5 Haziran 2011 Pazar

İmam Gazali'den Önce Mantık İlmi


Önceki yazılarda, İmam Gazalî'nin (v. 1111) el-Mustasfa kitabına atıf yapılarak “Mantığı tam olarak bilmeyen, ilmine güvenemez” cümlesi kullanılmıştı [1]. Kendi ilmine itimad edemeyenin ilmine de itimad edilmez. Ayrıca mantık ilminin İmam Gazali'den itibaren Müslüman ilim yolcuları için “farz-ı kifaye” kabul edildiğinden bahsedilmişti.


Mantık ilmine bu kadar ehemmiyet atfettikten sonra, şu sual hatıra gelebilir. İmam Ebu Hanife (v. 150/767), İmam Malik (v. 179/795), İmam Şafii (v. 204/820), İmam Ahmed bin Hanbel (v. 241/855) gibi müctehid hukukçular zamanında, bilindiği kadarıyla, mantık ilmi müstakil olarak tedris edilmiyordu. İmam Gazalî'nin yukarıda zikri geçen ifadesi, bu âlimler için geçerli midir?


Mevzuya girmeden evvel mantık ilmini ve faydasını izah etmek gerekir. Mantık, temelde zihnin açık vermeden işleyebilmesini sağlayan bir ilimdir. Bunun için mantık ilminin ıstılahlarını değil, işaret ettiği temel prensiplerin farkında olmak ve bunlara uymak gerekir. Mantık ilminin faydası, bu yasaların birer ıstılah haline dönüştürülmesi, devrin ilim diline uygun biçimde formüle edilmesi ve küçük yaştan itibaren talebelere bu yasalar konusunda bir dikkat telkin etmektir. Şayet bu yasalar ıstılahlaştırılmasaydı, bunlar tedrisata taşınamaz, öğrencilere rahatlıkla öğretilemezdi. Bu yasalar insan fıtratında bir düşünme dengesi, düşünme refleksi olarak bulunsa bile ifadesi, tartışılması ve tedrisata konu kılınması bunların ıstılahlaştırılmasını, formüle edilmesini, yani bir ilim olarak tedvin ve tasnifini zaruri kılmaktadır. Bu ilim tedvin edildikten sonra hem tedrisata açıldı hem de özellikle münazaralarda bir kriter olarak kullanıldı. Tarafların doğru ve tutarlı biçimde görüş beyanında bulunmaları konusunda hakemlik vazifesi gördü.


İslâmî ilimlerin tedvin asrında (VI ve VII asırlar), önceleri yoğun olarak sözlü rivayete dayanan İslam Kültürü [2], yazılı ve dirayete dayanan kültür hâlini almıştır.  Bu dönemde nahivci (dilbilimci) mütekellim (kelâm âlimi); mütekellim ise nahivci; fakih (fıkıh âlimi/hukuk bilgini) de aynı zamanda nahivci ve mütekellim idi [3]. İslamiyetin ilk senelerinden itibaren lisana verilen ehemmiyet, İslam ilim geleneğinde de tesirini göstermiştir [4]. Bundan dolayı İslam ilim geleneğinde tahsil lisan ile başlamaktadır. Dil (Arapça) üzerinde ihtisaslaşmadan tefsir, hadis, fıkh ve kelâm ilmine başlanamazdı. Çünkü bu ilimlerde kullanılacak nakli delillerin dili Arapçadır. Özellikle aslî kaynaklardan Kuran-ı Kerim'in belagat ve i'câzı ve Hazret-i Peygamberin sözlerinin (hadîs-i şeriflerin) cevâmiü'l-kelim (az sözle çok mana ifade etme) ve veciz özelliğine sahip olması Arapçada derinleşmeyi gerektiriyordu. Fıkıh ilminde, aslî kaynaklarda mevcut olmayan hükümler kıyas yoluyla hükme bağlanır. Bu bir ictihad faaliyetidir. Bunu yapan âlimlere de müctehid denir. Müctehidler hüküm çıkarmada tayin ettikleri usullere göre hareket etmektedirler. Bu usuller, usul-i fıkh ilmini, yani metodolojiyi oluşturur. Fıkh usulünde hükmün inşa edildiği delillerin büyük kısmı nass'lardan yani Kuran-ı Kerim ve hadis-i şeriflerden elde edildiğinden, fıkıh önemli ölçüde nahv (sentaks) ve sarf (morfoloji) ilimlerinden faydalanmaktadır. İctihad faaliyeti, mevcut delillerin aklın son noktasına kadar kullanılmasına istinat eder. Bu da sağlam bir mantık altyapısı gerektirmektedir.


İslam medeniyetinin lisana bu kadar ehemmmiyet vermesi ve bu sayede elde ettikleri [5],  Yunan mantığı ile ilk karılaştığında onu tenkit süzgecine tâbi tutabilmesini de sağlamıştır. Bu cihetten dil-mantık arasındaki irtibat günümüze kadar incelenegelmiştir. Ebu Said es-Sayrâfî (v. hicrî 368) ile Mettâ b. Yûnus arasıdaki meşhur münazarada, Sayrâfî Arap dili ve nahvini (gramerini) bilen insanın mantığa ihtiyaç duymayacağını iddia etmişti [3, s. 532]. Aslında nahivcilerin yaptığı gramer analizinden daha fazlasıydı. Gramerden manaya geçiş üzerindeki mesâileri, onları mantıkî temellerin inşasına sevk etmişti [6]. Mantığa ilk zamanlardaki bu soğuk bakışın sebebi, mevcut İslam Kültürünün, tercüme hareketiyle [7] gelen bir mantık ilminden elde edileceklerden yoksun olmayışıdır.  A System of Logic adlı kitabın yazarı İngiliz filozof Stuart Mill (1806-1873) dili mantığın temellerinden görür [8]: “Dilbilgisi mantığın en temel parçasıdır. Düşünme sürecinin analizinin başlangıcıdır. Dilbilgisi esas ve kaideleri, dilin formlarını düşüncenin külli formlarına uyumlu hale getiren araçlardır. Sözün muhtelif kısımları, isimlerin halleri, fiillerin kip ve zamanları ve sıfat-fiilerin fonksiyonları arasındaki ayırımlar, sadece kelimelerdeki değil düşüncedeki ayrımlardır. […] Her cümle yapısı Mantık’ta bir derstir”. Mill'in dil-mantık üzerindeki görüşü nahivcileri destekler mahiyettedir.


Tercüme hareketiyle dışarından gelen mantık ilmine karşı sergilenen soğuk tavır, bu ilmin kendisine olmayıp, bu ilmi getirenlere idi. İmam Gazalî'nin Tehâfütü’l-Felâsife kitabında yazdıklarına bakılırsa, Müslüman âlimlerin mantık ilmine yabancı olmadığı anlaşılıyor. Gazalî mantık hakkında şunları yazmaktadır [9]: “Evet, filozofların mantığı iyi bilmek gerektiği  görüşü doğrudur; ancak mantık filozoflara özgü bir şey değildir. O sadece bizim kelâm ilminde 'kitâbü'n-nazar' adını verdiğimiz bir yöntemdir. Fakat onlar bu lafı abartarak 'mantık' şeklinde değiştirmişlerdir. Bazen biz onu 'kitâbü'l-cedel', bazen de 'medârikü'l-ukûl' adıyla anarız. Kıt akıllı olduğu halde zeki görünmek isteyen biri, mantık adını duyduğu zaman onun, sadece filozofların bildiği, kelâmcıların ise bilmediği ilginç bir ilim olduğunu zanneder”.


Sözün kısası, ilk dönem Müslüman âlimleri birer ıstılah olarak mantık bilgisine sahip olmasalar bile, temel yasaları ve kıstasları itibarıyla mantığa vâkıf ve onu kullanıyor idiler. Onların dile/lisâna dair yoğun mesâileri ve geliştirdikleri fıkıh usulü ilmi, mantığa vukufiyetlerindeki en dikkate değer delillerdendir [10].



Referans ve Dipnotlar 


[1] İmam Gazali, el-Mustasfâ min 'ilmi'l-usûl, Bulak Baskısı, Beyrut, H. 1368, s.10. Kitap türkçeye terceme edilmiştir. el-Mustasfa (İslam Hukukunda Deliller ve Yorum Metodolojisi), Trc. Yunus Apaydın, Kayseri, 1994, s. 11.  İktibas edilen cümlenin geçtiği kısım Mustasfa'nın Mukaddimetü'l-Kitab başlığının hemen altındadır ve tercümesi şöyledir: “Bu mukaddimede  medâriku'l-ukûl (aklın işleyişi) ve bunların had (tarif) ve burhân'a münhasır olduğundan bahsedeceğiz. Ayrıca hakiki tanımın şartı ile hakiki burhanın şartını ve bunların kısımlarını, Mihakku'n-Nazar ve Mi'yâru'l-ilm adlı kitaplarımızda olduğundan daha özlü ve kısa olarak anlatacağız. Bu mukaddime, usûl ilmi cümlesinden olmadığı gibi, onun özel bir mukaddimesi de değildir. Aslında bu mukaddime, bütün ilimlerin bir mukaddimesidir ve bu mukaddimeyi tam olarak kavrayamamış kimselerin ilimlerine kesinlikle güven olmaz. Bu mukaddimeyi yazmamayı dileyen kişi, 'Birinci Kutub'un Kitab bahsinden başlasın. Usûl-u fıkh ilminin başlangıcı orasıdır. Bütün nazarî ilimlerin bu mukaddimeye ihtiyacı ne kadar ise, fıkıh usûlünün ihtiyacı da o kadardır”. 


[2] Hazret-i Peygambere gelen vahyin yazıldığı bilinmektedir. Aynı zamanda hazret-i Peygamberin sözlerinin de bazı sahabiler tarafından yazıldığı kaynaklarda geçmektedir.  Heysemî'nin Mecmau'z-Zevâid kitabında, Dârimî'nin Sünen'inde ve İbn Ebî Şeybe'nin Musannef'inde “kaydû'l-ilme bi'l-kitâbi” (ilmi yazıyla kayıt altına alın) hadis-i şerifi nakledilmektedir. Vahyin yazımıyla alakalı olarak bkz. M. M. el-A'zamî, The History of the Qur'anic Text from Revelation to Compilation (Vahyedilişinden Derlenişine Kur'an Tarihi), Trc. Ömer Türker ve Fatih Serenli, İstanbul, 2006, s. 105. Sünnetin yazımıyla alakalı olarak bkz. Ekrem Buğra Ekinci, İslâm Hukuku Tarihi, İstanbul, 2006, s. 29; Muhammed Accâc el-Hatîb, Es-sünne Kable't-tedvîn (Sünnetin Tesbiti), Trc. Mehmet Aydemir, İstanbul, 2005, s. 321; Muhammed Salih Ekinci, Hüccet Değeri ve Tedvin Açısından Sünnet, Trc. Metin Yiğit, İstanbul, 2004, s. 101; Abdulganî Abdulhâlık, Hücciyyetü's-sünne (Sünnetin Delil Oluşu), Trc. Dilaver Selvi, İstanbul, 2003, s. 279; Mustafa Es-Sıbâî, es-Sünnetü ve Mekânetüha fi't-Teşrî'il-İslâmi (İslam Hukukunda Sünnet), Trc. Kamil Tunç, İstanbul, 1996, s. 58.


[3] Muhammed Âbid el-Câbirî, Bünyetü'l-Akli'l-Arabî (Arap-İslâm Kültürünün Akıl Yapısı - Arap-İslam Kültüründeki Bilgi Sistemlerinin Eleştirel Bir Analizi), Trc. Hasan Hacak, Ekrem Demirli, Burhan Köroğlu, İstanbul, 2000, s. 18. Münazaranın detayı için bkz. D. S. Margoliouth, “The Discussion between Abu Bishr Matta and Abu Sa'id al-Sirafi on the Merits of Logic and Grammar”, Journal of the Royal Asiatic Society of Great Britain and Ireland, s. 79-129, 1905. 


[4] Lisana karşı hassasiyeti gösteren şu rivayetler manidardır: Bir defasında Hazret-i Peygamber'in huzurlarında lahn (i'râb hatası) yapan birisi hakkında "Kardeşinize doğrusunu gösterin. Zira o şaşırmıştır" buyurarak lisanda yapılan bu hatanın düzeltilmesi gerektiğini ifade etmişlerdir. Bir başka rivayette Hazret-i Ömer bir gün yoldan geçerken okla atış talimi yapan kimselerle karşılaşır. Hedefe isabet edememeleri üzerine, onları ikaz eder. Bunun üzerine onlar atış talimi yaptıklarını belirtmek amacıyla "nahnu kavmun muteallimîn" şeklinde hatalı bir ifade kullanırlar. Bunu duyan Halife: "Bence konuşmanızdaki  hatanız, atışlarınızdaki isabetsizlikten daha kötüdür. Zira ben Hazret-i Peygamber'den dilini düzelten kimseye Allah merhamet etsin dediğini duydum" der.  Başka bir rivayette Hazret-i Ömer, valisi Ebu Musa el-Eş'arî'den gelen bir mektupta i'râb hatası gördüğü için, çok öfkelenmiş ve valisinden katibini cezalandırmasını istemiştir. Nahv ilmindeki çalışmaların başlamasının en önemli sebeplerinden biri de bu gibi hataların yaygınlaşmasıdır. Daha tafsilatlı malumat için bkz. Mehmet Reşit Özbalıkçı, Kur'ân ve Hadîs'in Arap Gramerindeki Rolü, İzmir, 2006, s. 22-24.


[5] Muhammed Âbid el-Câbirî adı geçen eserinin  103. sahifesinde Muhammed el-Mübârek'in Fıkhu'l-luga ve hasâisu'l-'Arabiyye (Beyrut, 1975, s.278-279) adlı eserinden konuyla alakalı olarak şunları iktibas etmiştir: “Arapça'daki yapı ve kalıpların düşünsel ve mantıkî bir fonksiyonu vardır. [...] Örneğin fâil, mef'ul, zaman, mekân, sebebiyet, meslek, çıkarılan sesler, ortaklaşma, alet, karşılaştırma ve oluş isimlerinin hepsi için belirli kalıp ve yapılar konmuştur. Aynı şekilde bunlardan başka birçok anlam için de kalıplar konmuştur. Dolayısıyla lafız köklerinden herhangi biri bu kalıp veya yapılardan birine sokulduğunda bu kök, ilgili kalıbın taşıdığı anlama göre yeni anlamını kazanacaktır. Arapça'daki bu yapı ve kalıplar dildeki anlamları sınıflandırmayı ve bunlar içinde benzer olanları birleştiren bağları ortaya çıkarmakta, bu şekilde Araplar, mantığı ve mantıkî düşünüşü, dilleri sayesinde fıtrî/tabiî bir şekilde farkına varmadan öğrenmişlerdirler”. Ayrıca Osmanlı medreselerinde okutulan sarf ilmini konu edinen Maksud kitabının Müctehid İslam hukukçularından İmam Ebu Hanife'ye atfedilmesi manidardır. 


[6] Foucault, nahivcilerin, yani gramercilerin, mantık konusuna olan yatkınlıklarına Kelimeler ve Şeyler adlı kitabında temas etmektedir. Michel Foucault, Les Mots et les Choses: Une Archeologie des Sciences Humaines (Kelimeler ve Şeyler: İnsan Bilimlerinin Bir Arkeolojisi), Trc. Mehmet Ali Kılıçbay, Ankara, 2001, s. 140: Destutt de Tracy [Fransız filozof, v. 1836] bir gün, XVIII. yüzyıldaki en iyi Mantık incelemelerinin gramerciler tarafından yazıldıklarını fark etmek zorunda kalacaktır: bunun nedeni, gramerin hükümlerinin estetik değil de, analitik düzlemden olmalarıydı.


[7] Tercüme hareketi Halid b. Yezid b. Muaviye b. Ebî Süfyan (v. 86/705) döneminde başlamıştır. Bu dönemde tıp, kimya ve astronomi eserleri tercüme edilmiştir. Abbasîler dönemi halifelerinden Mansûr (v. 158/775) zamanında ise felsefî eserler de tercüme edilmiştir. İbnü'l-Nedim, hicrî 377 (m. 987) senesinde yazdığı el-Fihrist adlı kitabında İbnü'l-Mukaffa'nın (v. 139/756) mantığı Pehlevice'den tercüme ettiğini kaydeder.

[8]  John Stuart Mill, Inaugural address : delivered to the University of St. Andrews, Feb. 1st 1867, London, 1867, sayfa 15. Kitaba buradan ulaşılabilir. İfadenin orjinal hali: "It [Grammar] is the most elementary part of Logic. It is the beginning of the analysis of the thinking process. The principles and rules of grammar are the means by which the forms of language are made to correspond with the universal forms of thought. The distinctions between the various parts of speech, between the cases of nouns, the modes and tenses of verbs, the functions of participles, are distinctions in thought, not merely in words. […] The structure of every sentence is a lesson in Logic." 



[9] Gazâlî, Tehâfütü’l-felâsife (Filozofların Tutarsızlığı), Nşr. ve Trc. Mahmut Kaya, Hüseyin Sarıoğlu, İstanbul, 2009, s. 11.


[10] Noam Chomsky Language and Mind (Dil ve Zihin) adlı kitabının "Linguistics and philosophy" bölümünde filologlar ile filozoflar arasındaki benzerliğe dikkat çekmektedir:  "The methods and concerns of linguists and philosophers are similar in so many respects that it would be folly, I believe, to insist on a sharp separation of these disciplines, or for either to maintain a parochial disregard for insights achieved in the other - Filologlar ile filozofların kullandıkları metotlar ile ilgilendikleri konular birbirine o kadar benziyor ki, bu iki disiplini kesin çizgilerle birbirinden ayırmakta direnmek, ya da bunlardan birinin diğerinin elde ettiği başarıları dar bir bakışla görmezlikten gelmek delilik olur kanaatindeyim".  Noam Chomsky Language and Mind, 3. baskı, 2006, s. 147 (Dil ve Zihin, Trc. Ahmet Kocaman, Ankara, 2001, s. 237).

29 Mayıs 2011 Pazar

"İlmin değeri"

İmâmü'n-nühât (nahiv alimlerinin imamı) diye tanınan Fars asıllı Abdülkâhir el-Cürcânî (v. 471/1078) Delâilü'l-İ'câz adlı kitabının başında ilmin değerini şu sözler ile ifade ediyor [1]:

.. şeref adına ne varsa yolu ilimden geçer, hayır namına ne varsa ilmin rehberliği ile elde edilir. Bütün meziyetlerin tepe noktasında ilim vardır. Kıvanca vesile olan her şeyin eksiksizliği ve doğruluğu ilim ile bilinir. Bütün iyiliklerin anahtarı ilimdir. Övülmeye değer olan her şey nûrunu ilimden alır. O, bütün arkadaşlar yüz çevirdiğinde vefalı davranan tek dosttur; nasihat edenler güvenilmez olduğundan tek güvencedir.

İlim olmasa insan, hayvandan sadece dış görünüşü ve fizikî yapısıyla ayrılırdı, erdem vasıflarını kazanmaya bir yol bulamazdı, hiçbir iyilik vasfına layık olamazdı. Çünkü biz, erdem vasıflarını fiillerimizle kazanırız. Fiil ise kudret olmadan gerçekleşmez. Biz, ilimden kaynaklanmaksızın ve üzerinde ilmin eserini taşımaksızın sahibine zînet olan ve erdemli olmamızı gerektiren hiçbir fiil görmedik. İlmi rehber ve önder edinip ardınca yürümeden, sevk ve idaresini ilmin eline vermeden sahibini yücelten ve övgüye değer kılan bir kudret de görmedik. Şu halde bütün erdemler, sahip oldukları nitelik ve isimleri ilme borçludur. (Varsayalım ki) bir erdem, özünde ilmi barındırmıyorsa veya onun emrine uymamak ve peşine takılmamak için direniyorsa kınanmaya ve sahibi için kusur olmaya ondan layık bir nitelik bulunmaz.

Yukarıda Delâilü'l-İ'câz'dan iktibas edilen kısım sanki Hz. Peygamberin şu hadîs-i şeriflerinin tefsiri [2]:

Uğdu 'âlimen ev müte'allimen ev müstemi'an ev muhibben ve lâ tekuni'l-hâmise fe tehlike (Ya âlim ol, ya talebe ol, ya dinleyen ol, ya da ilmi seven ol! Beşincisi (yani câhil) olma, helâk olursun)


Referanslar:

[1] Abdülkâhir el-Cürcânî, Delâilü'l-İ'câz (Sözdizimi ve Anlambilim), Trc. Osman Güman, İstanbul, 2008, s. 16.

[2] Ahmed el-Haşîmî, Muhtâru'l-ehadîsi'n-nebeviyye, Beyrut, ?, 203. hadîs-i şerif. Bu hadîs-i şerif çeşitli varyantlar ile İbn Abdilberr'in Cami Beyânü'l-ilm kitabında, Beyhakî'nin el-Medhal kitabında ve İmam Buharî'nin Târihü'l-Kebîr kitabında geçmektedir.

29 Nisan 2011 Cuma

"Doğu-Batı İlişkileri Açısından Batı Tarımı"

Tarım, medeniyetlerin teşekkülünün tedkikinde ele alınması gereken en önemli konulardan biridir. Sosyolog Baykan Sezer, Doğu-Batı İlişkileri Açısından Batı Tarımı [1] adlı kitabında tarım konusunu tarihi altyapısıyla işlemiştir. Kitapta, tarımın Doğu ve Batı için ne ifade ettiği ve bu ikisi arasındaki irtibatta rolünün ne olduğu ele alınmıştır. Kitaptan yapacağım iktibasları  arabaşlıklar ekleyerek sunacağım:

Doğu-Batı farklılaşması...

[...] Doğu-Batı farklılaşması günümüzden ya da başka deyişle endüstriden önce başlamış ise bu farklılığın kaynağını da tarım kesiminde aramak gerekecektir. s.7

Avrupa ve Asya’da toprak...

Gerçekten de Avrupa ve Asya’da toprak, tarımın doğuş dönemlerinde önemli rol oynayacak ayrılıklar göstermektedir. Asya ve Avrupa arasında toprak konusunda görülen birinci fark, Asya’da toprakların Batı’ya göre daha geniş bir alana yayılmasıdır. İkinci önemli fark ise, Avrupa’da eş değer ve verimde toprakların bulunması ve Asya’ya göre beslenecek insan nüfusu ile karşılaştırılınca verimli torakların fazla (yeterli) olmasıdır. Avrupa’da geniş orman alanlarının bulunması, önemli nüfus yoğunlaşmalarını engellediği gibi aynı zamanda verimli toprak elde edilmesi sorununu da ormanların yakılması sonucu kolayca çözümleme imkanı vermektedir. 

Asya toprakları, genişliğine karşılık verimlilik ve beslenme gücü bakımından Batı’ya oranla aynı eş değeri göstermemektedir. Asya, bereketli topraklarla birlikte verimsiz çöl ve bozkırlarla da bölünmektedir. Asya topraklarında görülen bu verim farklılıkları, beslenme imkanlarına göre bir nüfus fazlasının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Doğu’da bereketli topraklar insanlar arasında bir çekişme konusu olurken Batı insanı, en azından başlangıçta, bu sorunu aynı şiddetle tanımamıştır.
[…]
Tarım öncesi insanlar, avcılık ve toplama ekonomisi ile beslenmelerini sağlıyorlardır. Ya da başka deyişle bitki ürünlerinden yararlanmayı daha başlangıçta biliyorlardı. s.8

Tarım uğraşısı...

Tarım uğraşısı, insanlığın ulaştığı en önemli aşamalarından birisidir. İnsanlar, doğa ile olan ilişkilerinde doğayı kendilerine göre düzenlemede ilk başarılarını tarımla kazanmışlar ve doğanın basit birer uydusu olmaktan çıkmışlardır. Yine tam yerleşik yaşam imkanı da, ancak tarımla doğabilecektir. Tarım uğraşısı, ürününü uzun süre sonra vermektedir. Yaşayışlarını ileride elde edilmesi muhtemel bir sonuca göre düzenleyebilmeleri insanlara örgütlenmeleri konusunda da geniş imkanlar getirmiştir. 

Bu arada tarıma geçiş, o günkü koşullar içinde insan toplulukları arasında büyük bir zenginlik farkının doğmasına yol açmıştır. Yine Asya’da bereketli toprakların sınırlı olması sonucu tarım dışında kalmış toplulukların tarıma geçebilmeleri için tek yol, tarım yapılan toprakları ele geçirmeleri olmuştur. Bu nedenle tarıma açılan topraklar, Asya’da büyük bir çekişme konusu oluşturmuştur. s.9

Avrupalı çiftçi...

Avrupalı çiftçi için toprağın tükenmesi olayı, Doğu’da olduğu gibi önemli bir sorun oluşturmayacaktır. Avrupa toprakları üzerinde büyük verim farklılıklarının bulunmaması nedeniyle çiftçi toprağını kolayca bırakabilmekte ve başka topraklar üzerinde tarım üretimi ve uğraşılarını sürdürebilmektedir. s.9-10

Doğulu çiftçi...

Doğu için durum daha değişiktir. Aynı eş verimlilikte boş toprakların olmaması nedeniyle Asya’da çiftçiler, sorunlarını kendi yerleşme bölgelerinde çözmek zorunda kalmışlardır. Bu da, ancak sürekli toprak taşıyan ve böylece  toprağı yenileyen ırmak boylarındaki ovalarda mümkün olmuştur. Tarihte ilk büyük yerleşik tarım uygarlıkları da bu bölgelerde görülecektir. s.10

Doğu'da askerî ve siyasî oluşum...

Toprağın aralıksız dinlenemeden her yıl üzerinde yaşayan halkı beslemesi zorunluluğu, söz konusu insan topluluklarının vardıkları ekonomik ve toplumsal aşamanın değil, bereketli toprakların Doğulu halklarca paylaşılamamasının sonucudur. [...]

Bu dış baskılara karşı gösterilen tepki ise, ortak bir savunma birliği ve büyük savunma yapılarıdır. Böylelikle Doğu’da büyük toplum birimlerinin ve büyük kamu işlerinin ilk nedeni önce askerî ve siyasî olmuştur. s.11


Avrupa tarımındaki açmaz ve çözümü...

Avrupa'daki koşullar da zamanla değişikliğe uğrayacak ve başlangıçta karşılaşılmayan iki olay Avrupa halklarının karşısına çıkacaktır. Bu olayların birincisi, nüfusun hızla artışının ekonomi üzerinde artık şiddetli baskı yapmaya başlamasıdır. Avrupa tarımı da artık bir çelişki karşısındadır. Bir yanda üretim sınırlı kalmıştır. Öte yanda üretimin bu sınırlılığı karşısında nüfus hızla artmaktadır. Bu durumda ise Batı için tek çıkar yol, yeni toprakların tarıma açılmasıdır. Fakat yeni toprakların tarıma açılması konusu da, başlangıçta gösterdiği özelliklerden ayrı bir anlam taşımaktadır. Artık amaç, yurtlarındaki toprakları dinlenmeye bırakırken bu bırakılan toprakların yerine yeni üretim alanlarının aranması değil artan beslenecek boğaz sayısı karşısında yeni ek toprakların bulunmasıdır. Kısacası Avrupa toprağı da, bu yeni dönemde yeterince dinlenebilme imkanlarını yitiriyordu. Giderek artık Avrupa'da tarıma elverişli toprakların sınırına varılıyordu. Eş değerde toprakların bitip tükenmeden süresiz çoğaltılması imkansızdı.

Bu yeni koşullarda Batı'da ekonomik birliğin korunması ile birlikte geniş toprakları işleyebilmek zorunluluğu ve üretime açılan bu yeni toprakların verim durumu, daha ileri bir teknik düzeyi gerektiriyordu. Fakat Batı'daki gelişme çizgisi, böyle bir çözüme engeldi. Batı, tam bir çıkmaza girmişti. Nüfus sorununu sürekli savaşlarla çözmek zorunda idi. Aralıksız olarak kendi kendisini yıkıp tekrar yenilemek durumundaydı. Batı'nın bu söz konusu açmazınına da çözüm Doğu'dan gelmiştir.

Doğu tarımda üretimin üretim güçlerinden bağımsız askerî ve siyasî alanlarda oluşan güçlerin müdahalesi sonucu artması nedeniyle üretim güçlerinin mülkiyeti dışında bir artı-ürünün ya da başka deyişle bir üretim fazlasının ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bu söz konusu artı-ürün, Batı için bir çıkış yolu olmuştur. s.12


Doğu'da sunî sulama...

Yerleşik Doğu tarım uygarlıklarında üretim için köyün çabası artı merkezî Devlet'in yüklendiği sunî sulama işleri gereklidir. Bu olay da, Doğu'da köy ekonomisinin kendi kendisine yeterli olduğu kuramını çürütmektedir. Ve bu nedenle de yerleşik Doğu tarım uygarlıklarında Devlet'in üretim fazlasına el koyması bir iç yağma biçiminde olmamakta, bir görev karşılığı olmaktadır. s.15-16

Doğu Devletlerine despotizm suçlamaları...

Doğu'daki tarım, bizlere kapalı köy ekonomisi izlenimini verebilecek biçimde dar bir çerçeve içinde kalmaktaydı (Temeli olabilecek tek ekonomi, köy ekonomisinde bir merkezileşme olayı görülmeden Doğu Devletlerinin kendilerini besleyecek gelirleri tek elde toplayabilmesi de, kendilerine despotik Devlet suçlamalarının yöneltilmesine yol açacaktır). Ancak bir toplumda Devlet kurumunun varlığı, mutlaka belli bir toplumsal göreve ve ekonomik temele işaret eder. Doğu'da toprağın savunulması zorunluğu sonucunda ileride Devlet'in çekirdeğini oluşturabilecek askerî bir örgütün bulunması ve bu örgütün ırmakların denetim altına alınması ve sulama işlerinin düzenlenmesiyle üretimde de bir toplumsal görev kazanıp Devlet'e dönüşmesi bu yanlış anlamaların (despotizm suçlamaları) kaynağını oluşturmaktadır. Klasik Batı şemasını uygulamak, burada güçlüğe uğramaktadır. Devlet örgütü, kendi biçimini ekonomik ilişkilerin bir yansıması olarak kazanmamaktadır. s.17

Doğu ve Batı Devletlerinin tarım üretimindeki yeri...

Üretimin fizik ve toplumsal koşullarını hazırlayan Devlet, üzerinde üretim yapılan toprağın çıplak mülkiyetine sahip bulunuyordu. Üretimin teknik ve ekonomik yönünü yürüten üretici halk ise, aynı toprağın tasarruf hakkını elinde tutuyordu. Ve bu tasarruf hakkı tek bir koşulla, üretimin sürdürülmesi koşuluyla mutlak olmaktaydı. Devlet, anak üretimi aksatan ya da durduran köylünün elinden toprağı işleme hakkını alabilmekte ve yerine başka çiftçileri yerleştirebilmektedir. s.18

Batı'da ise durum çok daha değişik olmuştur. Batı topraklarının gösterdikleri özellikler sonucu çiftçi halklar, doğrudan ve kendi çabalarıyla tarıma geçebilmişlerdir. Üretim imkanlarını çiftçilerin kendileri dışında hiç bir güce borçlu olmamaları yüzünden Batı'da toprakta da özel mülkiyet görülecektir. s.  19


Endüstri toplumunun açıklama ve tanımlamaları...

Endüstri toplumları belirleyici olduğu kapitalizm dönemi ve sonrası için geniş açıklamalar ve tanımlamalar bulunurken daha önceki aşamalar konusunda sahip olduğumuz bilgilerimiz için aynı yargıda bulunmak mümkün değildir. Kölelik ya da feodalizm konusunda bilgilerimiz genel bir uygarlık kuramı oluşturmamızda yetersiz kalmaktadır. Asya tipi üretim biçimi (ATÜT) konusu ise açıkca ihmale uğramıştır. Fakat özellikle kölelik konusunda hiç bir açıklık bulunmamaktadır. s.25

Batı uygarlığı ancak Doğu-Batı ilişkilerinde söz konusudur. Durum böyle iken Batı uygarlığı gelişmelerini kendi sınırları içinde anlatmak çabasına düşünce endüstri öncesi dönemde tek zenginlik kayağı olan tarıma önem verilmiş; ancak tarım Batı'da kendisine yüklenmek istenen görevi yerine getirememiş olduğu için açıklamalarda belirsizlikler ortaya çıkmıştır. s.26

Batı ile Doğu başlangıçta aynı sorunlarla karşılaşmışlar, fakat ayrı ayrı çözüm yolları getirmişlerdir. [...] O günlerdeki ilkellik ve doğa koşullarının etkinliği bu farklılıkların doğmasına yol açmıştır.


Asya ve Avrupa toprakları arasındaki fark...

Asya ve Avrupa toprakları arasındaki birinci fark, [....] Asya'da toprakların geniş düzlükleri kapsamasıdır. Bu farkın insanlar üzerindeki etkisi, Doğu'daki geniş bozkırların küçük insan birimleri arasında alış-verişleri mümkün kılmasıdır. Aynı dönemde Avrupa'daki sık ormanlar ise insanları birbirlerinden koparmıştır. Bu yüzden Asyalı değişik toplum birimlerinin deneylerinden yararlanabilir ve yine karşılaştığı zorlukları ortak bir çaba içinde değişik toplum birimlerinin elbirliği ile çözebilirken Avrupalı bu imkanlardan yoksun kalmıştır. Orman içlerinde kaybolmuş Avrupalı kendi deneyleriyle yetinirken sorunlarını da bulunduğu yerede ve tek başına çözmek zorunda kalmıştır. s. 26-27


Yunan uygarlığı...

Batı'da yerleşik tarım uygarlıklarının doğuş koşullarının eksiksiz bulunmaması üzerine Yunan uygarlığının Doğu uygarlığı ile olan ilişkisi üzerinde durulmaktadır. Yunan uygarlığı, Doğu deneylerinden yararlanan ve doğu uygarlığını aşan bir aşama olarak tanımlanmaktadır. Yakın-Doğu uygarlıkları ilkel toplumlardan sınıflı toplumlara geçiş biçimlerinden birisidir. Yunan uygarlığı ise sınıflı bir toplumdur. İlkel toplumlardan Yunan uygarlığına geçilirken açıklamada karşılaşılan zorluklar araya geçiş dönemi olarak Yakın-Doğu uygarlıklarının sıkıştırılmasıyla çözümlenmek istenirken daha başlangıç dönemlerinden itibaren Batı'ya böylece bir üstünlük de tanınmış oluyordu. Bu yanıltıcı ve yanıltıcı olduğu kadar da yaygın bir görüştür. Yaygın olmasının temel nedeni, Yunan uygarlığının doğuşunun Doğu uygarlıkları ile olan ilişkisidir. Fakat bu ilişki hem yanlış yorumlandığı gibi hem de bu yorumdan çıkılarak Bat'nın daha baştan üstünlüğü gibi yanlış sonuçlara varılmaktadır.  s.28


Yunan uygarlığının ve bu uygarlık çerçevesi içinde Yunanlının zenginliği dillere destandır. Fakat aynı şeyi Yunanistan için söyleyebilmemiz güçtür. Aynı görüşü çağdaş Yunanlı yazarlar da paylaşmaktadır. Herodote'da "Yunanistan yoksullukla süt kardeş" (VII, 102) [2] olarak tanıtılmaktadır. Bir V. yüzyıl şairi ise bize köy yaşantısıyla iilgili daha geniş bilgi vermesine karşılık tahıl üretimine değinmemekte ve "arılar, kuzular, zeytinlikler arasında geçen tasasız iyi basit-adî bir yaşam" diye söz etmektedir. Yunanistan'da toprak-altı zengindir. Ama buna karşılık dağlık ve kayalık bir ülkedir. Başka değişle toprak-altının zenginliklerine karşılık toprağın kendisi çok daha az cömerttir. Tarıma elverişli topraklar çok sınırlıdır. Bu nitelikleriyle Yunanistan Avrupa'nın genel görüntüsünün dışında kalmaktadır. Söz gelişi Orta Avrupa'da karşılaştığımız gibi kesintisiz bir ekin alanı yerine daha çok üzerine bir çok vahanın serpiştirildiği bir çölü anımsatmaktadır. Böylece bir anlamda boşlukta ve çevresi ile bağlardan yoksun ve toprağı üzerinde kendi kendisine yetmek zorunda olan Yunanlı ile karşılaşacağız. s. 29

Devamı var...


Referanslar:

[1] Baykan Sezer, Doğu-Batı İlişkileri Açısından Batı Tarımı, İstanbul, 1990.

[2] Herodotus tarihinin ingilizce tercümesinde bu ifade "in Hellas poverty is ever native to the soil" olarak geçmektedir (A.D. Godley, Herodotus, London, 1938, Cild III, sahife 405). Başka bir tercümede "Greece has ever been the child of poverty" olarak geçmektedir (W. Beloe, Herodotus, London, 1830, Cild II, sahife 345). Bir diğer tercümede "Poverty has ever been familiar to Greece" olarak geçmektedir (Hanry Cary, The Histories of Herodotus, 1899, sahife 398). Türkçe tercümelerde ise "Yunanistan yoksullukla süt kardeştir" (Müntekim Öktem, İstanbul, 2006, s. 551) ve "Helenlerin hepsi fakirdir" (Eski Yunanca Aslından Trc. Furkan Akderin, İstanbul, 2007, s.550) şeklinde geçmektedir.

14 Mart 2011 Pazartesi

Unutulan İthaf

Sultan II. Abdülhamid zamanında 1885-1887 tarihleri arasında İstanbul'da görev yapan Amerika Birleşik Devletler Temsilcisi  Samuel S. Cox,  müşahadelerini kaleme alarak Diversions of a diplomat in Turkey adıyla 1893 senesinde neşretmiştir. Bu hatırat 2010 senesinde Türkçeye tercüme edilerek Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları tarafından neşredilmiştir. Neşredenleri tebrik ediyorum. Ancak kitabın baş kısmındaki ithaf sayfasının tercümeye eklenmemiş olması tercüme için bir eksikliktir. Daha garibi ise ithafın Osmanlıca halinin tercümede muhafaza edilmiş olmasıdır. Ancak bu Osmanlıca el yazısını bugün okuyabileceklerin sayısının epey az olduğu kanaatindeyim. Aşağıda ithaf sayfasının hem orjinal halini hem de Türkçe tercümesini okuyabilirsiniz. Şunu da eklemek istiyorum. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları'na konuyla alakalı gönderdiğim e-postaya epey zaman geçmesine rağmen herhangi bir cevap gelmedi.

Orjinal metin...



DEDICATION
BY
PERMISSION

To His Majesty Abdul Hamid II.,
Emperor of the Ottomans, etc. , etc.

During nearly two years of sojourn at the capital of your empire I was not unobservant of its situation as a grand entrepot of commerce as well as of its scenic enchantments. During that time, and while near Your Majesty as the American Minister, it was my special gratification to receive conspicuous marks of your friendship for my country, and I may add, if it please you, for my wife and myself. These evidences of your regard have followed me home and into another sphere of public life. Since my return to America I have often pondered over my reminiscences in the Orient. Among all their delights, none are more alluring than the recollection of the relation which I sustained at your capital. 

I have observed the complex form of the government or governments of your empire, and admired the skill, vigilance and probity which you brought to bear in the reconciliation of all interests and the maintenance of your authority, not only as a civil ruler but as the head of the great Faith of the Orient. 

In the following pages I have endeavored to do credit to my observation by never omitting to be just to your efforts for the maintenance of peace, and yo;ir forbearance and moderation in promoting harmony between other governments and your own. 

I therefore have asked the privilege - so kindly accorded - of dedicating this volume to Your Majesty, as an evidence of the regard which I cherish, as well for your public virtues as for your private character. 

                                  I have the honor to be.
                                      With the highest respect,
                                                                     SAMUEL S. Cox.
New York City, September 30, 1887.

Tercüme metin....

İthaf

Müsaadeleriyle

Haşmetli II. Abdülhamid’e,
Osmanlılar ve diğerlerinin Hükümdarı

Devletinizin başşehrindeki yaklaşık iki sene ikametim müddetince, bu şehrin durumu, tabii güzellikleri yanında büyük bir ticaret merkezi olarak dikkatimden kaçmadı. Bu zaman zarfında ve Majestelerine yakın bir Amerikan Bakanı olarak, ülkeme karşı, şayet sizi memnun edecekse şunu da ekleyebilirim, eşim ve bana karşı, aşikar dostluk gösterilerinize mahzar olmak benim için çok özel bir lütuftu. Sizin alakanızın bu delilleri beni evime kadar takip etti ve sosyal hayatın bir diğer sahasına girmiştir. Amerika’ya dönüşümden bu yana, Doğu hatıralarım üzerinde sıklıkla iyice düşündüm. Tüm bu güzellikler arasında, hiçbiri başşehrinizde sürdürdüğüm ilişkilerin hatıralarından daha büyüleyici değildi. 

Devletinizin hükümeti veya hükümetlerinin kompleks formunu müşahede ettim. Otoritenizin devamı ve tüm menfaatlerin mutabakatını, sadece bir sivil yönetici değil aynı zamanda Doğu’nun büyük İnancı’nın başı olarak, sağlamadaki kabiliyet, dikkat ve doğruluğunuza hayran kaldım. 

Müteakip sayfalarda, barışın devamı için gösterdiğiniz çabalarınızı ve diğer hükümetlerle aranızdaki harmoniyi ilerletmedeki tolerans ve ölçülülüğünüzü ihmal etmeksizin, müşahedelerime sadık kalmaya gayret ettim.

Bu nedenle, bu kitabı, hem kalbimde yaşattığım saygının bir delili olarak hem de aleni erdemleriniz ve şahsi karakteriniz için, Majestelerine ithaf etmem için müsaadelerinizi istiyorum.


Şerefle,
En yüksek saygılarla,
SAMUEL S. Cox.

New York Şehri, 30 Eylül 1887.

9 Mart 2011 Çarşamba

"Kapitalizm ve Modernlik"

Jack Goody'nin daha önce Islam in Europe adlı kitabından iktibaslar eklemiştim. Şimdi Capitalism and Modernity: The Great Debate kitabından bir kaç yer aktaracağım [1] ({ } işaretleri arasındaki ifadeler tarafıma aittir):

Heilbroner, kapitalizmden söz ederken şöyle der: 'Emek-ücret ilişkisi, emeğe boyun eğdirme aracı olarak değil fakat emeği özgürleştirme aracı olarak ortaya çıkar, zira can alıcı önemde bir gelişme olan ücretli-işgücünün köleleştirilmiş veya serfleştirilmiş emeğin yerini alışı, çalışan kişilerin emeğin sermaye tarafından kullanılmasını reddetme hakkında dayalıdır [R.I. Heilbroner, "Art. Capitalism", The New Palgrave Dictionary of Economics, J. Eatwell vd. (ed.), Londra, 1987, s.349]'. Pye'nin yan yana dizilmiş kadınların radyo imalinde görev aldıkları Cambridge'teki fabrikayı (bugünkü Philips) bir Afrikalı şef ya da reis ile birlikte dolaşmamızdan bir başka yerde söz etmiştim.Fabrikanın bir duvarında işçilerin giriş-çıkışlarını tespit için kullanılan bir saat yer alıyordu. Kendisine eşlik etmekte olduğum reis şaşkın bir biçimde gözlerini bana çevirdi ve kendi diliyle 'Bunlar köle mi?' diye sordu. s. 2


Onsekizinci yüzyıl Avrupa'sı, kitapların sayısında ve okumada muazzam bir artışa tanıklık etti. Matbaanın icadından beri tedrici bir artış gerçekleştirmiş olan kitap ticareti, 1662 yılında kabul edilen Lisans Yasası'nın 1695 yılında lağv edilmesiyle büyük bir sıçrama gerçekleştirdi. Bu ilga ile Stationers' Şirketi'nin basım ve yayın üzerindeki yasal tekeli kaldırıldı ve yayıncılık, başkentte olduğu kadar taşra illerinde de gelişme kaydetmeye başladı. Kitap satıcıları çoğaldı; aynı şekilde, kütüphaneler, abonelik sistemiyle çalışan kütüphaneler ve kitap  kulüpleri de çoğaldı. Erkeklerde okur-yazarlık oranı 1506 yılı itibariyle yüzde 10 iken, 1714 yılında yüzde 45'e, yüzyılın ortasında ise yüzde 60'a çıktı. Aynı tarihler itibariyle kadın okur-yazarlık oranı ise, sırasıyla, yüzde 1, yüzde 25 ve yüzde 40 idi. Kitaplar, en azından Avrupa'da, daha önce hiç olmadığı kadar ulaşılabilir hal aldı. İleride göreceğimiz gibi Müslüman dünyada ve muhtemelen Çin'de daha çok sayıda olmak üzere kitap uzun süredir mevcuttu. s. 15


Çin, belli döküm tekniklerinin gelişimi veya el arabası gibi daha aletler itibariyle Avrupa'nın neredeyse bin yıl ilerisindeydi. Bununla birlikte, kağıt kullanımı, sekizinci yüzyıl ortaları ile onuncu yüzyıl ortaları arasından Semerkat'tan Endülüs'e yayıldı, Arap rakamlarının yayılması için ise, birkaç onyıllık süre yetti. s. 152


'Bürokratik gerensinimin Müslüman resmî görevlileri kağıdı benimsemeye sevk etmiş olması mümkündür; fakat, kağıdın İslam topraklarında ulaşılabilir durumda olması kitapların ve yazılı kültürün Avrupa'nın başka hiçbir yeriyle mukayese edilemeyecek ölçüde büyük bir yaygınlık kazanmasında da etkili oldu' [J.M. Bloom, Paper Before Print: The History and Impact of Paper in the Islamic World, New Haven, 2001, s. 91]. Kitap nüshaları, matbaa makinasına sahip olan Çindekinden bile çok daha fazla sayıda basılmaktaydı. Herbirine Kur'an'ın ve Kur'an'ın lisanının kutsiyeti atfedilen kitaplar, Kurtuba'dan Çin sınırlarına uzanan bir kültürün parçalarıydı; söz konusu dil, malların ve fikirlerin hızla yayılmasını sağlayan muazzam bir ortak pazarı temsil ediyordu. Kur'an'ın -'Kitap temelli bir kültür' olan - İslam'da yazıya olağan dışı bir saygınlık tanınması bu yayılmayı kolaylaştırdı. s. 153


Resmi tarihçi Reşideddin, kaleme aldığı dünya tarihinde (1301-1311) Çinlilerin baskı makinası hakkında kısa bir bilgiye yer ayırmıştır. İslam dininin matbaaya teveccühünün olmamasına (Tanrı'nın ve Peygamber'in isminin elle istinsah edilmesi gerekiyordu) {Yazarın bu sözünün gerçeği yansıtmadığı kanaatindeyim. Elle istinsah edilecek diye bir kaidenin dini metinlerde geçtiğine rastlamadım. Kaldı ki matbaaya teveccühün olmamasının nedenini yazar yukarıda iktibas edilen bölümlerde açıklamıştır. İslam medeniyetinde, kitap üretimi için ciddi bir sistem geliştirilmiştir. Kütüphanelerdeki mevcut kitap sayıları bu üretimin önemli bir delilidir. Bu sistem kitap ihtiyacına rahatlıkla cevap verebilmekteydi. Yoğun ilmî faaliyetlerin olduğu bir medeniyette kitap krizinin yaşanması durumunda, başka çözüm yollarının aranacağı aşikardır. Bunu Osmanlı Devleti'nde rahatlıkla müşahade edebiliriz. Matbaanın Osmanlı Devleti'nde müslümanlar arasında geç kullanılmaya başlanmasının sebebi mevcut kitap üretim sisteminin yeterliliğidir. Matbaa konusundaki spekülatif yazıların çokluğu konunun sağlıklı bir şekilde analizine mani olmaktadır} karşın, Mısır'da miladî 900 ila 1380 yılları arasına ait basılı birkaç malzeme bulunmuştur. s. 155



Referanslar

[1] Jack Goody, Capitalism and Modernity: The Great Debate (Kapitalizm ve Modernlik: Büyük Tartışma), trc.İhsan Durdu, İstanbul, 2008.

8 Şubat 2011 Salı

Osmanlı Düşünce Hayatı Nasıl Anlaşılabilir?

Dünya tarihine yön vermiş ve altı asır hüküm sürmüş bir devletin düşünce hayatı nasıldı? Bu mevzuda yapılacak tedkik nasıl icra edilmelidir? Bu tedkik, araştırmacıdan asgari neler istemektedir?

Bir sistemi layıkıyla anlayabilmek, o sistemin sahip olduğu hususiyetleri anlamaktan geçmektedir. Bu sistem bir devlet ise onu devlet yapan insanların ortak değerleri ve düşünce dünyası iyi anlaşılmalıdır ki yapılan araştırma bir neticeye ulaşabilsin. Bu araştırmada muvaffak olmanın en mühim şartı günümüze ulaşmış yazılı materyallere müracaat etmektir. Bu eserleri okumak için gerekli dil bilgisi belki halledebilebilir. Ancak dili öğrenmek, bize ulaşan materyalleri doğru anlayacağımızı  garanti etmemektedir. Mevcut eserler muhtelif ilmî seviyelere sahiptir. Bu eserler ekseriyetle mevcut sistem (medrese) içerisinde yetişmiş bilginler tarafından üretildiğinden, onları anlayabilmek için yazıldıkları zamanda elzem olan temel ilimlerle donanmış olunmalıdır. Tahsin Görgün, Osmanlı dönemi âlimlerinin yazdıklarını anlayabilmenin olmazsa olmazlarını sıralarken şöyle yazmaktadır [1]: "... iyi bir dilbilimi-dil felsefesi (hem klasik hem de modern anlamda) bilgisine vâkıf olma, iyi birer mantık ve metafizik tahsiline sahip olmak ve fıkıh usûlü ile bağlantılı olarak en azından -Hidâye  ve Dürer [2] gibi- temel fıkıh kitaplarından birisini iyi derecede biliyor olmaktır. Burada 'iyi' ifadesi ile neyin kastedildiğini biraz tasrih etmek gerekirse, dilbilimi alanında klasik eserlerden meselâ sarf alanında Maksûd'un [3] şerh ve hâşiyelerinden yeterince okumuş olmak, Molla Câmi'nin Kâfiye [4] şerhi (el-Fevâ'idü'z-Ziyâ'iyye) ile el-Mutavvel'in [5] anlaşılmış olması; mantık alanında hiç değilse Fenarî [6] ve ona yazılmış olan hâşiyelerden yeterli bir kısmının bilinmesi; metafizik alanında da en azından Metâli [7] ve Şerhu'l-Mevâkıf'in [8] okunmuş olması şarttır. Bunları bilmeyenin Osmanlı ulemasının yazdığı en ufak bir risâleyi bile anlama imkânı olmadığı gibi, onlar hakkında söyleyecekleri sözün de herhangi ilmî bir kıymeti olamaz. Bu vasıflara sahib olmayanların bu hususta söyleyecekleri sadece lafzî seviyede kalan -ne kadar anlamlı olduğu belli olmayan- bazı laflardan ibâret kalacaktır... Bütün bu söylenenlerden hareketle, Osmanlı Düşüncesi'ne yaklaşmanın, ancak onun bulunuş şeklini dikkate alarak mümkün olduğunu söyleyebiliriz. Düşüncenin bulunuş şekli, düşüncenin taşıyıcılarının bulunuş şekli ile doğrudan irtibatlıdır. Düşüncenin taşıyıcıları, doğuştan taşıyıcı olmadıkları için, bunu sonradan 'iktisab' ederler. Osmanlı Düşüncesi'ne ulaşmanın olmazsa olmaz ön şartı, bu düşünceye ulaşarak onu taşıyanların geçirdikleri aşamaları geçirmektir. Bu aşamaları geçirmeyi bir kenara bırakın, böyle bir 'seyr ü sülûk'a girmesi mümkün olmadığı için, herhangi bir şekilde irtibat kurması da mümkün gözükmemektedir".


Referanslar

[1] Tahsin Görgün, "Osmanlı Düşüncesi Nasıl Anlaşılabilir? - Osmanlı Düşüncesi'nin Araştırılmasında Karşılaşılan Bazı Zorluklar Üzerine", Türklük Araştırmaları Dergisi, Sayı: 13-14, İstanbul, 2003, s. 29-46. Makalenin pdf haline buradan ulaşabilirsiniz.

[2] Ekrem Buğra Ekinci, İslâm Hukuku Tarihi (İstanbul, 2006, s. 154-155) kitabında El-Hidâye hakkında "Merginânî (593/1197)’ye aittir. Merginânî, önce İmam Muhammed’in el-Câmi’üs-Sagîr ve Kudûrî’nin Muhtasar’ına istinâden Kifâyetü’l-Mühtehî adında seksen cildlik bir eser kaleme almış; sonra bunu çok uzun bulup daha bitirmeden el-Bidâye adıyla kısaltmış, bunu da el-Hidâye adıyla şerhetmiştir. Hidâye, mevzuları derli toplu ele alışı ve üslubunun güzelliği sebebiyle Türkistan’da olduğu kadar, Osmanlılar tarafından da çok itibar görmüştür. Bu eserde, yeni başlayan ilim talebesini îkaz sadedinde hususî tâbirlere ayrı bir yer verilmiştir" ve Dürerü'l-Hükkâm hakkında ise "Osmanlı şeyhülislâmı Molla Hüsrev (885/1480)’e aittir. Müellif Gürerü’l-Ahkâm adlı eserini bu isimle şerhetmiştir. Osmanlılar zamanında medrese ve mahkemelerde bir devir esas tutulan eserlerin başında gelir" yazmaktadır. Dürerü'l-Hükkâm, Tercümetü'l-Gürer ve'd-Dürer adıyla türkçeye tercüme edilmiştir. Tercümenin pdf haline buradan ulaşabilirsiniz.

[3] Maksûd, Osmanlı medreselerinde Emsile ve Binâ'dan sonra okutulan üçüncü sarf (morfoloji/kelime-şekil bilgisi) kitabıdır. İmam Birgivî, Maksûd'un İmam-ı Azam Ebu Hanife Hazretlerine ait olduğunu yazmaktadır.

[4] Nahiv (sentaks/sözdizimi) üzerine olan Kâfiye,  İbn Hâcib'in  (v. 646/1248) eseridir.

[5] Belâğat üzerine olan el-Mutavvel ‘ale’t-Telhîs,  Sa‘düddîn Teftâzânî'nin (v. 791/1389) Telhisü'l-Miftâh adlı esere yazdığı şerhtir.

[6] Fenarî 'alâ İsagoci, Osmanlı Şeyhülislamlarından Molla Fenarî'nin (v. 834/1431) İsagoci mantık kitabı üzerine yazdığı şerhtir.

[7] Kelâm ilmiyle alakalı olan Metâli, Şemseddin el-İsfehânî'nin (v. 746/1345), Kâdî Beydâvî (v. 692/1292) tarafından kaleme alınan Tevâli'ul-envâr adlı muhtasar metne yazdığı şerhtir.

[8] Kelâm ilmiyle alakalı olan Şerhu'l-Mevâkıf, Seyyid Şerif Cürcânî'nin (v. 816/1413), Adudiddîn  el-Îcî (v. 756/1355) tarafından kaleme alınan el-Mevâkıf adlı esere yazdığı şerhtir.

2 Şubat 2011 Çarşamba

Tarihin Kötüye Kullanımı

Son yıllarda Türkiye'de tarih üzerine yazılan kitaplarda ve medyada tarih üzerine yürütülen tartışmalarda epeyce bir artış gözlenmektedir. Tarih, kendisine ilgi duyanların rahatlıkla kalem oynattıkları bir saha olduğundan (bilerek veya bilmeyerek olsun) kötüye kullanıma açıktır. Tarihin kötüye kullanımı ne demektir? 

Avrupa Konseyi 1999 senesinde "Learning and teaching about the history of Europe in the 20th century - Avrupa tarihini öğrenmek ve öğretmek" adlı proje çerçevesinde  yukarıda temas edilen meseleyi konu edinen "Facing misuses of history - Tarihi kötüye kullanma biçimleriyle yüzleşmek" adlı bir sempozyum düzenlemiştir. Sempozyum The Misuses of History adıyla kitaplaştırılmıştır. Sempozyumun genel raporundan bir kaç iktibas [1]:

20. yüzyılda tarih hâlâ kötüye kullanılıyor ve çarpıtılıyor... Bu sempozyum, sona ermekte olan yüzyılda tarihsel kayıtları kötüye kullanmanın ne kadar yaygın olduğunu ve yalnız diktatörlük rejimleriyle yönetilen ülkeleri değil, çoğulcu demokrasileri de etkilediğini doğrulamamızı sağladı.... Sempozyum sürecinde bir başka önemli sorun da ortaya çıktı: Demokratik Avrupa'da yüzyıl sonunda sürmekte olan tarihi kötüye kullanmalara ışık tutma ve böylece hangi yollarla önlenebileceklerine kafa yorma gereği.

..., sempozyumdaki çeşitli çalışma grupları birtakım temel sorular çerçevesinde örgütlendi:
  • Doğası gereği tarihi potansiyel olarak kötüye kullanılmaya yatkın kılan şey nedir?
  • Tarihi kimler niçin kötüye kullanır?
  • Bu kötüye kullanmanın büründüğü çeşitli biçimler nelerdir?
  • Tarihi kötüye kullanma biçimlerine karşı neler yapmamız gerekir?

Son yıllarda tarih üzerinde yürütülen tartışmalara baktığımızda, ülkemizin de böyle bir sempozyuma önemle ihtiyaç duyduğu rahatlıkla söylenebilir.

Referanslar:

[1] The misuses of history (Tarihin kötüye kullanımı) : "tarihi kötüye kullanma biçimleriyle yüzleşmek" sempozyumu Oslo, Norveç/28-30 Haziran 1999, Açılış konuşması Georg Iggers,  Genel rapor  Laurent Wirth,  Trc. Nurettin Elhüseyni,  İstanbul, 2003, s. 19.  Kitabın İngilizce metninin pdf haline (yaklaşık 18.5 MB)  buradan ulaşabilirsiniz.