“Mâsivâ” kelimesinin lügat manâsı [1] ile Müceddidî yolundaki ıstılâh manâsını birbiriyle karıştırmamalıdır. Mektûbât’a [2] dikkatle bakılınca, İmâm-ı Rabbânî ve muhterem mahdumu İmâm-ı Muhammed Masûm hazretleri “mâsivâ” derken neyi kastettikleri açıkça görülür ve mesele kendiliğinden hallolur.
Bu büyük zâtların lisânında mâsivâ, tarafsız, nötr bir kelime değildir. Aksine, baştan sona menfî sıfatlarla zikredilen; sâlikin kendisinden kurtulması, yüz çevirmesi, unutması ve kalbinden silip atması gereken şeyin adıdır. Nitekim İmâm-ı Rabbânî onun için sarâhaten “başdan başa noksanlık ve şerlikdir” buyurmuş (2/98); mâsivâya bağlılığın insanın kendi nefsine bağlılığı ve her belânın kaynağı olduğunu (1/154), ondan kurtulunca Allahü teâlâya ibâdetin kolaylaşacağını (1/77) ifade etmiştir. İmâm-ı Muhammed Masûm hazretleri de aynı yolda, kalb hastalığının başının mâsivâya bağlanmak olduğunu (4/71), ona bağlı kalındıkça kurtuluşun mümkün olmadığını (4/16), ona köle olmaktan Hak teâlâya sığınmak gerektiğini (4/143) ve kalbin selâmetinin, ki bu yolun ilk şartıdır, ancak mâsivânın unutulması ile gerçekleşeceğini (4/105) beyan etmiştir.
Sıfatları bunlar olan, yani “noksanlık ve şer”, “kalb hastalığının başı”, “nefse bağlılık ve belânın menbaı”, “kurtuluşa mâni” diye târif edilen bir zümrenin “bir numarası” olarak Âlemlerin Efendisi, Habîbullah sallallahü aleyhi ve sellem gösterilebilir mi? Bu söz, hâşâ, o mübârek zâtı noksanlığın, şerrin, kalb hastalığının ve kurtuluşa engel olan şeyin başına oturtmak manâsına gelir ki, bu hem büyük bir ilim hatâsı hem de Resûlullah’ın yüce makâmına karşı açık bir edebsizliktir.
Bunun bâtıl olduğunu gösteren en kesin delîl, yine bu imâmların târîfinin kendisindedir. Onlara göre mâsivâ, “unutulması” gereken şeydir. İmâm-ı Rabbânî hazretleri “Fenâ, mâsivânın unutulmasıdır” buyuruyor (3/123); kalbin selâmetini mâsivâyı unutmağa bağlıyor, hattâ bin sene ömrü olsa eşyanın asla hâtıra gelmemesini istiyor ve buna kalbin fenâsı, bu yolun ilk adımı diyor (1/278). Velâyetin, mâsivâ unutulduktan sonra ihsân edildiğini bildiriyor (2/92). İmâm-ı Masûm hazretleri ise zikrin tekrarı ile mâsivânın isminin ve resminin gönül aynasından tamamen silinmesini istiyor (5/93). Hâlbuki bu yolda hiçbir velî, hiçbir sâlik, Resûl-i ekremi sallallahü aleyhi ve sellem “unutmaya” yahut kalbinden “silmeye” çalışmaz. Bilakis bütün yol; salât ü selâm, muhabbet ve ittibâ ile Onu kalbe yerleştirmek, daima hâtırda tutmak üzerine kuruludur. Mâsivâ “unutulanın ve silinenin” adı ise, unutulması asla istenmeyen, bilakis hatırlanması ibâdet olan Peygamber efendimiz mâsivâdan olamaz.
İkinci delîl daha da katîdir. İmâm-ı Rabbânî hazretleri, marifetullahın ancak kalbin mâsivânın tamamına olan muhabbetinden kesilmesi ile hâsıl olacağını söylüyor ve sebebini şöyle izah ediyor: “Bir kalbde, iki zıt şeyin sevgisi bir arada olmaz” (3/37). Demek ki mâsivâ sevgisi, Allah sevgisinin zıddıdır. Oysa Peygamber efendimizin muhabbeti, Allahü teâlânın muhabbetinin zıddı değil, bizzât O’na kavuşmanın yoludur. Kur’ân-ı kerîmde mealen: “(Habîbim, onlara) de ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana tâbi olun ki, Allah da sizi sevsin” buyurulmuştur (Âl-i İmrân, 31). Resûlullah sevgisi ile Allah sevgisi zıt değil, biri ötekinin sebebi olup aynı istikâmette olduğuna göre, Onun muhabbeti mâsivâ muhabbeti cinsinden sayılamaz. Nitekim mâsivâya bağlılığın “kendi nefsine bağlılık” olduğu da bildirilmişti (1/154); Peygamber efendimize muhabbet ise nefsi azdıran değil, eriten bir sevgidir. İnsanı hevâsından çıkarıp Hakk’a bağlayan bir muhabbetin, nefse bağlılık olan mâsivâ ile bir tutulması abestir.
Bu yolda Resûlullah’ın yeri, kalbden silinecek bir perde değil; bizzât Allahü teâlâya açılan kapının, yolun ve rehberin yeridir. Sâlik beşerî kirlerden kalb aynasını temizleyip mâsivâdan yüz çevirince fenâya kavuşur, sonra ilâhî isimlerin tecellîsi ile bekâya erer (4/50); seyr-i ilallah son noktaya varıp mâsivâdan kurtulunca fenâ hâsıl olur, seyr-i fillah başlar (5/140); bu yolculukta fenâ ve bekâ lazımdır (1/128). İşte bu yolculuğun tamamı, Peygamber efendimizin nûru, rehberliği ve Ona tâbilik ile katedilir. Sâlik nefsini Onun muhabbetinde eritir; eritilen, unutulan, silinen taraf nefs ve mâsivâdır, uğrunda erinilen sevgili ise Habîb-i Hudâ’dır.
Bilhassa bu yol, yanî Müceddidiyye yolu, baştan sona Resûlullah’ın sünnetine ittibâ üzerine binâ edilmiştir. İmâm-ı Masûm hazretleri Tarîkat-i Nakşibendiyyede ilk şartın mâsivânın unutulması ve başka şeylerin ilminin yok edilmesi olduğunu bildirir (4/168). Buradaki silinmesi istenen “başka şeyler”, dünyâ ve nefs alâkalarıdır; ilmin, edebin ve sünnetin menbaı olan Peygamber efendimiz değildir. Sünnetin sâhibini, kalbden silinecek mâsivânın başına koymak, bu yolu kuranların maksadına taban tabana zıttır.
Burada gözden kaçırılmaması gereken bir incelik vardır. Elbette Peygamber efendimiz Allahü teâlânın bir kulu ve resûlüdür; ibâdet yalnız Allah’a yapılır, mahlûkâtın en üstünü dahi yaratılmıştır, ilâh değildir. Bunu söylemek tevhîdin ta kendisidir. Lâkin “mahlûktur” demek başka, bu müceddid imâmların ıstılâhındaki “mâsivâ”, yanî noksanlık, şer, kalb hastalığı ve unutulup silinmesi gereken perde, sınıfının başına koymak büsbütün başkadır. Birinci söz haktır; ikinci söz ise lügat manâsını ıstılâhî manânın yerine koymaktan doğan bir mugâlatadır ve neticesi edebsizliktir.
Hülâsa, bu iki büyük imâmın Mektûbât’taki kullanışına göre mâsivâ; kalbden uzaklaştırılması, unutulması ve silinmesi gereken, noksanlık ve şer ile vasıflanan şeydir.
Notlar
[1] “Mâsivallah” literal olarak Allah’tan gayrı/başka her şey manasına gelmektedir.
[2] Yazıda Mektûbât’a yapılan atıflarda cild ve mektub numaraları ifade edilecektir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder