Saygıdeğer hukuk alimi Ebu Bekr bin Muhammed el-Yefraşî, Zebîd'de bana şu rivayeti anlattı: Halife Hazret-i Ömer bin Hattab zamanında Fars'tan cebir bilen bir grup insan geldi. Hazret-i Ali bin Ebu Talib Hazret-i Ömer'e hazineden onlara ödeme yapılması ve onların insanlara ders vermelerini teklif etti. Hazret-i Ömer de kabul etti. Hazret-i Ali onların bildiği cebiri beş günde öğrendi. Sonra, halifelik el-Me'mun'a ulaşana kadar, insanlar bu bilgiyi şifahî olarak, herhangi bir kitaba kaydetmeden sonrakilere aktardı. Cebir ilmi insanlar arasında sönmeye başladı. el-Me'mun bundan haberdar oldu ve cebir konusunda tecrübe sahibi birinin bulunması için tahkikat yaptırdı. Bu konuda tecrübeli yegane insan Şeyh Ebu Bekr Muhammed bin Musa el-Harezmi idi. Konuyla alakalı kaybolanların yeniden ortaya çıkarılması için, el-Me'mun ondan cebir üzerine bir kitap yazmasını istedi.L. Hodgkin, A History of Mathematics From Mesopotamia to Modernity, Oxford, 2005, s. 108 Ayrıca, ferâiz ilminde (mîras taksimi) Hz. Ali'nin Eshab-ı kiram arasında önemli bir yeri vardı. Hz.Ali’ye minberdeyken en karışık problemler sorulurdu ve kâğıda, kaleme lüzûm kalmadan, hepsini zihninden çözer, hemen cevâb verirdi.
13 Mayıs 2008 Salı
Cebir (algebra)
30 Nisan 2008 Çarşamba
Fuat Sezgin ile "Bilim Tarihi" Üzerine
Bu yazıda, Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi'nde (Cilt 2, Sayı 4, 2004, sayfa 355-370) neşredilen Prof. Dr. Fuat Sezgin ile yapılmış bir görüşmeden iktibaslar mevcut.
Hocası Ritter ile aralarında geçen bir konuşmada...
Hocası şarkiyatçı Ritter ile çalışmaya başlayalı iki-üç gün olduktan sonra hocası günde kaç saat çalıştığını sormuş. O da "13-14 saat çalışıyorum" demiş. Hocasıda "Bu çalışmayla alim olmazsın. Eğer alim olmak istiyorsan bu miktarı artıracaksın." demiş. Kendisi de çalışma saatlerini yavaş yavaş arttırarak 17 saate kadar çıkarmış. Uzun zaman böyle devam etmiş.
İslam ilimler tarihi konusunda çalışanların hedefi...
Fuat Sezgin, İslam ilimler tarihi konularında çalışanların hedeflerinin olmadığından yakınıyor. Kasdetdiği hedefi de şöyle tanımlıyor: "800-1000 yıl devam etmiş üretken bir medeniyetin hakkını ortaya çıkarmak".
İslam medeniyetindeki mühim bir usul: İlim hocadan öğrenilir...
Mülakatta, Sezgin şunları söylüyor: "İslam ilimlerinin en büyük, en yapıcı unsurlarından biri şuydu: Müslümanlar, ilimleri hocalardan öğreniyorlardı. [Dr. Ahmed Çelebi'de bu hususu İslam'da Eğitim ve Öğretim Tarihi adlı eserinde belirtmişti] Hoca vazgeçilmez bir vasıtaydı. Bakınız Avrupalılar X. yüzyılda Müslümanların kitaplarını tercüme etmeye başladılar, ancak tercümelerin pek çoğu zaten doğru değildi. Metinleri çoğu kez anlamadan tercüme ediyorlardı. Tercümeleri okuyanlar da konuları yarım yamalak anlama şansına sahiptiler. Ne zaman anlamaya başladılar: Hoca yetiştirip bu konuları hocalardan okumaya başlayınca. Bu da ancak XVI. yüzyılın sonu XVII. yüzyılın başlarında vuku buldu. Hocalardan öğrenme metodu son derece önemlidir İslam ilimler tarihinde. Hoca merkezli bu eğitim-öğretimde intihal da çok zordur. Bundan dolayı, İslam medeniyetinde intihalin oranı çok azdır. Kaynakları zikrediyorlar. Yunanca veya başka bir dilde fark etmez. Belki de tarihte ilk defa kaynak zikrederek ilim yapma geleneği İslam medeniyetinde oluştu. Bu nokta son derece önemlidir ve pek çok oryantalist bu noktayı anlayamamıştır. Aslında bir şey diyeyim mi: Hocam Ritter dahil, pek çok âlim İslam medeniyetini hakkıyla anlayamadı ve hala anlaşılamıyor."
Müslümanların ilimlere katkıları gözardı ediliyor...
"İlimler tarihinde yanlış rönesans tarifi var. Herkesin kafasında bu tarif mevcut: Yunanlılar ilimleri kurmuş, aradan asırlar geçmiş, XVI. yüzyıl sonlarında Avrupalılar yavaş yavaş bu ilimleri elde etmiş ve geliştirmeye başlamış. Peki! Bu ilimler Avrupalıların eline nasıl geçmiş, hangi coğrafyadan geçmiş, hangi muhteva ile geçmiş. Bunları uzun zaman Avrupalılara unutturdular. İlimler tarihi kitaplarında da bu hakikati görmezden geldiler. Biraz önce zikrettiğim isimler büyük bir insafla bu tarife karşı çıkmış. Ancak yanlış malumatlar, düşünceler o kadar derine inmiş ki bunları kolay kolay tashih etmek mümkün değil. Bir neslin değil, birkaç neslin işi bu. Bu işin de çok şuurlu bir şekilde yürütülmesi lazım. Her şeyden önce İslam dünyasının bu çalışmalara yoğun olarak katılması gerek. Açıkça söyleyeyim: İslam dünyası bile bu yanlış düşüncelerin o kadar içinde ki bir çok kişiye yaptıklarımızı anlatınca şaşırıp kalıyorlar. Yani işin ilginç tarafı Müslümanların tarihte ne kadar büyük yerleri olduğuna önce Müslümanları inandıracaksınız."
Fuat Sezgin'in söylediklerine baktığımızda, kendi değerlerimizi tanımıyor, bazen reddediyoruz. Acı ama gerçek. İnsan bilmediğine düşmandır sözü hadiseyi ne güzel ifade ediyor.
Şunu da ifade edeyim, Sezgin'in Almanca olarak neşr ettiği Wissenschaft und Technik im Islam eseri Türkçeye tercüme edilerek Türkiye Bilimler Akademisi tarafından İslam'da Bilim ve Teknik adıyla 5 cilt olarak neşredilmiştir. Bu eserin pdf haline buradan ulaşabilirsiniz.
Hocası Ritter ile aralarında geçen bir konuşmada...
Hocası şarkiyatçı Ritter ile çalışmaya başlayalı iki-üç gün olduktan sonra hocası günde kaç saat çalıştığını sormuş. O da "13-14 saat çalışıyorum" demiş. Hocasıda "Bu çalışmayla alim olmazsın. Eğer alim olmak istiyorsan bu miktarı artıracaksın." demiş. Kendisi de çalışma saatlerini yavaş yavaş arttırarak 17 saate kadar çıkarmış. Uzun zaman böyle devam etmiş.
İslam ilimler tarihi konusunda çalışanların hedefi...
Fuat Sezgin, İslam ilimler tarihi konularında çalışanların hedeflerinin olmadığından yakınıyor. Kasdetdiği hedefi de şöyle tanımlıyor: "800-1000 yıl devam etmiş üretken bir medeniyetin hakkını ortaya çıkarmak".
İslam medeniyetindeki mühim bir usul: İlim hocadan öğrenilir...
Mülakatta, Sezgin şunları söylüyor: "İslam ilimlerinin en büyük, en yapıcı unsurlarından biri şuydu: Müslümanlar, ilimleri hocalardan öğreniyorlardı. [Dr. Ahmed Çelebi'de bu hususu İslam'da Eğitim ve Öğretim Tarihi adlı eserinde belirtmişti] Hoca vazgeçilmez bir vasıtaydı. Bakınız Avrupalılar X. yüzyılda Müslümanların kitaplarını tercüme etmeye başladılar, ancak tercümelerin pek çoğu zaten doğru değildi. Metinleri çoğu kez anlamadan tercüme ediyorlardı. Tercümeleri okuyanlar da konuları yarım yamalak anlama şansına sahiptiler. Ne zaman anlamaya başladılar: Hoca yetiştirip bu konuları hocalardan okumaya başlayınca. Bu da ancak XVI. yüzyılın sonu XVII. yüzyılın başlarında vuku buldu. Hocalardan öğrenme metodu son derece önemlidir İslam ilimler tarihinde. Hoca merkezli bu eğitim-öğretimde intihal da çok zordur. Bundan dolayı, İslam medeniyetinde intihalin oranı çok azdır. Kaynakları zikrediyorlar. Yunanca veya başka bir dilde fark etmez. Belki de tarihte ilk defa kaynak zikrederek ilim yapma geleneği İslam medeniyetinde oluştu. Bu nokta son derece önemlidir ve pek çok oryantalist bu noktayı anlayamamıştır. Aslında bir şey diyeyim mi: Hocam Ritter dahil, pek çok âlim İslam medeniyetini hakkıyla anlayamadı ve hala anlaşılamıyor."
Müslümanların ilimlere katkıları gözardı ediliyor...
"İlimler tarihinde yanlış rönesans tarifi var. Herkesin kafasında bu tarif mevcut: Yunanlılar ilimleri kurmuş, aradan asırlar geçmiş, XVI. yüzyıl sonlarında Avrupalılar yavaş yavaş bu ilimleri elde etmiş ve geliştirmeye başlamış. Peki! Bu ilimler Avrupalıların eline nasıl geçmiş, hangi coğrafyadan geçmiş, hangi muhteva ile geçmiş. Bunları uzun zaman Avrupalılara unutturdular. İlimler tarihi kitaplarında da bu hakikati görmezden geldiler. Biraz önce zikrettiğim isimler büyük bir insafla bu tarife karşı çıkmış. Ancak yanlış malumatlar, düşünceler o kadar derine inmiş ki bunları kolay kolay tashih etmek mümkün değil. Bir neslin değil, birkaç neslin işi bu. Bu işin de çok şuurlu bir şekilde yürütülmesi lazım. Her şeyden önce İslam dünyasının bu çalışmalara yoğun olarak katılması gerek. Açıkça söyleyeyim: İslam dünyası bile bu yanlış düşüncelerin o kadar içinde ki bir çok kişiye yaptıklarımızı anlatınca şaşırıp kalıyorlar. Yani işin ilginç tarafı Müslümanların tarihte ne kadar büyük yerleri olduğuna önce Müslümanları inandıracaksınız."
Fuat Sezgin'in söylediklerine baktığımızda, kendi değerlerimizi tanımıyor, bazen reddediyoruz. Acı ama gerçek. İnsan bilmediğine düşmandır sözü hadiseyi ne güzel ifade ediyor.
Şunu da ifade edeyim, Sezgin'in Almanca olarak neşr ettiği Wissenschaft und Technik im Islam eseri Türkçeye tercüme edilerek Türkiye Bilimler Akademisi tarafından İslam'da Bilim ve Teknik adıyla 5 cilt olarak neşredilmiştir. Bu eserin pdf haline buradan ulaşabilirsiniz.
9 Nisan 2008 Çarşamba
"İslâmda Eğitim ve Öğretim Tarihi"
Eser, Mısırlı ilim adamı olan Dr. Ahmed Çelebi'nin Târîhu't-Terbiyeti'l-İslâmiyye isimli eserinin tercümesidir. Dr. Ahmed Çelebi'nin bu eseri Cambridge Üniversitesi'ne sunulan doktora tezinin genişletilmiş halidir. Eserde İslâm medeniyetinde 13. asra kadar olan eğitim-öğretim tarihi ele alınmıştır. Kitaptan birkaç iktibas:
Mescidlerde Tıb ve Astronomi de tedris edilirdi. İmam Suyûtî, Tolonoğlu Camii'nde çeşidli derslerin tertib edildiğini ve bunların Tefsir, Hadîs, dört mezheb üzerine Fıkıh, Kıraat'ler, Tıb ve Astronomi ilimlerini de içine aldığını rivayet eder.
sahife 107
Tıb Medreseleri'nin sayısı son derece azdır. Bunun da sebebi, tıbbın, hususi medreselerde nadiren tedris edilip, üstadların talebelere anlattıkları tıbla ilgili nazari bilgilerin ameli tatbikatına imkan sağlamak için, onun, daha ziyade şifahane'lerde tedris edilmiş olmasıdır. Bu maksadla, talebelerin verilen dersi dinleyebilmeleri için hastahanede eyvân (konferans salonu) yapılmıştır. Öte yandan talebeler, hocalarının nezaretinde hastalıkları ve onların tedavi usullerini görmek için hastalar arasında dolaşırlardı. ...
Nitekim bu asırlarda İslâm âleminde şifahane'ler büyük ölçüde yayılmıştı. Tıbbi araştırmalarda da buna paralel olarak büyük çapta bir gelişme kaydedilmiştir.
sahife 120
İlim müesseselerinden birisini de Ebû'l-Kâsım Ca'fer b. Muhammed b. Hamdân el-Mevsılî (ö. 323 / Miladi 935) Musul'da kurmuştur. O, burada bütün ilim dallarına ait kitaplar ihtiva eden bir kitap hazinesi tesis etmiş ve onu, her branştan ilim talebesine vakfetmiştir. Kütüphaneye giriş herkese serbestti. Kendisi de zengindi. Birisi uzak bir yerden edebiyat tahsili için oraya geldiği zaman, ona, fazlasıyla kırtasiye de verirdi, para da. Kütüphane senenin her günü açıktı.
sahife 135
Tercüme faaliyetleri, takriben, Halife el-Vâsık (ö. 232 / Miladi 846)'dan sonra durakladı. Artık bundan sonra, bir araştırıcının, umumi veya hususi kütüphanelerde mütercimlerin adına rastlaması pek de kolay sayılmaz. Muhtemelen bunun sebebini, daha önceki büyük tercüme faaliyetleri sırasındaki çeşitli fenlere dair ana kitapların hemen hemen hepsinin Arabça'ya aktarılmasında veya Müslüman ilim adamlarının, Beyt'ül-Hikme ve muasırı kütüphanelerde bulunan tercüme edilmiş kitaplara muttalî olduktan sonra, ileriki devirlerde ilmî faaliyetlerine sahne olan kültürel, ilmi ve felsefi eserleri, artık kendi dilleri ile ortaya koymağa başlamış olmalarında aramak gerekir.
sahife 159
Thomas Arnold ve Adolf Grohmann isimli iki profesörün "The Islamic Book" isimli eserinde bu konuya [kitap cildleme] dair şunlar yazmaktadır:
"Kitab cildleme işi, Irak ve Endülüs ahalisi arasında özel bir ihtimama mazhar olmuştur. Bilhassa Endülüs'ün Malaga şehri, umumi olarak dericilik sanatı, hususi olarak da cildcilikteki nefâseti ile diğer şehirler arasında bir üstünlüğü sahipti. Kitab toplama meraklıları yanında, Müslüman şehzadeleri de büyük gayret sarf etmişlerdir. Bunun neticesi olarak mamur kütüphaneler yapılmış, onların tanzim ve tertibi devamlı surette teşvik görmüş ve - Orta Çağ'da bir benzeri görülmeyen bu hamlede- kitab cildleme tekniği büyük ölçüde ilerleme kaydedilmiştir."
sahife 165
Müslümanlar, ilmi, ders veren bilginlerden öğrenmeye bilhassa itina göstermişler ve talebenin, ilmi tek başına kitablardan almasına şiddetle karşı çıkmışlardır. Nitekim bazıları şöyle demiştir: "Belânın en büyüğü sayfaları hoca edinmektir". İhvân'üs-Safâ Risaleleri'nde de: "Başlangıçta, her insanın kendiliğinden ilim öğrenmeye gücü yetmez. Bu bakımdan herkesin; öğrenim, ahlak, söz, inanç, davranış ve san'at konusunda bir muallime veya bir rehbere ya da bir ustaya ihtiyacı vardır" denilmektedir.
sahife 207
İbn Haldun Mukaddime'sinde "Öğretimin bir meslek ve sanât olduğuna dair fasıl" başlığı altında der ki: "Muallime lazım olan en önemli unsur, karşılıklı konuşma ve tartışmalarla dilin bağını çözmek ve öğretim san'atının tâ kendisi olan melekeyi kazanmaya çalışmaktır".
sahife 209
İçtimâî seviyeleri ve mâlî durumları göz önüne alındığında, muallimleri üç gruba ayırabiliriz:
1- Mekteb muallimleri, 2- Müeddibler, 3-Mescid ve medrese müderrisleri
sahife 218
Ebûl-Esved ed-Düelî (ö. 69 / 688) şöyle derdi: "İlimden daha aziz bir şey yoktur. Hükümdarlar halkın hakimidir, âlimler ise hükümdarlara hakimdirler"
sahife 229
Kaynaklar, muîdin (asistan) mevki ve vazifesinin sınırlarını çizmiştir. O, derece bakımından müderrisin altında ve bütün talebelerin üstündedir. Hoca talebeye karşı konuşmasını yaptıktan sonra, dersi tekrar eden şahıstır. Adeta o, ilmi yaymakta hocanın yardomcısı durumundadır. es-Sübkî'nin ifadesine göre: "Muîd, dersi dinlemek için talebelerle birlikte oturur. Ancak; bir kısım talebeye dersi anlatmak, onlara faydalı olmak ve dersi tekrar etme tabirinin gereğini yapmak bakımından, onun dinleyişinin ayrı bir özelliği vardır. İşte, müderrisin işi bitince, muîdin vazifesi başlamaktadır: Dersin zor kısımlarının açıklanması veya ilk bakışta anlaşılması güç olan noktaların öğretilmesi hususunda kaabiliyeti kıt talebelere yardım etmek, muîdin vazifeleri arasına girmektedir".
sahife 257
Endülüs ulemasının ve müderrislerinin kıyafeti, Avrupa üniversitelerinin bir çoğuna sızmıştır. Hatta bu kıyafet, o milletin durum ve karakterine uygun gelecek şekilde küçük tadilata uğratılarak, çağımıza kadar, talebe ve hocaların resmi kıyafeti olmakta devam edegelmiştir. "Gown", "Hood" ve "Cap"; cübbe, taylasan ve sarık'ın kısmen değiştirilmiş şeklinden başka bir şey değildir. "Gown", cübbeye çok benzer. Geniş ve önden açıktır; elbise üzerine giyilir. "Hood", taylasan'ın bir benzeridir. İki yakası boynu kaplar ve arkaya sarkar; üzerinde işlemeler vardır. "Cap" ise, şal dolanmış serpuşun aynısıdır. Sadece rengi siyahtır. Tıpkı serpuşta olduğu gibi katlanarak tutturulmuştur.
sahife 282
İnsan, hiç tereddütsüz şunu rahatlıkla ifade edebilir ki, İslam aleminde öğretim imkanı, zengin ve fakir için eşit bir şekilde garantiye alınmış; fakirlik, ilme teşne ve marifete susamış kimselerin önünde bir engel olarak dikilmemiştir.
sahife 297
İmam Gazali der ki: "Okuldan döndükten sonra, çocuğun güzelce oynamasına ve okul yorgunluğunu gidermesine izin verilmelidir. Çocuğun oyundan alıkonması ve devamlı öğretim yükü altında ezilmesi; onun kalbini öldürür, zekasını köreltir ve hayatı başına zindan eder. Hatta onu, dersten başını kurtaracak çare aramağa zorlar".
sahife 317
Derler ki, baba üç çeşittir: Doğumuna vesile olan baba, büyütüp besleyen baba ve öğreten baba!.. Babaların en hayırlısı ise sana öğreten babadır. Müslüman talebeler bu nasihatlere uyarak, öğretmenlerini yüksek mevkide tutmuşlardır.
sahife 319
Müslüman kadınlarının öğrenimde erkeklerle boy ölçüşmesine engel olan şey, ilim talebelerinin karşısına çıkan güçlüklerdir. Nitekim uzun yolculuklar yapmak, mahrumiyete katlanmak ve çetin hayat şartlarına göğüs germek, o devirde Müslüman talebenin alâmet-i farikasıydı. Halbuki, Müslümanlar, kadını baş tacı yapmışlar, en yüce bir mevkide tutmuşlar ve onun, hayatın yorucu ve yıpratıcı işleriyle karşı karşıya gelmesine müsaade etmemişlerdir. Bu durumu bir Arab şairi şöyle dile getirir:
"Bizim alın yazımız ölmek ve öldürmek; kadınlarınki ise zevk u sefa sürmektir."
Bu sebeple, kadınlar arasında öğrenim yapanların oranı düşmüştür. Fakat, hemen kaydetmeliyiz ki, Müslüman kadınların pek çoğu, bir fırsatını bulup bu güçlükleri yenmişler ve oldukça derinlemesine ve değişik branşlarda diyebileceğimiz bir kültür seviyesine ulaşmışlardır. Bu ise, çağdaşları Avrupalı kadınların hiç bir şekilde elde edemedikleri bir netice idi.
sahife 339
8 Mart 2008 Cumartesi
Din, Bilim ve İmam Gazali
İmam Gazali deyince bazı aydınlarımızın aklına nedense bilim ve din çatışması gelir. İslam dünyasındaki pozitif bilimlere karşı alakanın azalmasının tek sebebi İmam Gazali'nin eserleri, özellikle Tehâfütü'l-Felâsife eseri gösterilir. Acaba İmam Gazali gerçekten bu eserlerinde felsefenin ve bilimin öğrenilmesine karşı mı çıkıyor? Yoksa birileri anlamak istediği gibi mi meseleye yaklaşıyor?
İslam biliminin (İslam medeniyetindeki bilimlerin) düşüşünde İmam Gazali'nin önemli bir rol oynadığı iddiasının gerçeği ne kadar yansıttığı George Saliba'nın Islamic Science and the Making of the European Renaissance adlı kitabında ele alınmıştır. Bu kitapta, "İmam Gazali'yi takip eden asırlarda neredeyse her bilimsel disiplinde çok iyi giden bir aktivite"nin varlığının aşikar bir gerçek olduğu vurgulanmıştı.
Felsefe ve pozitif bilimlerin öğrenimi meselesinde ise İmam Gazali'nin eserleri maalesef yanlı(ş) okunuyor. Konu ile ilgili olarak Robert G. Morrison'un 2007 yılında çıkan Islam and Science : the intellectual career of Nizam al-Din al-Nisaburi eserinden yapacağım alıntı meseleyi özetlemektedir:
[Herhalde George Saliba ve Robert G. Morrison, Cengiz Özakıncı'nın İslam'da Bilimin Yükselişi ve Çöküşü adlı kitabında İmam Gazali hakkında yazdıklarını okusalar gerçekten diyecek bir şey bulamazlardı. Her iki tarafa baktığımızda aynı kitapları okuyorlar (Özakıncı'nın İmam Gazalî'ye ve İslâmî ilimlere dair eserleri okuduğu/okuyabildiği şüpheli!), ancak elde ettikleri sonuçlar tamamen zıt. Bakın Özakıncı eserinde neler yazmış:
Özakıncı'nın ifadelerinin ilmiyetten ne kadar uzak olduğu aşikar. Hakarete varan sözleriyle ancak kendini tatmin edebilir. Kendisine George Saliba gibi bilim tarihçilerinin kitaplarını okumayı tavsiye ediyorum. Saliba kitabında aslî kaynaklarla İmam Gazali'den sonra İslam medeniyetindeki bilimsel akvitelerin ne kadar yoğun olduğunu insanın gözünün içine sokarcasına gösteriyor.]
[Tarihî hadiseleri ve şahsiyetleri analiz ederken ideolojik yaklaşımlardan maalesef kurtulamıyoruz. Özellikle bu hadise veya şahsiyetlerin İslam ile alakası varsa peşin hükümler devreye girmektedir. NTV Tarih dergisinin 2010 Mart sayısında "Bir Hakikat Avcısı: Gazâlî" adıyla bir yazı neşredildi. Ancak makalenin yazarı D. Cündioğlu yazısının "ideolojik bir makasla" sansürlendiğini iddia ederek, yazısının tam metnini neşretti. Buna mukabil NTV Tarih'ten konu ile alakalı herhangi bir açıklama gelmedi. İki yazı karşılaştırıldığında esas metnin dörtte birinin kırpıldığı görülmektedir.]
İslam biliminin (İslam medeniyetindeki bilimlerin) düşüşünde İmam Gazali'nin önemli bir rol oynadığı iddiasının gerçeği ne kadar yansıttığı George Saliba'nın Islamic Science and the Making of the European Renaissance adlı kitabında ele alınmıştır. Bu kitapta, "İmam Gazali'yi takip eden asırlarda neredeyse her bilimsel disiplinde çok iyi giden bir aktivite"nin varlığının aşikar bir gerçek olduğu vurgulanmıştı.
Felsefe ve pozitif bilimlerin öğrenimi meselesinde ise İmam Gazali'nin eserleri maalesef yanlı(ş) okunuyor. Konu ile ilgili olarak Robert G. Morrison'un 2007 yılında çıkan Islam and Science : the intellectual career of Nizam al-Din al-Nisaburi eserinden yapacağım alıntı meseleyi özetlemektedir:
Onikinci asırda, kelâm ilmi yaratıcının vasıfları ve kainat üzerinde sistematik çalışmalar içeriyordu. Felsefe ile ilgilenme, İbn Sina'nın (Ö. 1037) eserleriyle, kelâm çalışmalarının bir parçası oldu. Bu gelişmenin öncülüğünde diğerlerinden daha ileride olan kişi İmam Gazali'ydi (Ö. 1111). El-Munkizü mine'd-Dalal (Delaletten Hidayete) eserinde, bilgi kuramı krizinden sakınmasını detaylı olarak anlattığı entelektüel otobiyografisi, İmam Gazali felsefecilerin eserlerini derinlemesine araştırdığını ve, sıklıkla tekrarlandığı üzere, onların yazılarını tatmin edici bulmadığını bildirdi. Felsefe, onu iman buhranına sevk eden sorulara cevap veremediği gibi, felsefenin dine zarar veren önermelere dayadığı sonucuna vardı. İmam Gazali'nin Tehâfütü'l-Felâsife (Filozofların Tutarsızlığı) eseri, en azından, okuyucuyu felsefeyi kritik bir zihin ile okumaya zorlamaktadır. İmam Gazali, El-Munkizü mine'd-Dalal eserini Tasavvufun Allah hakkında bilgi edinmede en etkili yol olduğunu söyleyerek bitiriyor.
İmam Gazali'nin bu iki eserindeki ifadelerindeki yansıma, onun din bilginlerini felsefenin seçilmiş iddialarına karşı aşıladığı, fakat felsefe ve bilimsel çalışmayı yasaklamadığı izlenimi vermektedir. Her şeye rağmen, Tehâfütü'l-Felâsife eserinin girişinde tüm bilimleri reddeden birinin yanılmış olduğunu söylemektedir. Bu bakımdan, İmam Gazali'nin kariyeri hakkındaki diğer iki nokta önemlidir. İlki, onun önceden yazmış olduğu Mekâsıdü'l-Felâsife eseri, önde gelen bir din alimi olan İmam Gazalinin felsefenin esasları ve tartışma usulleri üzerinde kayda değer hakimiyet sağladığını göstermektedir. İkinci olarak, El-Munkizü mine'd-Dalal eserinde mantık veya matematiksel doğruların tek başlarına özellikle zararlı olmadığını kabul etmesidir. Tehlike sadece, mantık ve matematik çalışmanın avamı felsefenin diğer öğretilerinin vahiy gibi kesin olduğu hükmüne varmasına neden olabilmesidir ki, İmam Gazali'ye göre, bu felakettir. Tehâfütü'l-Felâsife felsefecilerin belli argümanlarına karşı bir hareket olarak görülmelidir, yoksa felsefenin tümüyle reddi olarak görülmemelidir.
sayfa 12-13
[Herhalde George Saliba ve Robert G. Morrison, Cengiz Özakıncı'nın İslam'da Bilimin Yükselişi ve Çöküşü adlı kitabında İmam Gazali hakkında yazdıklarını okusalar gerçekten diyecek bir şey bulamazlardı. Her iki tarafa baktığımızda aynı kitapları okuyorlar (Özakıncı'nın İmam Gazalî'ye ve İslâmî ilimlere dair eserleri okuduğu/okuyabildiği şüpheli!), ancak elde ettikleri sonuçlar tamamen zıt. Bakın Özakıncı eserinde neler yazmış:
Gericiler, usçularla giriştikleri tartışmalarda bir usçuluk döneği [eserde bu ifade italik olarak yazılmış aynen aktardım] olan Gazzali'nin kitabındaki savları kullanarak Müslümanları usçuluğun dine karşıt bir tutum olduğunu inandırabilmiş, .... Gazzali'den iki kuşak sonra Müslüman toplumların çok güçlü bir usçuluk karşıtı gerici akıma sürüklenmesine neden olmuştur.
sayfa 243
Gazzali, matematiğin kişileri dinden çıkardığını bakın nasıl çözmüştü:
sayfa 244
Usçuluk kötüdür, us yürütmek kötüdür, sorgulamak kötüdür, düşünsel tartışmalara girmek kötüdür, bilimlere dalmak kötüdür ve bunlar kişiyi dinden çıkarır, diyor Gazzali...
sayfa 256
Özakıncı'nın ifadelerinin ilmiyetten ne kadar uzak olduğu aşikar. Hakarete varan sözleriyle ancak kendini tatmin edebilir. Kendisine George Saliba gibi bilim tarihçilerinin kitaplarını okumayı tavsiye ediyorum. Saliba kitabında aslî kaynaklarla İmam Gazali'den sonra İslam medeniyetindeki bilimsel akvitelerin ne kadar yoğun olduğunu insanın gözünün içine sokarcasına gösteriyor.]
İslam dininde ilim üstün tutulmuş, bilenler ile bilmeyenler arasında bir ayrım yapılmıştır. Hal böyleyken, var olmayan bir çatışmanın varmış gibi gösterilmesi, hem de bunu aydın geçinen insanların yapması gerçekten ilginç değil mi?
[Tarihî hadiseleri ve şahsiyetleri analiz ederken ideolojik yaklaşımlardan maalesef kurtulamıyoruz. Özellikle bu hadise veya şahsiyetlerin İslam ile alakası varsa peşin hükümler devreye girmektedir. NTV Tarih dergisinin 2010 Mart sayısında "Bir Hakikat Avcısı: Gazâlî" adıyla bir yazı neşredildi. Ancak makalenin yazarı D. Cündioğlu yazısının "ideolojik bir makasla" sansürlendiğini iddia ederek, yazısının tam metnini neşretti. Buna mukabil NTV Tarih'ten konu ile alakalı herhangi bir açıklama gelmedi. İki yazı karşılaştırıldığında esas metnin dörtte birinin kırpıldığı görülmektedir.]
"Islamic Science and the Making of the European Renaissance"
Bir ilim adamının çalışmalarında aslî kaynaklardan istifade etmesi hadiseleri ele almasında mühim tesiri vardır. İşte bilim tarihi alanında dikkate değer bir yeri olan George Saliba da ele aldığı konularda aslî kaynakları en iyi şekilde kullanan ilim adamlarından biri. En son yazdığı Islamic Science and the Making of the European Renaissance eserinde bilim tarihçilerinin klasik söylemine eleştirel yaklaşıyor. Yapmak istediği bir ezberi bozmak. "İslam biliminin onbirinci yüzyıla kadar zirvede olduğu ve sonra düşüşe geçtiği ve İslam medeniyetinin Yunan biliminin taşıyıcısı olduğu" söylemlerinin ne ölçüde gerçeği yansıttığını irdeliyor bu eserde.
İşte eserden bazı alıntılar:
Eserin her sayfası mühim bilgiler ihtiva etmekte ve mevzu ile alakalı doyurucu bilgiler vermektedir.
Eseri Türkçe okumak için 2009 yılına kadar beklemek gerekiyor. [Kitabın, 2008'de bir tercümesi neşredilmiştir. Ancak tercümenin kalitesi çok düşüktü. Arapça yer ve şahıs isimleri İngilizce'de yazıldığı şekilde bırakılmış. Dipnotlar tercüme edilmeyip, referanslar bölümü tercümede yoktu. 2012 senesinde başka bir yayınevinden tekrar neşredildi. Henüz bu tercümeyi okuma imkanım olmadı.]
İşte eserden bazı alıntılar:
Klasik söylem İslam medeniyetinde bilimsel çalışmaların başlaması ile ilgili sorulara cevap veremediği gibi, sonraki yüzyıllar ile ilgili ortaya çıkan sorulara da cevap verememektedir. Özellikle, İslam biliminin düşüşü gerçekte vâki olduğu gözükmemektedir. Bu düşüşe, İmam Gazali'nin felsefecilere karşı ataklarının (Tehâfütü'l-Felâsife - Filozofların Tutarsızlığı) veya onun "instrumentalist" bakışının oluşturduğu dini ortamın sebep olduğu sanılmaktadır. Aksine, sadece bize ulaşan bilimsel dökümanlara bakarsak, İmam Gazali'yi takip eden asırlarda neredeyse her bilimsel disiplinde çok iyi giden bir aktivite açıkça tasvir edilebilir. Mekanikte, Cezeri'nin (1205) çalışmaları; veya mantıkta, matematikte ve astronomide; Esiruddin Ebherî'nin (1240), Mueyyuddin el-Urdi'nin (ö.1266), Nasireddin Tusi'nin (ö.1274), Kutbuddin el-Şirazi'nin (ö.1311), İbni el-Şatir'in (ö.1375), el-Kuşî'nin (ö.1474) ve Şemseddin el-Kâfrî'nin (ö.1550) çalışmaları; veya optikte, Kemaleddin el-Fârisî'nin (ö.1320) çalışmaları;veya farmakolojide, İbni Baytar'ın (ö.1248) çalışmaları; veya tıpta, İbni el-Nefîs'in (ö.1288) çalışmaları var. Bu alanların her biri, İmam Gazali'nin ölümünden ve felsefecilere atağından sonra çokça vuku bulan özgün bir çalışmaya ve devrim yapan bir ürüne şahitlik etti.
sayfa 21
Dikkate değer, matematik ve tekniğin en yüksek derecesine sahip, bir aktivitenin İmam Gazali'nin vefatından sonra İslam dünyasında parlamaya devam ettiğini görebiliriz. O kadar ki, İmam Gazali sonrası bu dönemi İslam astronomisinin altın çağı olarak adlandırmaktayım. Henüz, bu dönemde elde edilen bu sonuçların hiç biri klasik söylemi savunanlar tarafından dikkate alınma şansına sahip olmadı. Sadece Rönesans Avrupa'sı üzerine etkileri göz önünde tutuldu.
sayfa 23
Büyük ihtimalle, İmam Gazali sonrası yazılan eserler incelenmedi. Çünkü klasik söylemin savunucuları, önemli çalışmaların yazılamayacağı varsayılan dönemden geldiğinden dolayı bu eserler yeterince önemli görülmedi. Bu kendi tahmini ile iş görmeye tipik bir örnektir.
sayfa 24
Özellikle en önemli geleneksel eserler, Batlamyus'un eserleri, ile temsil edilen Yunan astronomi geleneği, çok sıklıkla ileri sürüldüğü gibi, İslam kültüründe sadece muhafaza edilmedi, en başından beri ciddi değerlendirmelere tâbi tutuldu. Mütercimler Yunan eserlerindeki hataları düzeltiler. Gelenekteki en temel astronomik parametrelerin değişimine yol açan gözlemsel sonuçların ciddi bir şekilde tekrar değerlendirilmesi yapıldı. Aristo geleneğine sıkı sıkıya dayanan kendi doğal felsefik söyleminin fark edilen ihmalinden dolayı geleneğe karşı ve astronominin o anki temellerine karşı teorik karşı itirazlarda bulundular.
sayfa 124
Astronomi artık sadece gezegenlerin konumlarına veya astrologların horoskop bakmalarına cevaplar sağlayan bir disiplin değildi. İslam dininin astrolojiye karşı soğuk olmasıyla, astronomi kendisini, gelecek tahmininin ötesinde bir disiplin olarak tanımlamak zordundaydı ve her yerde titiz ölçümler gerektiren daha geniş ve büyük bir dünya görüşüyle çok yakından ilişkili sorular yükselten bir konuma koymak zorundaydı.... Astronomi yeni sosyal ve kültürel çevreye yararlılığını ispatlamak zorundaydı. Bunu Yunan astronomisinin temeline teorik eleştirilerle yaptılar.
sayfa 168
Eserin her sayfası mühim bilgiler ihtiva etmekte ve mevzu ile alakalı doyurucu bilgiler vermektedir.
Eseri Türkçe okumak için 2009 yılına kadar beklemek gerekiyor. [Kitabın, 2008'de bir tercümesi neşredilmiştir. Ancak tercümenin kalitesi çok düşüktü. Arapça yer ve şahıs isimleri İngilizce'de yazıldığı şekilde bırakılmış. Dipnotlar tercüme edilmeyip, referanslar bölümü tercümede yoktu. 2012 senesinde başka bir yayınevinden tekrar neşredildi. Henüz bu tercümeyi okuma imkanım olmadı.]
20 Şubat 2008 Çarşamba
"Sultan Sofraları"
Stefanos Yerasimos’un (1942-2005) 15. ve 16 yüzyılda Osmanlı Saray mutfağını konu alan Sultan Sofraları eseri, Osmanlı’nın idari ve askeri yönlerine odaklanan günümüz tarihçilerin eserlerinden ayrı bir özellik taşıyor. Eser güzel bir araştırmanın eseri olarak ortaya çıkmış ve içerisinde 15. yüzyıl Saray mutfağına ait olduğu sanılan yemek tarifleri var.
Yazar, eserin giriş bölümünde, mutfak kültürü üzerine kısa tarihi bilgiler sunuyor. Bunlardan derlediklerim:
16. yüzyıl İstanbul’undaki evlerin ancak yüzde altısında mutfak bulunurdu. Bunun esas nedeni, ocak yakmak için yapılan harcamaların yüksek olması ve bundan dolayı da halkın seyyar aşçılardan daha uygun ucuza yemeklerini alabilmesidir.
O devirde İstanbul sofralarında etin yeri önemliydi. İstanbul et ihtiyacı Tuna ötesinden getirtilen koyunlarla temin edilirdi. 1593-1606 Osmanlı-Avusturya savaşlarında Eflak ve Boğdan’ın isyanından sonra, Tuna ötesinden istenilen miktarda koyun getirilemeyince, Osmanlı yönetimi et fiyatlarını serbest bırakmak zorunda kaldı ve et fiyatları çok yükseldi. Bunun sonucunda, yemek kültüründe önemli değişiklikler oldu. Et kullanımı azaldı ve dolma ve zeytinyağlı yemekler gelişti.
Söz etten açılmışken, bu işi temin eden celeplerin çok kâr ettiğini sanmayın. Belki günümüzde olsa ederlerdi. Bilakis, Osmanlı idaresi, koyunları getiren celeplerin kayba uğramaları pahasına, et fiyatlarını aynı düzeyde tutardı. Böyle bir ortamda kim celep olmak ister ki? Osmanlı, devlete karşı borçlu olanları zorla celep olarak tayin ederdi.
Söz yemekten açılırda, sıra içkiye gelmez mi? Yazar, ne yazık ki, bu konuya Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci’nin cevap yazdığı Nevzuhur tarihçi gibi yaklaşmış. II. Mehmed ve II. Selim için peşinen kanıtların mevcut olduğunu söylemiş. Sonra, II. Selim’in ve Fatih Sultan Mehmed Han’ın bir şiirinden yola çıkarak onların da aynı yolda olduğunu ispata kalkışmış. Eh artık gülelim mi ağlayalım mı? Keşke yazar ölmemiş olsaydı da, Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci’nin yazısını okumuş olsaydı. Belki bu fikrinden rücu’ ederdi. [Konuyla ilgili detaylı bilgi edinmek isteyenler, Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci’nin 2007 Aralık Yeşilay Dergisinde yayınlanan “Osmanlı Sultanları İçki İçer miydi?” başlıklı yazısını okuyabilir.]
Osmanlı’yı sadece savaş meydanlarında veya milletleri yönetmekteki maharetlerinde aramaya kalkışmak, onlara karşı çok büyük bir haksızlık olur fikrindeyim. Dilerim böyle eserler çoğalır da Osmanlı’yı mutfağıyla, sanatıyla, âdetleriyle, giyimiyle, günlük hayatıyla, kısacası sosyal, kültürel ve sanatsal alanlarda daha iyi tanımış oluruz.
Yazar, eserin giriş bölümünde, mutfak kültürü üzerine kısa tarihi bilgiler sunuyor. Bunlardan derlediklerim:
16. yüzyıl İstanbul’undaki evlerin ancak yüzde altısında mutfak bulunurdu. Bunun esas nedeni, ocak yakmak için yapılan harcamaların yüksek olması ve bundan dolayı da halkın seyyar aşçılardan daha uygun ucuza yemeklerini alabilmesidir.
O devirde İstanbul sofralarında etin yeri önemliydi. İstanbul et ihtiyacı Tuna ötesinden getirtilen koyunlarla temin edilirdi. 1593-1606 Osmanlı-Avusturya savaşlarında Eflak ve Boğdan’ın isyanından sonra, Tuna ötesinden istenilen miktarda koyun getirilemeyince, Osmanlı yönetimi et fiyatlarını serbest bırakmak zorunda kaldı ve et fiyatları çok yükseldi. Bunun sonucunda, yemek kültüründe önemli değişiklikler oldu. Et kullanımı azaldı ve dolma ve zeytinyağlı yemekler gelişti.
Söz etten açılmışken, bu işi temin eden celeplerin çok kâr ettiğini sanmayın. Belki günümüzde olsa ederlerdi. Bilakis, Osmanlı idaresi, koyunları getiren celeplerin kayba uğramaları pahasına, et fiyatlarını aynı düzeyde tutardı. Böyle bir ortamda kim celep olmak ister ki? Osmanlı, devlete karşı borçlu olanları zorla celep olarak tayin ederdi.
Söz yemekten açılırda, sıra içkiye gelmez mi? Yazar, ne yazık ki, bu konuya Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci’nin cevap yazdığı Nevzuhur tarihçi gibi yaklaşmış. II. Mehmed ve II. Selim için peşinen kanıtların mevcut olduğunu söylemiş. Sonra, II. Selim’in ve Fatih Sultan Mehmed Han’ın bir şiirinden yola çıkarak onların da aynı yolda olduğunu ispata kalkışmış. Eh artık gülelim mi ağlayalım mı? Keşke yazar ölmemiş olsaydı da, Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci’nin yazısını okumuş olsaydı. Belki bu fikrinden rücu’ ederdi. [Konuyla ilgili detaylı bilgi edinmek isteyenler, Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci’nin 2007 Aralık Yeşilay Dergisinde yayınlanan “Osmanlı Sultanları İçki İçer miydi?” başlıklı yazısını okuyabilir.]
Osmanlı’yı sadece savaş meydanlarında veya milletleri yönetmekteki maharetlerinde aramaya kalkışmak, onlara karşı çok büyük bir haksızlık olur fikrindeyim. Dilerim böyle eserler çoğalır da Osmanlı’yı mutfağıyla, sanatıyla, âdetleriyle, giyimiyle, günlük hayatıyla, kısacası sosyal, kültürel ve sanatsal alanlarda daha iyi tanımış oluruz.
7 Şubat 2008 Perşembe
"Latince'ye Çevrilen Bilimsel İslam Eserleri"
Fransa'nın önde gelen araştırma merkezi CNRS'da çalışan Tony Levy ile yapılan bir röportajda, İslam dünyasında üretilen ilmî eserlerin Latince'ye tercüme edilmesi mevzusunda şöyle demektedir [Latince'ye Çevrilen Bilimsel İslam Eserleri (VCD), Digital Kültür, İstanbul, 2002]:
12. yüzyıl aynı zamanda bilimsel ve felsefî dilin Arapça'dan Latince'ye geçiş dönemi olur. Arapça ve İslam kültürü Hristiyanlar arasında hiç beklenmediği oranda yayılmıştı. Avrupa dillerinde yazılmış neredeyse hiç bilimsel eser yoktu desek yanlış olmaz. Ancak bu durum 12. yüzyılda değişmeye başlar. Çeviri çalışmalarının iktidarlar tarafından da desteklenmesiyle Arapçanın yerini Latince almaya başlar. Bu ilk dönemde karşımıza iki yazar çıkar. Bunlardan biri Alman kökenli Herman Carinthia, diğeri Latin kökenli Chester'li Robert'dir. Bu iki yazar o dönemde önemli rol oynar. Herman ve Robert bir araya gelerek 11. yüzyılın ilk yarısında bir çok bilimsel eseri Arapça'dan Latince'ye çevirirler. Astronomiden tıbba, metafizikten felsefeye kadar bir çok eser çevrilir.
Biraz daha batıya gittiğimizde Barcelona'da bir tür Yahudi-Hristiyan ortaklığı ile karşılaşırız. Bu iş birliğinin amacı Arapça'nın Latince'ye uyumunu kolaylaştırmaktır. Burada çalışan yazarlardan birini hatırlamak gerekirse ilk aklıma gelen kişi Yahudi bir yazar olan Abraham Bar Hiyya. 11.yüzyılın sonu ile 12. yüzyılın başlarında Barcelona'da yaşamış olan bu yazar bir çok esere imza atar. Ancak en önemli eseri Kuzey Avrupa'da ve Pirene'nin yükseklerinde yaşayan ve Arapça bilmeyen Yahudilere Arapların geliştirdiği bilimleri aktaran bir yapıttır. O dönemdeki kitaplar çok ilginç kitaplardır. Zira birçoğunun ilk bölümünde şöyle şeyler yazar: "Kendimi İslam eserlerini okumaya adadım", "Kendimi İslam eserlerini çevirmeye adadım", "Kendimi İslam eserlerini uyarlamaya adadım". Bunlar o anda öylesine yazılmış basit cümleler görülebilir. Altı çizilmesi gereken bir şey varsa, o da 12. yüzyılda daha işin başında olunduğu ve Arapça'dan çevirilerin yoğun bir şekilde gündemde olduğudur.
1146 yılında Papa III. Eugenius Kudüs Krallığı'na yardım etmek için yeni bir haçlı seferi başlatır. Bu kez savaşa Fransa kralı 7. Louis ve Alman kralı 3. Konrad da katılır. Ancak kutsal topraklarda yaşanan bu savaş Endülüs'de devam eden çeviri çalışmalarını asla yavaşlatmaz. Tam tersine Avrupalılar, Arapların keşfettiklerini yeniden keşfetmeye hız verirler.
11. yüzyılda Latince çevirmenlerinin en tanınmışlarından biri de Gerard de Cremon'dur. İsminden de anlaşılacağı gibi İtalya'nın Cremona kentinden gelmiştir ve Toledo'da Arapça'dan bir çok hatırı sayılır metni Latince'ye çevirmiştir. Yaklaşık 10 yıl Toledo'da kalmış ve 11. yüzyılın sonlarına doğru yaklaşık 60 eseri Arapça'dan Latince'ye çevirmiştir. Herşeyi çevirdiğini söyleyemeyiz. Ama o dönemde bu sayıda eser çevirmiş olmak büyük bir şey ve kesinlikle isminin kaybolup gitmesini hak etmiyor. Zira kendisinden sonra bir çok öğrenci yetiştirmiş bir isim olarak önemli bir köşe taşıdır. Onunla birlikte tıp, felsefe, filolojik eserler, kısaca herşey çevrilmiştir. Bu açıdan 12. yüzyıl, İslam bilimlerinin Avrupa'ya geçişinde önemli bir dönem olmuştur.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)