevlî hastalıklara karşı korunma şekli, bugünkü tabâbetin karantinasıdır [4]. 

Referanslar

[1] Ahmet Şimşirgil ve Ekrem Buğra Ekinci, Ahmed Cevdet Paşa ve Mecelle, İstanbul, 2008, s. 46-47.

[2] Ekrem Buğra Ekinci, İslâm Hukuku Tarihi, İstanbul, 2006, s. 236.

[3] Ahmet Zeki İzgöer, “Ahmed Cevdet Paşa’ya Ait Bazı Tıp Belgeleri”, Yeni Tıp Tarihi Araştırmları, c. IV, 1998, s. 237-243.

[4] Abdi'l Latifi'z Zebidi, Sahîh-i Buhârî Muhtasarı, Tecrîd-i Sarîh tercemesi ve şerhi, cild IX, Ankara, 1984, s. 206-207.

15 Haziran 2008 Pazar

Ebu Hureyre

Ramazan Balcı'nın "Ebu Hureyre : Hayatı ve Şahsiyeti" eserinden yapılan iktibaslar:

Suffa İslamiyet'in en önemli medresesidir. Resulullah aleyhisselamın tayin ettiği hocalar eliyle Ashab-ı Suffa'ya Kur'an öğretilirdi. Bunlardan yetişenler, Müslüman olan kabilelere Kur'an öğretmeleri için gönderilirdi. Mütevazı, fakat çok feyizli olan bu sofada zaman zaman sayıları dört-beş yüze ulaşan Kur'anla ve gerektiğinde gaza ile meşgul olan bir irfan ordusu bulunuyordu. İçlerinden evlenenler kadro haricine çıkar, fakat yeni gelenlerle takviye edilirdi. Burası tam manasıyla parasız yatılı eğitim veren bir üniversite idi. Talebeleri ne ticaretle ne de ziraatle iştigal etmezdi. Geçimleri Hz. Peygamber ile sahabenin zenginleri tarafından temin edilir.

Resul-i Ekrem Ashab-ı Suffe'nin geçimi ve eğitim-öğretimiyle pek yakından alakadar olurdu. Bir kerre Hz. Fatıma el değirmeniyle buğday çekmekten usandığından şikayet ederek bir hizmetçi istediğinde, Resul-i Ekrem: "Kızım, sen ne söylüyorsun? Henüz Ehl-i Suffa'nin geçimini yoluna koyamadım." buyurmuştu.

Resul-i Ekrem'in Ashabı arasında, fıkıhta birinci tabakada uzman olan Abdullah bin Mesud, Ubey bin Ka'b, Muaz bin Cebel, Ebu'dDerda gibi büyük sahabileri Ehl-i Suffe'ye müderris tayin buyurmuştu. Bundan Resul-i Ekremin hiçbir vaazları, hiçbir hitabeleri yoktur ki, bunun okunması sırasında Ashab-ı Suffe orada hazır bulunmasın, dinleyip ezberleyerek diğer ashaba nakletmesin. Bu suretle İslam ahkamının hıfz ve naklinde Ehl-i Suffe'nin pek müstesna katkıları görülmüştür. Bir çok rivayet zincirinin birinci halkasını, Ehl-i Suffe'den güzide bir cemaatin teşkil ettiğini görürüz. [Kamil Miras, Tecrid-i Sarih Tercümesi ve Şerhi, VII, s.46]

Ebu Hureyre Medine'ye geldiğinde bu ilim ocağına talebeliğe kabul edildi. Resulullah Ebu Hureyre'yi medresenin sınıf başkanı tayin etti.

Hz. Peygamber ile geçirdiği üç yıllık zaman zarfında, Ebu Hureyre Hz. Peygamberi adeta gölgesi gibi takip etmiştir. İslam'ın fert, toplum ve devlet bazında Hz. Peygamber tarafından uygulanışına şahit olmuştur.

İbn Ömer: "Ey Ebu Hureyre, içimizde Resulullah'ı hiç terketmeyen sen oldun, O'nun hadisini en çok bilen de sen oldun." demişti. [Tirmizi, nr. 3836]

Ebu Hureyre, Resulullah'tan nadiren ayrıldığı durumlarda Sehl bin Sa'd es-Saîd'i kendisi için hadis dinlemek üzere huzura gönderirdi. Ebu Bekir Muhammed bin İshak der ki: "Ebu Hureyre'de ilme karşı bir istek vardı. Bu yüzden kendisi herhangi bir sebeple Resulullah'ın yanında bulunamayacağı zaman, hadis dinlemesi için Sehl'i Resulullah'ın yanına gönderirdi". [el-Müstedrek, III, 587]

Ebu Hureyre, Medine'de her zaman saygın bir kişiliğe sahip oldu. Akik'teki evi bir islam akademisi görevi gördüğü gibi, Mescid-i Nebî de onun derslerine devam ettiği bir Kuran ve Hadis akademisiydi.

Kendi emsali sahabeler arasında seçkin bir yeri olan Ebu Hureyre'nin şahsiyetine ve rivayet ettiği hadislere güvenin bir göstergesi, ondan hadis rivayet eden tabiin sayısının 800'ü geçmiş olmasıdır. Bunlardan ayrı olarak, 30'a yakın sahabe de ondan hadis rivayetinde bulunmuştur. Bunlardan biri Türkiye'de Eyüp Sultan adıyla meşhur Ebu Eyyüb el-Ensari'dir. Eyyüb Sultan'ın hadis rivayetindeki hassasiyetini gösteren bir olayı daha önce zikretmiştik.

Amr bin Hazm anlatıyor: "Mescidde Ebu Hureyre'nin de bulunduğu bir cemaatle oturuyordum. Orada Resulullah'ın ashabından on kadar yaşlı sahabi vardı. Ebu Hureyre onlara Hz. Peygamber'den hadis rivayet etmeye başladı. Rivayet edilen hadisi cemaatin bir kısmı biliyor, diğer bir kısmı bilmiyordu. Hadisi aralarında müzakere ediyorlar, bilenler bilmeyenlere hatırlatıyordu. Sonra Ebu Hureyre başka bir hadis rivayet ediyor yine müzakere ediyorlar, yine bilenler bilmeyenlere hatırlatıyordu. Böylece devam edip durdular." Amr der ki: "O gün Resulullah'ın eshabı içersinde hıfzı en kuvvetli olan insanın Ebu Hureyre olduğunu anladım." [Buharî, Tarihu'l-Kebir, I, 187]

Ebu Hureyre'nin hadis rivayeti konusunda, sahabenin büyüklerinden daha ileride olması, tabiin dönemi gençlerinin dikkatini çekmiştir. Ebu Ya'la der ki: "Biz Talha bin Ubeydullah'ın yanında idik. Ona denildi ki: 'Ey Ebu Talha! Söyler misin bu Yemenli Resulullah'ı sizden daha mı iyi biliyor? Yoksa o Resulullah'ın söylemediklerini mi söylüyor?'
Talha dedi ki: 'Vallahi onun bizim işitmediklerimizi işittiğinden ve bizim bilmediklerimizi bildiğinden şüphe etmiyoruz. Bizler ev ve çoluk-çocuk sahibi kimselerdik. Resulullah'a günün iki tarafında uğrar, sonra evlerimize dönerdik. Ebu Hureyre miskin biriydi, malı ve çoluk-çocuğu yoktu. Muhakkak onun eli Resulullah ile beraberdi. Her yerde Resulullah ile beraber dolaşırdı. Bu sebeple onun bizlerin işitmediği hadisleri işitmiş olmasında şüphe etmiyoruz.' " [Tirmizi, nr. 3837; İbn Kesir, el-Bidaye ve'n-Nihaye, VIII, 109] Talha ayrıca "Muhakkak biz de onun işittiklerini işittik ; ne var ki biz unuttuk o ezberledi." demiştir. [İbn Hacer Askalanî, Fethü'l-Bari, VIII, 77]

Abdullah bin Ömer, vefatına kadar Medine'de yaşamıştır. Vefatı Ebu Hureyre'den daha sonradır. İbn Ömer'e soruldu: "Ebu Hureyre'nin rivayetlerine bir diyeceğin var mı?" İbn Ömer:"Hayır" dedi, "Lakin o cüretli, biz korkuyoruz." İbn Ömer'in bu sözü üzerine Ebu Hureyre'nin "Ben ezberledim, onlar unuttu ise benim suçum ne?" dediği rivayet edilir. [el-Müstedrek, III, 510]

Abdullah bin Ömer Ebu Hureyre hakkında şöyle der: "Ey Ebu Hureyre! Aramızda Hz. Peygamber'den hiç ayrılmayan sen olduğun gibi O'nun hadisini en iyi bilen de sen oldun." [Tirmizi, Sünen, II, 224; Zehebî, Siyer, II, 435; İbn Sa'd, Tabakât, II, 118; İbn Hacer Askalanî, Fethü'l-Bari, I, 225]

Resulullah meşhur sahabi Ebu Said el-Hudri'den gelen bir rivayette "Ebu Hureyre ilmin kabıdır." [el-Müstedrek'de tahriç edilmiştir.] diyerek onu senaların en güzeli ile sena etmiştir.

Ebu Hureyre'nin rivayet ettiği hadis-i şerifler bidat fırkalarının görüşlerini çürüttüğünden onu karalamaya ve rivayetlerini değersiz hale getirmeye çalışılmıştır. Ebu Hureyre aleyhine sayılabilecek ilk iddialar Şii kelamcıları Ebu Cafer el-İskafi ile Fazl bin Sazan'a dayanır. Mutezile mezhebine mensup Nazzam da bir takım iddialarda bulunmuştur. Çağdaş yazarlardan Mahmud Ebu Reyye Şia kaynakları başta olmak üzere, Ebu Hureyre hakkındaki rivayetleri çarpıtarak eserinde toplamış, takipçilerine malzeme sağlanmıştır. Ayrıca müsteşrikler de bu kuyuya taş atmışlardır.

Yapılan tenkitlere gerekli cevaplar bir çok eserde verilmiştir. Bunlardan Türkçeye çevrilmiş olan Mustafa Sıbai'nin İslam Hukukunda Sünnet eseri, buraya kadar zikr edilen bilgilerin iktibas edildiği Ramazan Balcı'nın Ebu Hureyre eseri, Osman Güner'in Ebu Hureyre'ye Yönelik Eleştiriler eseri ve ismini burada zikretmediğimiz nice eserler şüpheye yer bırakmayacak şekilde meseleyi izah etmişlerdir.


29 Mart 2007 Perşembe

Sünen, Müsned, Mu'cem

Hadis âlimlerinin ıstılâhında:

Bir kitab, iman, taharet, namaz, oruç v.s. gibi fıkıh bablarına göre tertib edilmişse ona SÜNEN denir.

Mesela Hazret-i Ömer'in, Hazret-i Ebu Bekr'in rivayetleri bir araya toplanarak sahâbe adına göre eser tertib edilirse ona MÜSNED adı verilir.

Müellif kendi şeyhlerini nazar-ı itibara alarak eserini tertib ederse; mesela (Ahmed) adlı kişiden dinlediklerini ayrı, (Osman) adlı kişiden dinlediklerini ayrı yere toplarsa bu tertibdeki esere MU'CEM denir.

Büstânu'l-Muhaddisîn
Abdulaziz bin Şah Veliyullah

28 Ocak 2007 Pazar

Hamiyet işte budur....

Saîd el-Müseyyeb''in: "Tek bir Hadîs'i aramak için günlerce mesâfe kat' ederdim." dediğini İmâm Mâlik naklediyor. [Tezkiretü'l-Huffâz, Zehebî, C. I, s. 48]

Sahîh-i Buhârî'de rivayet edildiği üzere Câbir bin Abdi'llah Ensârî radıya'llahu anhümâ tek bir Hadîs için Abdu'llah bin Üneys radiya'llahü anh'in nezdine, bir aylık uzak olan Şam'a kadar şedd-i rahl (yolculuk) etmiştir. Bu Hadîs Yevm-i Kıyamet'de Kısas yani ehl-i îmandan hiç kimsenin, üzerinde mazlûm hakkı varken Cennet'e giremeyeceği hakkındaki Hadîs'dir ki Buhârî'nin Cehmiyye'yi red hakkındaki eserindedir.

Ebû Eyyûb-i Ensârî "radiyallahü anh" bir mü'minin ayıbını saklayan kimseye Hak Teâlâ'nın Yevm-i Kıyâmet'de vereceği mükâfâta dâir bir Hadîs'i dinlemek için Ukbe bin Âmir-i Cühenî "radiyallahü anh" 'in yanına, tâ Mısr'a kadar gitmiştir. O Hadîs-i Şerîf'i Fem-i Güherbâr-ı Risâlet'den yalnız ikisi işitmişlerdi. Ebû Eyyûb, Ukbe'yi Vâlî-i Mısır Seleme bin Mahled vâsıtasiyle acele aratmış. Buluşup muâneka ettikten sonra hemen soracağını sormuş, Hadîs'i dinledikten sonra: "Bunu ben de biliyordum, fakat bir az yanlışım vardı. İşittiğim hilâfına olarak rivâyet etmeyi istemedim." demiş. Ve hemen devesine binip avdet etmiş.

Abdi'l Latifi'z Zebidi, “Sahih-i Buhari Muhtasarı, Tecrid-i Sarih tercemesi ve şerhi”, Ankara, 1984 (Yedinci Baskı) Cilt I, Mukaddime - sahife 47

İşte Eshab-ı Kirâmın hamiyet-i diniyyelerinden misaller.